Kitap Değerlendirmesi: İstanbul Gürcüleri

Kitap Adı: İstanbul Gürcüleri

Yazar: Eugenio Dallegio D’allesio

Sayfa Sayısı: 63

Yayın Evi: Sinatle

Gürcüce Aslından Çeviren: Parna-Beka Chilashvili

Değerlendiren: 1918

“Bazı bilim adamlarının işaret ettiği gibi, biz Gürcistan’ın dünyanın cenneti olduğuna inanıyoruz.” Sayfa 14

Bu sözleri milliyetçi bir yazar kendi ülkesi hakkında kaleme alıyor olsa idi sıradan bir vatanseverin kendi ülkesi hakkındaki abartması diyebilirdik. Yazar, bu küçük kitap boyunca Gürcistan ve Gürcü tarihine olan hayranlığını ve bu zengin mirasın, yaşadığı dönem itibariyle, sahipsiz ve köhne kalmasından dolayı da duyduğu üzüntüyü sık sık dile getiriyor. Türkiye’de Gürcistan hakkında çok az şey bilinmesine ve o az sayıda bilinen bilgilerin ise büyük çoğunluğunun ideolojik sebeplerle çarpık bilgiler olmasına karşın Gürcistan ve Gürcü Tarihi’ne ilgili olan pek çok yabancı yazar Gürcistan ve Gürcü Tarihi’ne olan hayranlıklarını bu tür sözlerle ifade etmekten kendilerini alamamışlardır. Bir yanda ihtişamlı Kafkas Zirveleri boydan boya ülkenin doğal sınırlarını belirliyorken diğer yandan bu dağ silsilesinin yarattığı yarı tropikal iklim Gürcistan coğrafyasını adeta bir cennet coğrafyası halinde Gürcü halkına bir armağan olarak sunuyor.

“Müslüman devletler Avrupa’nın en uçtaki uygar ülkesi Bizans İmparatorluğu’nu ele geçirmek için sürekli akınlar düzenlediler. Ülkeyi parça parça ele geçirdiler ve sonunda egemenliğine son verdiler. Bununla birlikte, hiçbir zaman bir bütün olarak ele geçirilmemiş olan, küçük ama cesur Gürcistan’ı, Bizans’ın yıkılışından sonra da alamadılar” Sayfa 17

“Gürcüstan’ın Bizans’la komşuluk ilişkisi çok eski dönemden başlar…… Bu ilişki, Osmanlı İmparatorluğu Bizans’ı yıkıncaya değin hiçbir zaman kopmadı.” Sayfa 17

63 sayfalık bu küçük eserde yazar İstanbul Gürcülerine dair pek çok bilgiyi birinci ağızdan vermekle birlikte dönemin içinde bulunduğu sıkıntılardan ve Ön Asya coğrafyasının son bin yılda yaşadığı felaketlerden sıkça bahsediyor. Kitabın İstanbul Gürcüleri hakkında verdiği bilgilerin çok ötesinde bir bilgi ve bilinç aşılaması yaptığı aşikâr ve bu sebeple de bu kitabın aslında İstanbul Gürcüleri hakkında bilgi edinmekten ziyade dönemin anlayışını ve o dönemdeki Gürcülerin ulus kimliği bilinci hakkında bize bilgi ve bilinç aşılayan bir eser olarak görülmesi hiç de yanlış bir yaklaşım olmayacaktır. 20.yy’ın başında İstanbullu bir İtalyan tarihçi tarafından ele alınan bu kitap daha o zaman bile direnen ve diz çökmeyen bir Gürcü Tarihinden bahsediyor. 20.yy’ın başında Gürcü Tarihi ile ilgili bu bilgi ve anlayış seviyesinin çoktan mevcut olduğunu, bu mevcudiyetin İstanbul’da yaşayan bir tarihçiye de aktarılabilecek biçimde derli toplu bir seviyede çoktan ele alınmış olduğunu görüyoruz.

Eskiden İstanbul’a çok sayıda Gürcü’nün gelip gittiğini biliyoruz. Hiç kuşkusuz İberia’nın (Gürcüstan) burada daimî elçileri vardı ve bunların da bulundukları çevrede…… kendilerine ait özel binaları olması gerekirdi.” Sayfa 18

“Osmanlı ülkesindeki Müslüman, Gürcülerin çoğunluğu 1877-1878 savaşı sırasında, Batum ve çevresindeki ilçelerden göç ettiler. Bu nüfusa şimdiki büyük savaş (Birinci Dünya Savaşı) sırasında yeni göçmenler eklendi.

Gürcistan tarih boyunca Roma İmparatorluğu ile daima yakın ilişkilere sahip olmakla birlikte, Gürcü halkı Hristiyanlığa geçen ilk halklardan biri olmasının sonucu olarak Gürcistan ve Roma (dolayısıyla İstanbul) arasında daima yakın bir ilişki mevcut idi. Hristiyanlığın kabulü ile İran’ın Gürcistan üzerindeki etkisinin azalmasının bir sonucu olarak Gürcistan artık tamamen Hristiyan Kültürünün ve dolayısı ile Batı’nın bir parçası haline geldi. Gürcü Kilisesi Doğu Ortodox Kilisesi’nin müstakil, bağımsız bir kilisesi olması sebebiyle İstanbul’da temsiliyeti olan bir kilise idi ve siyaseten de Gürcistan’ın yüzü daima İstanbul’a bakıyordu.

Bu durum Anadolu’nun ve İstanbul’un Orta Asya Asya kökenlilerce işgali sonrasında kesintiye uğradı. İstanbul’daki Ortodox temsiliyeti ve İstanbul’un kozmopolit yapısı İstanbul zayıfladıkça ortadan kalktı. Gürcistan’ın en önemli müttefikinin önce zayıflayıp sonra ortadan kalkması ile Gürcistan için yüzyıllarca sürecek olan karanlık, yalnızlık ve anarşi dolu bir çağ başlamış oldu. Bir Kültür ve Medeniyet adası olan Gürcistan coğrafyası, küçük bir parçası daima bağımsız kalsa da büyük kısmı daima işgal altında ve yönetilemez/anarşi içinde bir coğrafya olarak çoraklaştı, kültürsüzleşti ve seyreltildi.

“Gürcüce okuma yazma bilenlere de sıkça rastlıyorum…… Ne var ki buradaki Gürcüler, kendilerinin sözleriyle söylersek, ağabeyleri Hristiyan Gürcüler tarafından tamamen unutulmuşlardır. Bu büyük savaş (Birinci Dünya Savaşı) sırasında pek çok kişi Gürcüce okuma yazma öğrendi

Bazı Gürcüler arasında, kendilerinin “kocakarı yazısı” (dedabul tzera) dedikleri dikkate değer bir Gürcü yazısı korunmuştur

Müslüman Gürcülerde genel olarak ulusal kimlik gelişmemiştir. Dinsel tutuculuk bunu sürekli engellemiştir. Türkçülüğün de sistematik olarak bunun gelişmesini engellemesine karşın, pratik açıdan ulusal duyumsama bugün de varlığını korumaktadır…… Herhangi bir yerde ya da kendi bölgelerinde Hristiyan Gürcü’ye rastladıklarında, göründüğü kadarıyla saygı gösteriyorlar ve onlara isteyerek ellerinden gelen yardımı yapıyorlar.” Sayfa 22-23

Kısaca söylersek, bu korkunç savaşın (Birinci Dünya Savaşı), buradaki Gürcülere de büyük zararı dokundu. Bugün Osmanlı ülkesinde yaşayan Müslüman Gürcülerde ulusal etkinlik neredeyse ortadan kalktı.” Sayfa 25

Yazar, dönemin Müslüman Gürcülerinin (kendi ağızlarından ifadeleri ile) Hristiyan Gücüleri ağabey olarak gördüklerini ve bir terk edilmişlik hissi ile yaşadıklarını aktarıyor. Zorla Müslümanlaştırılmanın getirdiği yüzyıllar boyunca aktarılan bu duygusal anlayış mirası bugünkü Müslüman Gürcü ahalide artık neredeyse hiç yer almamakta. Gönüllü olarak Müslümanlaşan bir halkın böylesi bir duygusal anlayış mirası taşıması mümkün olamaz ancak Türkiye’deki rejim baskı ve propaganda politikaları ile hem bu anlayışı ortadan kaldırmış hem de ataları Gürcü olan milyonlarca insanı Orta Asya’dan geldiğine inandırmayı başarabilmiştir. Yazarın bu satırları kaleme aldığı 20.yy’ın başları olan bu dönemde henüz daha ittihatçı rejim muktedirdir ve Türkiye Cumhuriyeti kurulmamıştır. Ancak çok açıkça anlaşılıyor ki Türkçü politikalar daha 1914 yılında dahi teşhisi konulabilecek bir seviyede halka uygulanmaktadır ve asimilasyon rejiminin kökleri Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan daha eski bir tarihe dayanmaktadır.

 “Osmanlı Devleti’nde anayasa ilan edilince, az çok onlara da özgürlük tanınmıştı. 1910 yılından 1914 yılına değin, ulusal sorunları yalnızca konuşmak değil, bu konuda öyle ya da böyle eleştiri yapmak da mümkündü. Buradaki öğrenciler kendilerine tatmin edici yanıtlar veren Şalva Vardidze’nin yanına gidip gelmeye başladılar. Vardidze Gürcü dilini ve tarihini öğretiyor, Gürcüce bilenlere de kitaplar veriyordu.

Kısa sürede bir Gürcü kulübü açılması zorunlu hale geldi. …… Bunların arasında paşalar, generaller, subaylar, avukatlar, hekimler iş adamları, memurlar ve öğrenciler vardı. Her toplantı, Gürcüce sözlerle ve şarkılarla başlıyor ve aynı şekilde bitiyordu.” Sayfa 24

“Bu kulüp varlığını uzun süre sürdüremedi. Farklı siyasal görüşler olumsuz etkiler yaptı. Bunun dışında sen-ben entrikalarına girişen pek çok hayırsız Gürcü ortaya çıktı. Maddi olanaksızlar da ciddi engel oluşturdu. Kulüp biçimsel olarak varlığını koruyamamasına karşın, bütün Müslüman Gürcüler üzerindeki etkisiyle aynı işlevi sürdürdüğü sürece var oldu.” Sayfa 25

Şalva Vardidze’nin ismini zikreden yazar, Ahmet Melashvili’den çok önce Batı Türkiye Gürcülerinin bir uyanma hikayesine giriştiğini bize anlatıyor. Ve biz bu hikâyede yine Gürcü Sanatının hikâyenin merkezinde olduğunu görüyoruz. Gürcülerle ilgili anlatılan bir hikâyede yine müzik ve dans masadan eksik olmuyor. Ancak 100 yılda ne yazık ki olumlu bir gelişmenin gerçekleşmediğini ve Türkiye Gürcülerinin 1914’te olduğu gibi, geçen 100 yıl içinde de entelektüel bir tabaka yaratamadığını ve sen-ben şucu-bucu ilişkileri ile organize olamadığını görüyoruz. 1914’te Gürcüleri bir araya getiremeyen sebepler bugün de benzer sebepler ile Gürcüleri bir araya getiremiyor.

“Bu manastırdaki her şey Gürcüstan’ı anımsatır. Buraya gelen Gürcü konuk kesin olarak vatan sevgisini bulur. Burada yaşayan yurttaşlarının, dostluğun, Gürcülüğün ve uzakta kalmış olan vatanın o derin inancını hisseder. Bu manastır, Gürcüstan halkının, Gürcüstan halkının tarihteki gücünü ve zayıflıklarını hatırlatan pek çok şeyi içinde barındırdığı için Gürcüleri buraya çeker. Gelenler, bunlar sayesinde gelecekte var olma gücünü bulur.

Yabancı topraklara savrulan Gürcü, hangi görüşte ve inançta olursan ol, bu manastıra gel. Burada kendi yurttaşlarının kardeşliği, aile ortamı ve dostluğuyla karşılaşırsın. Kendi ülkenin ve ulusunun büyüklüğünü, sıkıntılarını yalnızca burada yaşayanların yüzünde fark edip hissetmekle kalmazsın, bunu sana duvarların anlattığını görürsün. Bak, burada azizlerin ve kralların yalın biçimde yapılmış resimleri ile krallık hanedanın armaları var. Gürcü ulusunun gücünü ve köklü kültürünü doruklarına taşıyan Kraliçe Tamara baş köşede yer alıyor, onun hemen yanında tarihin görkemli portresi Kral Davit. Gene aynı yerde Meshetli ozan Shota Rustaveli, onun izleyicileri ve Giorgi Saakadze.” Sayfa 47

Bugün bu satırları okuyan ve İstanbul’da yaşayan bir Gürcü’nün aklına hemen İstiklal’deki Gürcü Restoranı aklına gelecektir. Bugün İstanbul’daki Hristiyan olsun Müslüman olsun tüm Gürcülerin uğrak yeri bu Gürcü Restoranıdır. 1955’te İstanbul’daki tüm Hristiyan ahaliye karşı yapılan Pogromdan İstanbul’un Katolik Gürcüleri de nasibini almışlardı ve Pogrom sonrası Katolik İstanbul Gürcüleri İstanbul’u terk etmek zorunda kaldılar. Gürcistan’ın Meskheti bölgesinden Rus işgali sonucu kaçıp İstanbul’a yerleşen 10.000 kadar Katolik Gürcü bir kez daha evlerini terk etmek zorunda kalmışlardı.

Çok kısa ancak çok değerli bilgiler ile dolu bu kitabın satır aralarında bizlere ima ettiği sayısız dersler bulunmaktadır. Kitapta İstanbul’un düşüşünden önceki Gürcü varlığı ve Gürcü Manastırlarının yerleri ile ilgili birtakım bilgiler ve tahminler yer almaktadır. Kitapta verilen somut bilgiler çok değerli olmakla birlikte yazarın Gürcü ulusu, tarihi ve kimliği ile ilgili bizlere verdiği bilgiler ve aşıladığı bir anlayış vardır ve bu her şeyden çok daha kıymetlidir. Bu eser, Türkiyeli bir Gürcü’nün mutlaka okuma listesinde yer alması gereken bir eserdir.

Film Değerlendirmesi: Ve Sonra Dans Ettik

Film Adı: Ve Sonra Dans Ettik,

Yönetmen: Levan Akın

Yapım Yılı: 2019

Değerlendiren: Peter Bradshaw

Çeviren: 1918

Levan Akın’ın Tiflis’teki iki erkek dansçı hakkındaki müthiş aşk hikayesi fiziksel ahengi ve hikâye anlatımındaki tutkusuyla heyecanlandırıyor.

Gençlik ve Aşk, bunlar İsveçli bir Gürcü yönetmen olan Levan Akın’ın geçen yıl Cannes Film Festivalinde çok beğenilen filminin yarattığı inanılmaz derecede sancılı hisler idi. Yeni Fransız Akımıyla ilişkilendirdiğim, tutku ve akıcılığa sahip olan bu film, Gürcü dans dünyasının maço muhafazakarlığı nedeniyle ilişkileri gizli kalması gereken Tiflis Ulusal Gürcü Dans Topluluğu’ndaki iki erkek dansçının hikayesini anlatıyor. Merab (Levan Gelbakhiani) şen ve şehevi doğaçlamaları kullandığı için kendisinin geleneksel ulusal dansa uygun olmadığını düşünen topluluğun yönetmeni tarafından hoş karşılanmayan parlak bir genç sanatçıdır. Merab küçük düşürücü bir biçimde, daha kabul edilebilir bir erkeksi sertliğe sahip görünen ve yeni gelen İrakli’nin (Bachi Valishvili) yerine çalışma rutininden çıkarılır. Ancak, İrakli ve Merab arasında, çocukluğundan beri Merab’ı tanıyan ve onunla dans eden Mari (Ana Javakhishvili) için açıklanamayan can sıkıcı bir kıvılcım vardır ve Mari kendisini Merab’ın müstakbel eşi olarak görmektedir.

Eve döndüğünde ise, Merab’ın geniş ailesi nakit sıkıntısı içindedir, part-time mesailerin yapılabildiği restorandan getirdiği yemek artıklarına bel bağlamaktadır ve evde sık sık elektrik kesintisi olmaktadır, bu da büyükannesinin derin düşünceler içinde “Bu bana Shevardnadze’nin zamanını hatırlatıyor!” demesine sebep olmaktadır. Merab’ın ailesine yabancılaşmış olan ve eski bir dansçı olan babası şimdi bir pazar tezgâhı işletmektedir. Herhangi bir oyunculuk deneyimi olmayan dansçı Levan Gelbakhiani Merab kadar mükemmel: açık, zeki ve hassas yüzü, özellikle de İrakli’ye duyduğu aşkla dolduğu anlarda, ekranı hayatla dolduruyor.

Dans sahneleri çok tatmin edici, bu sahneleri sonuna kadar saatlerce İzleyebilirsiniz. Haklı ya da haksız mıyım bilemiyorum ancak; Merab, İrakli ve Mari’nin yer aldığı genişletilmiş ve koreografiye alınmış sahnelerinin olmasını umuyordum. Bununla birlikte, Merab’ın erkek kardeşi ve kardeşinden hamile olan kadının harika bir “düğün” sahnesi ve ardından da resepsiyonda gürültülü partinin içine süzülen ve onları takip eden tek çekim sahnesine eşlik eden bir bravura (beceri sergileme) gösterimi var. Bu görüntünün fiziksel ahengi heyecan verici.

Kaynak: shorturl.at/pxW34

Fragman: shorturl.at/elDY6

Yönetmen ve başrol oyuncuları röportaj: shorturl.at/bhvGR

Kitap Değerlendirmesi: Çıkış Kitabı

Kitap Adı: Çıkış Kitabı

Yazar: Iaki Kabe

Sayfa Sayısı: 108

Yayın Evi: Dedalus

Gürcüce Aslından Çeviren: Parna-Beka Chilashvili

Değerlendiren: 1918

Etnik Gürcülerin sivil katliam, işkence, yağma ve zorla göçe maruz kaldığı Gürcistan’ın Abhazya bölgesindeki etnik temele dayanan iç savaşta hayatta kalma mücadelesi veren bir çocuk ile bu çocuğun dede ve ninesinin hikayesini anlatıyor yazar Iaki Kabe.

“Şimdi herkes çıplak geziyor ya, ben kocamı bile bu kadar çıplak görmemiştim. Bakma şimdi benim onu yıkayıp keselediğime, biz yatağa girdiğimizde şöminedeki ateşin ölü ışığını bile bırakmazdık. Eskiler aynı sedirde bile uyumazdı” Sayfa 48

Yukarıdaki bu cümleleri kuran sıradan bir Hristiyan kadın tıpkı Türkiyeli sıradan bir kadının iffet algısına sahip idi. Bu sözlerden sonra onların bizim gibi değil bizim onlar gibi olduğumuz fikrini bir kez daha hatırlamakta fayda var gibi görünüyor. Bu satırlarda, Türkiye’de, Hristiyan olan halklar hakkındaki cinsel algının gerçeklerden ne kadar da uzak olduğunu görebilmekteyiz.

“Ta başında, insanlar gemilerle taşınmaya başlanınca, köpekler içinde sahibinin bulunduğu geminin peşinden yüzerek gidiyordu. Deniz, yüzen köpeklerden geçilmiyordu. Sonra aynı deniz, köpeklerle insanların suyun yüzeyinde sürüklenen cesetleriyle dolup taşıyordu.” Sayfa 58

“Çeçenler, Abhazlar ve Rus Kazaklar, kurşuna dizdikleri Gürcülerin başlarıyla Gagra Stadyumunda futbol oynamışlardı.” Sayfa 73

“Niye sözünde ısrar ediyorsun, bilet bulman mümkün değil. Uçağı düşürmelerinden niye korkmuyorsun? Birkaç gün önce bir uçak vurduklarını ve uçağın denize düştüğünü bilmiyor musun? Yolcu uçağıydı ve içi silme insan doluydu, kurtulan olmadı, uçaktaki herkes öldü.” Sayfa 96

Uluslararası insan hakları raporlarıyla sabit pek çok insanlık dışı manzaraya şahit olunan bu savaşta 20. Yüzyılın son katliam ve sürgünlerinden biri gerçekleştirildi. Sovyetlerin dağılmasının ardından, Rusya, Kafkasya halkları arasında pek çok çatışmanın fitilini ateşledi. Çıkış Kitabındaki hikâye ise en kanlı çatışmalardan birinin yaşandığı Gürcistan’ın Gagra şehrinde geçiyor. Rusya’nın Sochi kentine yakın sınırında bulunan Gagra’da yaşanan çatışmalar sonrasında şehirde hiç Gürcü kalmamıştı.

“Bizi bu hale düşürenler gün yüzü görebilir mi? Her şey Moskova’dan gelen o Beyaz Tilki’nin başının altından çıktı” Sayfa 87

“Dedemin Beyaz Tilki dediği adam içinse, o gelecek ve Ülkeyi Düzene sokacak diyorlardı. Dünyada onu tanımayan yok, adı biliniyor, önemli ilişkilere sahip. Havaalanından Kutaisi’ye telefon ettiler. Araba yola çıktı, bekleyin, başka türlü gelmeyin, dediler. Araba geldi; şoför, iki belgem var, dedi. Hem bunların hem de onların; sorduklarında evrakı birbirine karıştırmamak, doğrusunu göstermek önemli. İki tarafa da kendilerinden yana olduğunu inandırıcı biçimde açıklayacak ve düşmana verip veriştireceksin.” Sayfa 106

Gagra’daki çatışmalardan kaçarak Rusya sınırı üzerinden Gürcistan içlerine varabilen küçük kahramanımız bu sefer de savaş sırasında Rusya etkisi ile iktidardan indirilen tam bağımsızlık yanlısı Zviad Gamsakhurdia yanlıları ile Rusya’nın desteklediği Beyaz Tilki Eduard Shevardnadze’nin çatışmaları arasında kalıyor.

Bir iç savaşın sivil halk üzerindeki psikolojik etkilerinin görüldüğü bu kısa ama içeriği zengin kitap bizleri bir çocuğun iç dünyasına, hissettiklerine ve anılarına yolculuğunu anlatıyor. Kitapta yalnızca savaş hikayeleri değil aynı zamanda halkın günlük yaşayışı, inancı ve kültürü hakkında da diyaloglar yer almakta. Yazar politik konulara pek değinmiyor ancak değindiği noktalarda her iki tarafın da argümanlarından diyaloglar paylaşıyor. 1992 yılında patlak veren savaşta Gürcistan’ın Abhazya bölgesinde yaşayan Gürcülerin etnik temizliğe maruz kalması sırasındaki bir yaşam mücadelesini ve Rusya üzerinden Gürcistan içlerine kaçışın hikayesini okuyoruz.