Kitap Bölümü: Gürcü Müziği Tarihi


Peter GOLD


Türkçesi: Mine Koçak


Müzik, Gürcü toplumunda her zaman önemli bir yere sahip olmuş ve bunun bir sonucu olarak, oldukça iyi belgelenmiştir. İlk derlemeciler, toplumun tüm katmanlarının müzikleriyle ilgilenmişler ancak kilise ve saray müziğini ön planda tutmuşlardır. Burada, sözkonusu kayıtlar kronolojik olarak ele alınacaktır. 


Gürcü müzikal tavrına ilişkin kaydedilmiş olan ilk gözlem büyük klasik Yunan tarihçisi Ksenofon’a aittir. Ksenofon, Mosinoiçoi olarak, ya da (bugünkü Lazistan’da hala benzeri görülebilecek olan) Mosines adı verilen ahşap kale benzeri barınakları nedeniyle “kulübeliler” (wigwam lodgers) olarak adlandırdığı (büyük olasılıkla Laz’ların ataları olan) bir Güney Kolhis kabilesiyle Yunan ordusunun karşılaşmasını anlatır. Onları kaba ve ilkel bir toplum olarak tasvir eder: “İnsanoğlunun mahrem olarak yaptığı şeyleri onlar toplum içinde yaparlar; yalnız olduklarında ise insanoğlunun topluluk içinde yaptıklarını yaparlar; kendi kendilerine konuşur ve gülerler, herhangi bir yerde durup sanki gösteri yapıyorlarmış gibi dans ederler.” Ksenofon, Mosinoiçoi’nin nasıl savaş düzeni aldıklarını anlatarak devam eder. “Birbirine bakan iki sıra halinde gruplaşmışlardı ve her bir sıra, bir kalkan, büyük bir mızrak ve savaş baltası taşıyan yaklaşık yüz erkekten oluşuyordu.” Ksenofon daha sonra, savaşa ritüel bir ön hazırlık olarak lider öncülüğünde icra edilen şarkı söylemeye benzer bir şeyi tasvir etmektedir: “Sonra, birisi başı çekti ve diğerleri ritimle şarkı söyleyerek onu takip ettiler (bu, hem birlikte hem de uyum içinde şarkı söylemek olarak yorumlanabilir) ve eski Helen ordu ve kamplarına doğru ilerleyerek, düşmana saldırdılar. Ardından, zafer kutlaması ve yürüyüşe eşlik görevi gören bir savaş şarkısı duyuldu: “Ve ölülerin kafalarını uçurup, kellelerini Elenler’e ve düşmanlarına doğru salladılar, birtakım melodiler söyleyerek gittiler”. İberya’nın hıristiyanlaşmaya başladığı yıllarda, müziğin kralın sarayında belirli bir işlevi vardı. Gürcü tarihçi Prens Vahuşti’ye (1842) göre: “Kral görünür, ve ardından borazan ve davullarıyla alt ve üst tabakadan insanlar ve çeşit çeşit müzik grupları törenlere başlarlar. Kral’a saygılarını ifade ettikten sonra birbirlerine ekmek ve şarap ikram ederek ziyafet çekerler ve şölenler yaparlardı. Buna bir halka etrafında dans ve müzik de katılırdı ve tüm bunlar üç gün sürerdi.” 


Gürcü şarkı kompozisyonlarının ilk yazılı kayıtları, hem dini hem de dindışı şarkı metinleri şeklinde M.S. onuncu yüzyılda ortaya çıkmıştır. Yedinci yüzyıldan bugüne dek şarkı Keenoba, Sahioba, Mtshetoba gibi senkretik hıristiyan bayramlarında kullanılmıştır. 


Dini Müzik
Müziksel düşünce, kilise dünyasında büyük bir gelişme yaşamıştır. Dördüncü yüzyıldan itibaren kilise, Gürcü toplumunun tüm katmanları üzerinde giderek artan bir etkiye sahip olmuş ve devlet işlerinde bütünleyici bir öge haline gelmiştir. Gürcü keşişler dünya gezginleri olmuşlar ve Yunanistan’daki Athos Dağı’ndan kutsal topraklardaki Sina Dağı’na kadar manastırlar kurmuşlardır. Antik Gürcü müziğinin fiziksel kanıtlarının bize ulaşması, birkaç yerli kaynağın yanında bu manastırlar sayesindedir. İlk ve en ünlü ilahi bestecileri Handztalı Saint Gregory (759-862), ve onuncu yüzyılda yaşamış olan İoane Mabevari ve Mihael Modrekeli idi. Bu bestecilerden Modrekeli’ye ait olan eserler, antik Gürcü müziği hakkındaki çağdaş çalışmalar için büyük değer ve önem taşır. Stihirari (Şiir Kitabı) olarak bilinen mevcut en eski Gürcü ilahileri koleksiyonunun derleyicisidir. Bu kolleksiyon, ismi Gürcüce’de “diz çöken” ya da “dizleri bükük” anlamına gelen besteci Modrekeli’nin yönetiminde oluşturulmuştur ve sekizinci, dokuzuncu ve onuncu yüzyıllara ait ilahilerin yeniden değerlendirilmesini içerir. Bu ilahilerin çoğu, orijinal Yunanca’dan çevirilerdir. Onları Gürcü yapan, müzikal karakterleridir. 


Ünlü Gürcü dilbilimci, Pavle Ingorokva’ya göre onbirinci yüzyıldan kalma bir metinde, vokal müziğin iki türünden bahsedilmektedir: Yunan ve Gürcü; birincisi teksesli, ikincisi (üç sesli) polifoniktir. Bu nedenle Yunan ilahileri benimsenirken müziğin, Gürcü estetik beğenisini tatmin edecek şekilde yeniden yazılması gerekmekte, sadece metin el değmemiş olarak kalmalıydı. 


Lang’a göre onikinci yüzyıla ait bir kaynakta şöyle yazmaktadır: “Halkımıza yabancı olanlar Yunan ilahileridir”. Müziksel olarak, Yunanlılar’dan alınan tek şey, her ilahinin başında dzlispiri ya da Cantus Firmus’un hangi entervalleri alacağını belirleyen ve Gürcüce’de “şan” olarak bilinen Echoi, yani sekiz kısımlı makam sistemidir. Gürcü ilahileri iki temel ögeye sahiptirler. Birincisi, üç sesli olarak söylenirler. Ingorokva, güçlü nedenlere dayanarak dzlispiri’ye eşlik eden seslerin Gürcü halk armonizasyonundan kaynaklandığını öne sürmektedir. İkincisi, kelimelere satırın hem üstüne hem altına konan küçük kırmızı müziksel işaretler eşlik eder. Bunların, M.S. onuncu yüzyıldan birkaç yüzyıl önce yaratılmış olan Gürcü müziksel nevme’leri olduğu bilinmekteydi, fakat anlamları sonraki kuşaklara bir şey ifade etmiyordu. 1962 yılına dek, bu nevme’lerin herhangi bir yorumu yapılmamıştı. Ingorokva, 1300’den fazla ilahi üzerinde yaptığı yıllar süren detaylı çalışmalar sonucunda bu işaretleri çözmüş ve temel melodileri yeniden kurmuştur. İlahilerin bazılarını çağdaş benzerleriyle karşılaştırarak, yaptığı nevme yorumlarının doğruluğunu kanıtlamıştır. 


Her ilahi, verili herhangi bir makamın dizisel yapısı içindeki bir ses perdesini gösteren sekiz fonemik figür içerir. Bunlardan dört tanesi satırın altında (alt tetrakord içindeki perdeler), diğer dördüyse satırın üstünde bulunur (üst tetrakord içindeki perdeler). Dzlispiri orta ses olur ve ilahinin bas ve tenor sesleri, büyük olasılıkla yerel çeşitlemelere maruz kalarak halk çoksesliliği kalıpları içinde söylenirken, dzlispiri her zaman sabit kalır. 


Dindışı Müzik
Feodal çağlardaki soylu sınıfların müziği de dikkate değerdir. Müzik, Gürcü Sarayı tarafından himaye edilirdi. Belyaev prenslerin, Gürcü halk yaratılarının en iyilerini temsil eden zengin repertuarlara sahip olan en seçkin halk şarkıcı ve çalgıcılarını hizmetkârları arasına aldıklarını belirtmektedir. Vezinli şiir türü (od) saray bestelerinde oldukça önem kazanmış ve Mravaljamier ya da duacılar sayesinde uzun süre yaşamıştır. İleride göreceğimiz gibi Mravaljamier, en yaygın sofra ve şölen şarkısı biçimleri olarak köylü nüfus arasında varolmaya devam etmiştir. 


Altın Çağda Müzik
II. David’in saltanatıyla birlikte güçlü bir felsefi, edebi, ahlaki ve şiirsel ifade ortaya çıkmıştır. Doruk noktasına Tamar döneminde ulaşmış olan bu sanatsal rönesansın etkileri müzik üzerinde de görülmüştür. Altın Çağ Mgosani’nin ortaya çıkışına tanık olmuştur. 


Mgosaniler Mşvelidze’ye göre, “şiiri, şarkı söylemeyi ve müziği iç içe geçirmiş olan ve kesinlikle profesyonel nitelikte” halk sanatçılarıydılar. Sanatları, Gürcüstan’ın geleneksel halk müziği içinde demlenmiş olmasına rağmen Onlar, “Ortaçağ Gürcü toplumunun kentli ayrıcalıklı sınıfların” kendilerini sanatsal açıdan ayrıştırmalarına hizmet etmişlerdir. Mgosani öncelikle şiirleriyle tanınırdı. Belyaev, Mestvire’nin* ya da Gürcüstan köy ozanının, onun mirasçısı olduğunu söylemektedir. Mgosani’nin temel ürünleri aşk şarkılarıydı, fakat onlar, aynı zamanda şölenler için ve kahramanların ve kahramanlıkların yüceltilmesiyle ilgili şarkılar da yazmışlardır. 


Bir saray düğünü, diğer eğlence biçimleri kadar, çok sayıda müziksel etkinliğe de sahne olurdu. Lang’a göre, 1189’da Kraliçe Tamar ve David Soslan’ın düğün günlerinde, şövalyelere has yiğitlik gösterilerinin yanı sıra, halk ozanlarının (Mgosani) katılımıyla, müzikli bir Sahioba gösterisi de yapılmıştı. 


Od yazımı, onikinci yüzyılda gelişip serpilmiş ve Mgosani şarkılarında, bu şiirsel eserlerden seçmeler kullanılmıştı. Şatveli ve Çahruhadze gibi büyük od yazarları, birçok halk şarkısı için ilham kaynağı olmuşlardı. Belyaev Çahruhadze tarafından yazılan bir oddan aşağıdaki alıntıyı veriyor. Bu od, Kraliçe Tamar adına bestelenmiştir ve Gürcüstan’ın en çok sevilen kadın kahramanının adına bestelenen şarkı ve şiirlerin sayısız örneklerinden birini temsil eder: 
“Çalgılar dua etti, aylar görünmez oldu ve siz gökyüzü oluverdiniz, bir bulut, bir gül.
Artık karanlığa yer yok: Siz bir meşale gibisiniz, kalbiniz ve ışığınızla tehditler savuruyorsunuz.
Güneşe meydan okuyan yüzünüzü görünce, güneş hakkında tek bir şey söylenebilir: “Kör bir ışık”.
Siz herşeyden daha hayırlısınız, güneşse en az hayırlı olanı.
Sanki hiç güneş yokmuş gibi.”


Kent Müziği:


a) Doğu Etkisi:
Moğol yönetimi boyunca Gürcü uygarlığının diğer yönleri gibi, müzik de zarar görmüştür. Moğollar, Gürcüstan’dan çekildikten sonra, müziksel etkinlik bir canlılık yaşamıştı, fakat ulusal bir Gürcü kimliğinden yoksundu. Ülkenin, batıda Osmanlı’nın emelleri ve doğuda İran hareketi arasında bir tampon işlevi görmesi nedeniyle, gerek fiziksel olarak gerekse yaratıcılık açısından ulusal bir kimliğin oluşması pek mümkün olmamıştı. İran, İberya’yı aldıktan sonra, ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısına kadar, saray ve kent çevresinde İran kültürünün güçlü etkisi görülmeye başlandı. Tiflis, yörenin kültürel ve ekonomik merkezi halini aldı. Kente ait müzik geleneği ivme kazanmış, kırsal alanın müziksel geleneğinin yaygınlığı karşısında etkisiz kalsa da var olmaya ve gelişmeye devam etmiştir. İran, Ermenistan ve Azerbeycan’ı da içeren Doğu geleneği, bu dönemde kent çevresine de nüfuz etmişti. Bu gerçek, Gürcüstan, Ermenistan, Azerbeycan ve Dağıstan’da Aşuğ olarak bilinen doğulu ozanların ortaya çıkışıyla iyice belirginleşti. Onyedinci yüzyılda Aşuğ’un ortaya çıkışıyla birlikte Mgosani geleneği somut bir iz bırakmaksızın ortadan kayboldu. Aşuğ’un Mgosani’nin bazı özelliklerini miras aldığı söylenebilse de, aralarında birçok farklılık vardır. Bu farklılıkların temeli, Mgosani’nin sanatının yerel kaynaklarla bağlantılı olmasına karşın, Aşuğ geleneğinin bundan yoksun oluşudur. Tiflisli Aşuğ’ların en ünlüsü Ermeni Aşuğ Sayat Nova’dır (1712-1795). Sayat Nova, II. İrakli döneminin (1762-1798) saray şairidir ve şiirlerini Gürcüce, Ermenice ve Türkçe olarak bestelemiştir. Günümüz Aşuğ şarkıları müzikteki Doğu (genellikle İran) etkisini kanıtlar. Örnek 1, bu etkiyi açıklamak için yararlı olabilir. 


b) Rus Etkisi:
Ondokuzuncu yüzyılın ilk yarısından sonra, Kafkaslar’da Rus politik ve ekonomik etkisinin kendini dayatmasıyla, kent halk müziği üzerinde Rus-Batı Avrupa etkisi de görülmeye başlanmıştır. Koral müzik yeniden kullanılmaya başlanmıştı; fakat kırsal bölgelerin kendine özgü çoksesliliğinden farklı olarak bu çokseslilik biçimi dikey karakter taşıyordu ve Batı sanatsal geleneğinin güçlü etkisi altındaydı. Şarkı metinleri iki temel kaynaktan doğmaktaydı. Bunlardan birincisi kent halk şarkıları üzerinde gözle görülür etkilere sahip olan iki şairin ortaya koyduğu toplumsal-edebi hareketti. Bu şairler Grigori Orbeliani (1800-1883) ve Akaki Tzereteli (1840-1915) idi. Diğer kaynak, popüler operalar ve Rusya ve Ukrayna’ya ait popüler halk şarkılarıydı. Örnek 2, Gürcü kent halk şarkısının Rus-Batı Avrupa üslubunu göstermektedir.

 
DİPNOTLAR
Yazarın, The Musical Culture of Georgian Countryside (Gürcü Ülkesinin Müzikal Kültürü) (Yayınlanmamış doktora tezi, Indiana Üniversitesi Kütüphanesi, 1968) adlı araştırma çalışmasının 1. Kısım (“Giriş”), 1. Bölümü’nün alt başlığıdır (“Music History”).

ESERİN KAYNAKÇASI:
Xenophon, The Anabasis, W.H.D Rouse tarafından çevrilmiştir, (New York), 1959, s. 120. 
Xenophon, a.g.e., s. 121. 
Lang, David M. The Georgians, (New York, 1966), s. 149. 
Ingorokva, Pavle, “Lost Hymns of Georgia”, The UNESCO Courier’in içinde, (Paris, 1962). 
Lang, David M., a.g.e., s. 149. 
Belyaev Victor, Essays on the Musical History of the Peoples of the USSR, Vol. II, (Rusça ve Gürcüce), (Moskova, 1963), s. 280. 
Mşvelidze Şalva, Georgian Urban Folk Songs, (Rusça ve Gürcüce), (Moskova, 1961), giriş bölümü. 
Lang, David M., a.g.e., s. 150. 
Belyaev Victor, a.g.e., s. 280. 

Kaynak:

Boğaziçi Üniversitesi Folklör Kulübü, Dans Müzik Kültür, Folklora Doğru, Çeviri Araştırma Dergisi, Sayı 62, sayfa: 177-181

Küllerinden Doğan Bir Cemaat: İstanbul Gürcü Ortodoks Cemaati

Hristiyanlık dininin en erken dönemlerinden bu yana Ortodox Hristiyanlık kimliğini benimsemiş olan Gürcü halkının Ortodoksluğun merkezi olan İstanbul’daki tarihi de en az Ortodox Hristiyanlığın tarihi kadar eskidir. Tarihteki Gürcü devletlerinin Hristiyanlık öncesinde de Roma ile ilişkileri olmakla birlikte Gürcü kimliğinin İstanbul ile kurmuş olduğu tarihsel bağ Ortodox Hristiyanlık ile başlamaktadır.


Restore edilmesinden sonra 19 Kasım 2017 tarihinde yeniden açılan ve Ekümenik Patrikhane tarafından 2020 yılında Gürcü Ortodox Cemaatine tahsis edilen Aya Yorgi Kilisesinde kim bilir belki de kaç yüzyıl sonra İstanbul şehrinde yeniden Gürcü Ortodox ilahileri yükselmeye başladı.


Türkçeye çevrilmiş tarihsel kaynaklarda Gürcü Ortodoks Cemaatinin İstanbul’daki varlığına dair ne yazık ki kayda değer bir bilgiye rastlanamamakta. Ancak Gürcü Cemaatinin İstanbul’da tarihsel olarak mutlaka var olduğunu biliyoruz. İtalyan araştırmacı Eugène Dallegio d’Alessio İstanbul seyahatinde bu husustaki merakından bahsetmektedir. Ayrıca Türkçeye “Beş Gürcü Seyyah ve Seyahatnameleri” ismi ile çevrilen eserde de İstanbul’u ziyaret eden seyyah ve din adamları İstanbul’da karşılaştıkları Gürcü rahip ve cemaat üyelerinden bahsetmekteler. Bu alanda çalışma yapacak olan Gürcü tarihçiler için henüz bakir olarak bekleyen Ekümenik Patrikhanenin Osmanlı Türkçesi kayıtları ve belki de Gürcistan’da mevcut olan Gürcüce kaynaklar yol gösterici olabilecektir. Bu konunun Osmanlı Türkçesi ve Gürcüce bilen araştırmacılar için fırsat içeren bir araştırma alanı olduğunu not etmek isteriz.


İşte tam da bu yitirilmişlik üzerinden, Blog Kartozansvan, tarihe bir not düşmek istemektedir. Bugün elimizde var olan tercüme kaynaklarda, tarihte kesin olarak var olduğunu bildiğimiz bu cemaatin varlığına dair iz süremesek de 12 Temmuz 2020’de küllerinden yeniden doğan cemaatin, 2025 yılında 5. yılını kutlarken, tarihe notunu düşmek istedik. Tsminda Mepe Mirian’ın torunları tarafından söylenen Gürcüce ilahiler tam 5 yıldır, Megaralı Byzas’ın ve Kral Konstantin’in şehrinde yeniden duyulmaya başlandı.


Aya Yorgi Kilisesi Hakkında: Bugünkü yapının her ne kadar 19. yüzyılda inşa edildiği bilinse de Aya Yorgi Kilisesinin Türk fetihlerinden önce şu an Mihrimah Camii’nin olduğu yerde kurulu olduğu ve yerine cami yapıldıktan sonra şu an bulunduğu yere 19.yüzyılda yeniden inşa edildiği bilinmektedir. Yeniden inşa edilen kilise kompleksi geçmişte aynı zamanda bir eğitim kompleksi olarak da hizmet vermiştir. 2023 yılında kilisenin duvarına “Tek Yol İslam” yazılması sureti ile ırkçı bir saldırı gerçekleştirilmiştir. Söz konusu saldırı haberlere kaynak olmuştur. Kilise bahçesine Gürcistan’ın tarihsel bölgelerinden getirilen üzüm fidanları ekilmiştir.


Cemaat Hakkında: Kilisenin Papazı olarak değerli Ilia Jinjolava görev yapmakta olup cemaati oluşturan üyeler büyük oranda Gürcistan’dan Türkiye’ye çalışmak amacı ile gelen Gürcistan vatandaşlarından oluşmaktadır. Az sayıda da olsa vaftiz olan Tao-Klarjetili Gürcü ve Lazlar da cemaat arasında mevcuttur. Özel günlerde yapılan etkinliklere Ankara, İzmir ve Bursa gibi şehirlerden gelen Gürcüler de katılmaktadırlar. Cemaatin devamlı bir korosu bulunmaktadır. Cemaat mensuplarının çocukları için dil, tarih ve müzik alanlarında eğitim verilen bir pazar okulu vardır. Kilisede bir de mini kütüphane mevcuttur. Kütüphane içerisinde hem Gürcüce hem de Gürcüceden Türkçeye çevrilmiş çeşitli alanlardan eserler mevcuttur. Her Pazar ve Özel dini/milli günlerde ayinler düzenlenmektedir. Özel günlerde düzenlenen bazı etkinliklere hem Ekümenik Patrikhaneden hem Türkiyeli Gürcülerden hem de Gürcistan’dan misafirler katılım sağlamaktadır.


Kilisenin Gürcü Cemaati’ne tahsisinin 5. yılında Ekümenik Patrik I. Bartelomeos, Gürcistan ve Türkiye’den çeşitli katılımcıların eşliğinde bir ayin gerçekleştirilmiştir.


Kaynaklar:

Kilise Tarihçesi için:
https://www.fikriyat.com/tarih/2017/11/15/tarihi-kilise-yeniden-kapilarini-aciyor

Restorasyon Süreci ile ilgili:
https://www.youtube.com/watch?v=nM7U7851fiw

Restorasyon Sonrası Açılış Haberi:
https://www.agos.com.tr/tr/yazi/19707/edirnekapi-aya-yorgi-kilisesi-kapilarini-aciyor

5.yıl kutlaması ile ilgili link:
https://www.facebook.com/share/p/1eC8G5Zn4Z/

Irkçı Saldırı Linki:
https://www.gazeteduvar.com.tr/kilise-duvarina-tek-yol-islam-yazilamasi-yapildi-haber-1598865


Diğer Faydalı Linkler:
https://patriarchate.ge/#

https://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrkiye%27deki_G%C3%BCrc%C3%BC_kiliseleri_listesi


https://orthodoxsynaxis.org/2018/12/31/the-case-of-georgian-autocephaly/


https://old.civil.ge/eng/article.php?id=21469&search=abkhaz%20church

https://www.rferl.org/a/Georgians_Concerned_About_State_Of_Religious_Sites_In_Abkhazia/2148950.html


https://en.wikipedia.org/wiki/Georgian_Orthodox_Church


https://tr.wikipedia.org/wiki/Eug%C3%A8ne_Dallegio_d%27Alessio

Kitap Bölümü: Batum Muhacirleri

Kitap: Hicret, Din ü Devlet: Osmanlı Göç Politikası (1856-1908), Kitap Bölümü: Batum Muhacirleri, Yazar: Fuat DÜNDAR, syf: 274-277

Editör Notu: Türkiye’deki Gürcü Dernekleri adı altında faaliyet gösteren kuruluşlar arasında 2024 yılında başladığını tahmin ettiğimiz bir furya türedi. Bu furyada, “Gürcü Göçü Şenliği” başlığı altında şenlikler ve paneller düzenleniyor, adeta bir bayram havası ile Gürcü kökenli ses sanatçıları ve müzisyenler sahnelerde dinleyicileri eğlendiriyor, bu etkinliklerin duyuru afişlerinde “horona” davet eden ifadeler kullanılıyor, atalarımızın acı dolu göç geçmişi üzerinde horon tepiliyor… Ve inanır mısınız değerli okuyucu? Buna tepki gösteren duyarlı insanlara ise: “ne yapalım? ağlama seansına mı döndürelim?” yanıtları geliyor. Kabahatin büyüklüğü bir özür doğuramadığından, kabahat, pişkinlikle pekiştiriliyor.

Atalarımızın sanki güle oynaya göç ettiği ve sanki bu topraklarda, Tao-Klarjeti’de, Lazeti’de otokton bir halk değilmiş de göçmen/sığıntı halkmış kategorisine indirgendiği bir takım amaçsız ve kaybetmeye mahkum faaliyetler bir yana dursun, 7 Eylül 1878 günü Müslüman Gürcü ahalinin acı dolu kara yazgısının gerçek hikayesini istifadelerinize sunmak istedik. Kararı siz değerli okuyucuya bırakıyoruz: bu satırları okuduktan sonra siz bu göç işine ne dersiniz? Şenlik mi? Tanrının bir Lütfu mu? Yoksa bir trajedi mi?

Sahi sizce hangisi daha trajik? Acı dolu göç hikayesi mi? Yoksa bu acının üzerinde horon tepen torunlarının ahvali mi?

Batum Muhacirleri

93 Harbi’nin yarattığı göç hareketlerinden biri de Batum Gürcü Müslümanlarının göçüydü. Osmanlı nüfusu ve aldığı göçler içinde önemli bir büyüklük ifade etmese de, otokton halkın tarihinde önemli bir etkide bulunacaktır. Göçler bölge nüfusunu neredeyse yarıya düşürür. Rusya’nın Gürcistan’ı ama en önemlisi de 1829’da Kafkasya’yı ilhakıyla sınır bölgesi hâline gelen Batum, Osmanlı açısından stratejik bir önem kazanır. Osmanlı delegasyonundan birinin 1856 Paris Konferansı’nda belirttiği gibi, Osmanlı için Batum-Çürüksu bölgesi Kafkasya’dan daha önemlidir. Çerkes bölümünde değinildiği gibi bu yüzden Babıâli, Britanya’nın, Rus sınırının Kuban nehrine ötelenmesi, yani Kafkasya’nın tekrar Osmanlı’ya katılması önerisini reddeder. Hatta Babıâli, Kafkasyalıların bir kısmını Batum ve çevresine yerleştirmeyi düşünür. Eldeki Batum toprağının Kafkasya halkları ile korunması yolu tercih edilir.

Ancak, 1872 tarihli Dağıstan’dan Batum’a 140 bin muhacir taşıma projesi, Rusya’nın Kafkas muhacirlerinin sınır bölgelerinde iskânına karşı çıkması yüzünden hayata geçirilemez. “Dışarıdan göçmen nüfus ile beslenemeyen Çürüksu bölgesi” Müslüman nüfus açısından zayıflar. Ayrıca Babıâli’nin, bölge Müslümanlarına istedikleri askerlik muafiyetini tanımaması sonucu Rus savaşlarındaki kayıpların etkisiyle bölge nüfusu azalır. 1878’de savaş tazminatı karşılığında Rusya’ya verildikten sonra Batum, nüfusu tahkim edilmesi gereken bir bölge olmaktan çıkar. Babıâli için göç veren bir bölge olması tercih edilir hâle gelir. Osmanlı, Batum’dan çekilirken beraberinde Müslüman nüfusu da götürür; “Osmanlı Ordusu Batum Sancağını boşaltma hazırlıklarına” onay verince göçler başlar (7 Eylül 1878). Babıâli göçleri organize etmek için bölgeye muhacir memurları gönderir. Yukarıda bahsedildiği gibi, 93 Harbi sırasında işgal edilme tehlikesi olan Balkan Dağları’nın kuzeyindeki Müslümanlar sevk edilmiştir. Oysa Batum, işgale uğramamış, anlaşmayla Rusya’ya terk edilmiştir. Babıâli bununla yetinmedi, “Gürcülere, göç ettikten sonra beş altı yıl her türlü vergiden, askerlikten muaf” tutulacakları sözü verdi. Kavkaz gazetesine göre, alt düzey memurları kötü muamelelerinin yanı sıra “Türk mollaları da halkı göçe teşvik etmekteydi.”

Acara, Mahaççil, Livane, Gönye, Çürüksu ve Batum kazaları ahalisinden takriben 70 bin kişi göç etmek için Babıâli’ye başvurur. Göçmenler genelde Trabzon ve Samsun’a gemilerle taşınır, ardından iskân yerlerine dağıtılır. Mallarını tasfiye edenlerin de katılmasıyla 40 bin kişiden 29 binini nakletmek için vapurlar gönderilir. 1 Mayıs 1879 günü, 700 hane Çürüksu muhaciri Trabzon’a yerleştirilir.

27 Ocak 1879’da imzalanan Osmanlı-Rusya arasındaki İstanbul Antlaşması’nın VII. maddesine göre, Batumlular, üç yıl içinde (3 Şubat 1879 – 3 Şubat 1882), mallarını satıp Osmanlı’ya göç edebileceklerdir. Süre, 1881 kuraklığından dolayı süre 1884’e kadar uzatılır, 2 yıl. 1890-1909 arasında ise Rusya, bireysel göçlere göz yumar ve kitlesel göçler için Osmanlı’nın diplomatik talebi karşılığında bazı vakalarda izin verir. 1909 sonrası ise Ruslar, Batumluların göçlerini daha da zorlaştırır.

1879 anlaşması sonrası Babıâli, bölgede bir Muhacirin Komisyonu kurar. Bölgedeki Müslüman nüfustan göç edecekleri kaydetmesi için kurulan komisyonun başkanı Rıfkı Efendi olur. Turan’ın tespit ettiğine göre, konsolosluk ve muhacir komisyonu, “oldukça yoğun bir mesai” içinde çalışır. İlk aşamada Acara-i Ulyâ, Yukarı ve Aşağı Acara, Machael, Livane, Gönye, Çürüksu ve Batum’dan 60–70 bin nüfusun göç edebileceğini tespit eder. 1882 yılına kadar 120 bin Gürcü Müslümanın göç ettiği, 80 bin kişinin de göçe hazırlandığı tespit edilir.

Anlaşmanın tanıdığı göç hakkı konusunda taraflar farklı davranır. Osmanlı göç hakkını Müslümanlara kullandırmak ister, Ruslar ise göçleri engellemeye çalışır. Kafkasya İmparator Kaymakamı Grandük Mişel’in 1879’da Batum’da ahaliye hitaben: “… Rusya’ya terk olunan yerleri halkından asker alınmayacak, ağır vergiler konulmayacak ve isteyenlerin Osmanlı Devleti’ne hicret edebilecekleri” sözü vardır. Osmanlı yetkilileri de, Rusya’nın Müslüman ahalisinden asker toplama meselesiyle ilgilenir. Yaptıkları araştırmada bunun proje olduğunu fark eder.

Livane’den(Yani Artvin) Osmanlı topraklarına göç etmek isteyen 1300 hane engellenir. 1898’de Rus askerleri, kaçak göçmen taşıyan gemilere ateş açar.

1890’dan sonra süre uzatılmaz ama 1909’a kadar küçük grupların geçişlerine Ruslar göz yumar. Kaldı ki bunların bir kısmı kısa süreli ziyaret için izin isteyip sınırı geçtikten sonra muhacirlik talebinde bulunan kişilerdir. Kitlesel göçler için, Babıâli’nin Rusya nezdinde resmî girişimlerde bulunması gerekir. Mesela, 1886 yılında Tiflis, Ardahan, Axaltsixe, Kars, Çıldır ve Batum gibi yerlerden 5 binin üzerinde kişi göç talebinde bulununca, Rusya’nın iznini almak için girişimde bulunulur. 1887 yılında bir kısım Batumlunun talebi için Batum şehbenderliği bizzat uğraşır. Ayrıca, 1893 yılında, Ardanuç’tan 50 hane ve Livane’den 13 hanede 496 nüfusun göç edebilmesi için Osmanlı Hariciye Nezareti, Rusya nezdinde girişimde bulunur. 6 Şubat 1905’te Batum Müslümanlarına saldırı üzerine Osmanlı, Ruslardan göç izni ister.

Kitap Linki: https://iletisim.com.tr/kitap/hicret-din-u-devlet/10124?srsltid=AfmBOoqr8RlAZWa9eXNtvjbYo4DeUtavhGObV2MR5EKQb96remH5nbiy

Gürcü Supra Kültürünü Yapay Zekaya Sorduk

Editör Notu: Tao-Klarjeti, Lazeti, Fereydun ya da başka başka mekanlarda kimliğimizi kaybetmenin sınırında olduğumuz bir dönemden geçiyorken bu kaybı tersine çevirmenin bir dayanak noktası olarak Blog Kartozansvan özellikle de genç Gürcü ve Laz nesli nerede olurlarsa olsunlar, ister Bursa, ister Samsun, ister Sakarya, İster Düzce, ister Ordu, ister Artvin, ister Fereydun, ister Rize, ister Balıkesir… bulundukları her yerde Gürcü Supraları kurarak bu sofralar etrafında kimliklerini yaşamaya ve yaşatmaya davet ediyoruz.

Kartvelyen kimliğin ve kültürün sahnelendiği bir ritüeller bütünü olan bu kültür tiyatrosuna Gürcülük adına sahip olunan ne var ise taşınabilmektedir. Bu açıdan bakıldığında her Supra didaktik bir Gürcülük tiyatrosudur, her Tamada bir başöğretmendir, her katılımcı bir performans sanatçısı gibi Gürcülük adına nesi var ise sergilemektedir. Her bir Supra mensubu bir diğerinden kimliğinin eksik ve noksan bırakılmış bir ögesini alabilir ve kendi kimliğini tekamül ettirebilir.

Supraya sahip çıkmak, yok oluşa doğru gittiğimiz bu dönemlerde bir dayanak noktası, bir kurtuluş reçetesi olabilir. Supra kültürünü pratiğe dökmek ve her Suprada bir öncekinden daha ileri bir kültür zenginliğini sahnelemek belki de ihtiyacımız olan formül olabilir. Supralar Gürcülük dersinin bir karnesi, bir Z raporu, bir amel defteri haline getirilebilir.

Chat GPT’ye sorarak hazırlattığımız makaleyi istifadelerinize sunarız:

Gürcistan denince akla gelen ilk kültürel ögelerden biri hiç kuşkusuz supradır. Gürcü sofraları yalnızca yemek yenen yerler değildir; geçmişle bugün arasında köprü kuran, sözlü kültürü aktaran, aidiyet ve birlik duygusunu pekiştiren sahnelerdir. Peki bu ritüel nasıl doğdu, nasıl şekillendi, bugün Gürcü kimliğinde nasıl bir yer kaplıyor? Gelin, Gürcü supra kültürüne birlikte yakından bakalım.


Tarihsel Kökenleri

Supra kelimesi Gürcücede “sofra” anlamına gelse de taşıdığı kültürel ve sembolik anlam çok daha derindir. Gürcü suprasının kökeni antik çağlara, Kartli-İberya krallıklarına kadar uzanır. Pagan dönemlerde doğayla, atalarla ve tanrılarla bağ kurmanın bir yolu olan toplu yemekler, Hristiyanlık sonrası dini bayramlarla birleşerek kutsal bir anlam da kazanmıştır.

Supra, hem Gürcü kabile geleneklerine hem de Ortodoks Hristiyanlık pratiğine dayanan eşsiz bir sentezdir. Tarih boyunca aileyi, topluluğu ve halkı bir arada tutan sosyal bir çimento işlevi görmüştür.


Supra Ritüelleri: Her Yemeğin Ötesinde

Gürcü suprası sıradan bir yemek değildir; bir ritüeller bütünüdür. Sofranın düzeninden, konuşmaların sırasına kadar her şey belirli bir kurala bağlıdır.

1. Tamada: Sofranın Rehberi

Her supranın bir tamadası vardır. Bu kişi konuşmaları yönetir, kadeh kaldırır ve supra boyunca söz akışının kontrolünü elinde tutar. Tamada olmak büyük bir onurdur; hitabet gücü, bilgeliği ve içkiyle olan dengeli ilişkisi bu kişinin en önemli özellikleridir.

(editör notu: Tamada kelimesi Farsça kökenli ‘damatar’ kelimesinden gelmektedir. ‘Damatar’ eski İrani dilde ‘düğün sahibi’ anlamına gelmektedir ve Türkçeye de ‘damat’ olarak geçmiştir. Damatar, düğün sahibi olarak ‘Sofreh Aghd’ yani düğün sofrasının sahibidir.)

2. Tostlar(Sadgherdzelo): Hayata ve Ölüme Kadeh Kaldırmak

Supra boyunca tamada tarafından yapılan tostlar, supranın ruhunu oluşturur. Tostlar genellikle şu sırayı izler:

  • Barışa
  • Ana-vatana
  • Aileye
  • Misafirlere
  • Atalara
  • Aşka
  • Ölmüşlere (kadagheba)
  • Çocuklara ve geleceğe

Her tostla birlikte kadeh kaldırılır, duygusal ve felsefi konuşmalar yapılır, bazen hikâyeler ve atasözleri anlatılır.

3. Müzik ve Dans

Supra yalnızca sözle değil; şarkı ve danslarla da zenginleşir. Geleneksel Gürcü halk şarkıları (örneğin Mravaljamieri, Chakrulo) çoğu zaman supralarda söylenir. Çok sesli Gürcü polifonisi sofralarda yankılanır ve kolektif hafızayı diri tutar.


Uyulması Gereken Kurallar

Gürcü suprası spontane bir etkinlik gibi görünse de keskin ve saygı temelli kurallara sahiptir:

  • Tamada’dan önce konuşulmaz.
  • Tost bitmeden içki içilmez.
  • Sofrada yaşça büyük olanlara öncelik verilir.
  • Kadınların sofradaki rolü evden eve değişse de genellikle sofrayı hazırlama ve hizmette bulunma sorumluluğu onlardadır; ancak bu durum modern Gürcistan’da tartışma konusudur.

Bu kurallar yalnızca bir gelenek değil, aynı zamanda saygı, ahlak ve topluluk hissinin birer dışavurumudur.


Gürcü Sanatında Supra’nın İzleri

Supra kültürü, Gürcü edebiyatında, müziğinde, sinemasında ve resminde derin izler bırakmıştır.

  • Şota Rustaveli’nin epik eseri Kaplan Postlu Şövalye’de sofralar ve ziyafet sahneleri, sadece yemek değil, ahlaki değerlerin tartışıldığı sahneler olarak geçer.
  • Sinemada, özellikle Sovyet dönemi Gürcü filmlerinde (örneğin Tengiz Abuladze’nin Vedreba filmi), sofralar karakterler arası çatışmaların veya barışın zemini olur.
  • Resim sanatında, Gürcü ressamlar suprayı pastoral temalarla işlerken, çok sesli müziğin ve sofranın kolektif yapısına da vurgu yaparlar.

Supra, bir kolektif ifade biçimi olarak Gürcü sanatının merkezinde yer alır.


Sosyolojik Açıdan Supra Kültürü

Supra sadece bir yemek değil; Gürcü toplumunun yapısını, değerlerini ve kimliğini şekillendiren bir sosyal kurumdur.

  • Toplumsal hiyerarşiyi yeniden üretir: Tamada, yaşlılar, erkekler… Bu hiyerarşi hem korunur hem sorgulanır.
  • Kolektif kimliği pekiştirir: Gürcüler diaspora’da dahi suprayı yaşatarak ulusal bağlarını canlı tutar.
  • Sözlü tarih aktarımı sağlar: Atalara dair anılar, hikâyeler, mitler, öyküler sofrada aktarılır.
  • Eril yapının yeniden üretildiği bir alandır: Bu yönüyle feminist ve modernist tartışmalara da açıktır.

Bugün Gürcistan’da bazı gençler için supra nostaljik ve fazla geleneksel bir pratik gibi görülse de, birçokları için halen toplumsal aidiyetin en güçlü biçimi olarak yaşamaktadır.


Sonuç: Sofranın Ötesindeki Anlam

Gürcü suprası bir yemek değildir. O bir hafıza mekânı, kimlik ritüeli, sanatsal performans, sosyal anlatı, felsefi forum, toplumsal simgedir.

Supra, Gürcü halkının hayata, ölüme, geçmişe ve geleceğe nasıl baktığını gösteren bir aynadır.

Bugün modern Gürcistan’da ve diasporada hala yaşamaya devam eden bu gelenek, sadece bir sofra etrafında toplanmayı değil, aynı zamanda bir halkın kendini anlatma biçimini temsil eder.


Sizin için sorduk, birlikte dinledik. Gürcü supra kültürü hâlâ yaşıyor. Ve her kadeh, biraz daha Gürcü yapıyor bizi.

Evrim Ağacı Makalesi: Bilimsel Yönüyle Kindzi

İnsanlar İkiye Ayrılır: Kişniş Otunda Sabun Tadı Alanlar ve Alamayanlar… Ama Neden?

Yazar: Çağrı Mert Bakırcı

Kişniş, maydonozgiller (Apiaceae) ailesindeki 3.700 türden biri olan bir bitki türüdür. Aslen İran topraklarında evrimleştiği düşünülen kişniş, günümüzde Batı Asya ve Güney Avrupa’da da vahşi olarak görülmektedir ve halk arasında kinzi veya aşotu olarak da bilinir. İngilizcedeki yaygın isimleri ise coriander, cilantro ve Çin maydonozudur. Aslen bu isimler, bitkinin farklı kısımlarına işaret etmekte kullanılabilir; örneğin “cilantro”, bitkinin sadece gövde ve yapraklarına verilen bir isimdir. Ancak bitkinin tüm parçaları yenilebilirdir; özellikle de yaprakları ve kurutulmuş tohumları yemeklerde yaygın olarak kullanılır.

Görsel kaynağı: https://flavourjournal.biomedcentral.com/counter/pdf/10.1186/2044-7248-1-8.pdf

Fakat bu bitkiyi özel kılan bir diğer durum var: İnsanları genlerine bağlı olarak ikiye ayırmamızı sağlamaktadır! İnsanların %3 ila %21’i, bu bitkiyi yediklerinde deterjan ya da sabun tadı almaktadır; hatta “çürümüş” bir tat olduğunu düşünmektedirler! Flavour dergisinde yayınlanan bir çalışmaya göre, Doğu Asyalıların %21’i, Avrupalıların %17’si, Afrikalıların %14’ü, Güney Asyalıları’ın %7’si, Hispaniklerin %4’ü ve Orta Doğuluların %3’ü kişniş tadından hoşlanmamaktadır.

Geri kalan dilimdeki insanlar ise bitkiyi yediklerinde limonumsu, ferahlatıcı ve mayhoş bir tat almaktadır. İlk gruptan olan insanlar bu tattan öylesine nefret etmektedirler ki, 24 Şubat 2020 tarihi “Dünya Silantrodan Nefret Edenler Günü” olarak kutlanmaktadır. Siz hangi gruptasınız?

Kişnişi Farklı Tatmamızın Nedeni Ne?

Bu ilginç ayrımın kökenleri uzun bir süredir bilim insanlarının kafasını kurcalamaktaydı. Bilim insanları, kişnişe kokusunu ve aromasını veren unsurların polifenoller ve linalool gibi terpenleri de içeren 6 civarında maddenin bir karışımı olduğunu biliyorlardı. Benzer şekilde, ikizlerin %80’inin kişniş hakkında aynı düşüncelere sahip olması, bu tat varyasyonunun (çeşitliliğinin) genetik olduğuna işaret ediyordu; ancak farklı kişilerin farklı tatmasının nedeni net değildi.

Ancak 23andMe firmasından Nicholas Eriksson ve ekibi, firmalarına genetik bilgilerini araştırma amacıyla da veren ve firma sitesinden çeşitli anketleri dolduran 30.000 kişi üzerinde yaptıkları bir çalışmada oldukça ilginç sonuçlar elde etmişlerdir.

Flavour dergisinde yayınlanan çalışma sonuçlarına göre, kişniş yediklerinde sabun tadı alanların bu algıları 2 ayrı tek nükleotit polimorfizmi (SNP) ile ilişkili. Yani insanların genomlarındaki 2 ayrı gen üzerindeki tek bir nükleotitte meydana gelen bir değişim, tat tomurcuklarının yapısını etkileyerek kişniş yendiğinde sabun tadı alınmasına neden olmaktadır.

Bu iki noktadan daha güçlü olanı, OR6A2 isimli bir gendir. Bu gen, aldehit adı verilen kimyasallara olan duyarlılığımızı etkileyen bir gendir. Bu gende meydana gelen mutasyonlar, bu kimyasallara olan hassasiyetinizi arttırıp azaltabilmektedir. İşte bu nedenle söz konusu gen, insanlar arasındaki bu ayrışmanın ana kaynağı olabilir.

Gerçekten de, kişnişe aromasını veren kimyasalların büyük bir kısmı aldehittir. Doymamış aldehitlerin tadı oldukça ekşi ve rahatsız edicidir ve bu tada daha hassas olanlar, kişnişten hoşlanmıyor olabilirler. Dahası, aldehitlere hassas tomurcuklara sahip olan bireyler, bitkiye daha hoş bir aroma veren diğer tatları tadamıyor olabilirler; bu da deneyimlerini daha da kötüleştiriyor olabilir.

Sonuca Varılmış Değil!

Ne var ki araştırma sonuçları kesin suçluyu tespit edebilmiş değil; çünkü bu mutasyona sahip olmayan kişiler arasında da sabun tadı alabilenler var. Araştırma sonuçlarına göre Avrupalılar’ın neredeyse yarısında bu “sabun tadı veren” gen çeşidinden (varyanttan) iki kopya bulunmaktadır ve bunların %15.3’ü kişniş yediklerinde sabun tadı aldıklarını söylemektedirler. Bu varyantın hiçbir kopyasına sahip olmayan %13’lük Avrupa popülasyonunun ise %11.5’i sabun tadı aldıklarını belirtmektedirler. Yani aldehit hassasiyeti ikili bir dağılım (“var” ya da “yok”) göstermiyor; çok sayıda genden etkilenen bir özellik.

Bu çok genliliği destekleyen bir araştırma, 2011 yılında Toronto Üniversitesi’nden Lilli Mauer tarafından yüksek lisans tezi olarak yapıldı. Avrupalı 500 kişi üzerinde yapılan bu araştırmada, kişnişin acı tadını tespit etmeyi sağlayan genlerin OR4N5 ve TAS2R1 genleri olduğu gösterildi. Benzer şekilde, Chemical Senses dergisinde yayınlanan bir diğer çalışmada araştırmacılar bu acı tadı tespit edebilmeyle ilişkili genlerin TRPA1, GNAT3 ve TAS2R50 genleri olduğunu gösterdiler.

Kendinizi Kişnişe Alıştırabilirsiniz!

Eğer bu tattan nefret edenler arasındaysanız, ister kişnişten uzak durabilirsiniz, isterseniz de kendi kendinizi bu tada alıştırabilirsiniz. Merak edenler için, kişnişin %92’si su, %4’ü karbonhidrat, %2’si protein ve %1’inden azı yağdan oluşuyor. Özellikle de A vitamini, C vitamini, K vitamini açısından zengin bir bitki. Tohumlarında daha az vitamin bulunsa da, bu tohumların tüketilmesi fiber, kalsiyum, selenyum, demir, magnezyum ve manganezce zengindir.

The New York Times’ta yemek yazarı olan Harold McGee, kişnişin ezilmesi halinde enzimlerce parçalanmasının çok daha kolay olduğunu gösteren bir çalışmadan ilham alarak, kişnişi bir pesto sosu halinde tüketmenin çok daha faydalı olacağını öneriyor. 23andMe’den Eriksson ise şöyle diyor:

Bu otu ilk tattığımda nefret etmiştim; ancak şimdi kendi bahçemde yetiştiriyorum.

Ancak dikkatli olmakta fayda var; çünkü çocukların %32’sinde, yetişkinlerinse %23’ünde kişniş ve yakın akrabalarına (karaman kimyonu, dereotu ve kereviz gibi akrabalarına) alerji olduğu tespit edildi. Bu alerjilerin bir kısmı önemsiz olsa da, bazı kişilerde hayatı tehdit edebilecek düzeyde alerjik tepkilere rastlandı.

Kaynaklar ve İleri Okuma

L. Mauer, et al. (2012). Prevalence Of Cilantro (Coriandrum Sativum) Disliking Among Different Ethnocultural Groups. Flavour. 

N. Eriksson, et al. (2012). A Genetic Variant Near Olfactory Receptor Genes Influences Cilantro Preference. Flavour.

L. K. Mauer. (Yüksek Lisans Tezi, 2011). Genetic Determinants Of Cilantro Preference. Not: Graduate Department of Nutritional Sciences University of Toronto.

A. Knaapila, et al. (2012). Genetic Analysis Of Chemosensory Traits In Human Twins. Chemical Senses, sf: 869-881.

C. T. T. Quynh, et al. (2010). Influence Of The Isolation Procedure On Coriander Leaf Volatiles With Some Correlation To The Enzymatic Activity. Journal of Agricultural and Food Chemistry, sf: 1093-1099.

V. D. Zheljazkov, et al. (2014). Hydrodistillation Extraction Time Effect On Essential Oil Yield, Composition, And Bioactivity Of Coriander Oil. Journal of Odor Science, sf: 857-865. 

S. Rubenstein. Across The Land, People Are Fuming Over An Herb (No, Not That One). (13 Şubat 2009). Alındığı Tarih: 24 Şubat 2020. Alındığı Yer: The Wall Street Journal

J. Kurz. Getting To The Root Of The Great Cilantro Divide. (26 Aralık 2008). Alındığı Tarih: 24 Şubat 2020. Alındığı Yer: NPR 

D. A. Moneret-Vautrin, et al. (2002). Food Allergy And Ige Sensitization Caused By Spices: Cicbaa Data (Based On 589 Cases Of Food Allergy). Allergie et Immunologie, sf: 135-140. | Arşiv Bağlantısı

Nutrition Data. Spices, Coriander Seed Nutrition Facts & Calories. (24 Şubat 2020). Alındığı Tarih: 24 Şubat 2020. Alındığı Yer: Nutrition Data

Kaynak: https://evrimagaci.org/bazi-insanlar-kisnis-as-otu-olarak-bilinen-cilantro-bitkisinden-neden-nefret-ediyor-8303

Kitap Değerlendirmesi: Lazistan’a Yolculuk

Kitap Adı: Lazistan’a Yolculuk

Yazar: Nikolay Marr

Sayfa Sayısı: 121

Yayınevi: Aras Yayıncılık

Rusça Aslından Çeviren: Yulva Muhurjishi

Değerlendiren: 1918

Türkçesi “Lazistan’a Yolculuk” ismi ile yayınlanan bu kitabın değerlendirmesini öncelikle çeviride uygulanan isim değişikliği ile ele almak hatalı olmayacaktır. Değerli Gürcü dilbilimci Marr tarafından “Türkiye(yahut Türk) Lazistanı’na Yolculuk (Iz poezdki u Turetskiy Lazistan)” ismi ile kaleme alınan bu seyahat yazıları Aras Yayıncılık ve Muhirjishi tarafından “Lazistan’a Yolculuk” ismi ile çevrilip yayınlandı. Bu isim tercihi daha kitabın kapağını açmadan okuyucuyu düşündürüyor.

“Ermeni halkının ölümle yüzleştiği günlerde, özellikle 1916’da , Marr’ın gayretleri sayesinde Ermeni kültürüne ait birçok eser kurtarıldı. 1931’de Lenin Nişanı ile ödüllendirildi. 20 Kasım 1934’te St. Petersburg’da hayatını kaybetti” Sayfa 10.

“1917 Ekim Devrimi’ne kadar bölgede(Ani Kenti Harabeleri) devam eden arkeoloji kazıları, 1918 yılına gelindiğinde Türk ordusunun bölgeye yaklaşması nedeniyle durma noktasına gelir. Ortaya çıkarılan eserlerin bazıları Erivan’a götürülse de birçoğu mecburen kazı alanında bırakılır. 1922 yılında bölgeyi tekrar ziyaret eden Ardashes Vruir, notlarında kazı alanındaki eserlerin yağmalandığını ve yok edildiğini belirtir.” Sayfa 12.

Harabe haline getirilmeden önce kadim Ani kenti kazılarını yönetmiş ve buradan pek çok eseri kurtarabilmiş olan Marr’ın dilbilimle ilgili semitik köken teorilerinin artık bir geçerliliği olmasa da, Marr, yöntemsel katkıları ile hem döneminin hem de geleceğin önemli bilim insanlarından olarak anılmayı hak eden bir konuma yerleşmiştir.

“Çalışmalarının sonucunda Marr, Lazistan seyahatine kadar iki lehçe olarak düşündüğü Lazca ve Megrelcenin birer dil olduğunu kabul eder… …Çalışmaları esnasında Marr’ın dikkatini çeken bir nokta, Türkçenin Lazca üzerindeki etkisinin daha fazla olduğu yönündedir. Marr’a göre Türkçe konuşmayan bir Laz bulunmamaktadır ve her Laz, ana dillerinden öte Türkçeyi daha iyi konuşmaktadır. Seyahati sırasında en temiz dili köyde yaşayan kadınların kullandığını ve eski gelenekleri de bu kadınların devam ettirdiğini belirtir.” Sayfa 20.

“Lazistan’a yaptığım yolculuğun temel amacı, Gürcüce ve Megrelceden mümkün olduğunca arınmış bir Lazcayı araştırmak oldu.” Sayfa 32.

Marr; Zan ve Kartvel dillerinin reddedilemeyecek bir biçimde aynı kökenden geldiğini netleştirmekle birlikte bu dillerin farklı diller olduğunu da ifade etmektedir. Lazca, Megrelce ve Gürcüce’nin sınırlarını olabildiğince net çizen Marr, bu sınırları ortadan kaldırma girişiminde bulunanlara da 100 yıl öncesinden açık bir sınır çiziyor. Ancak şunun altını çizmekte fayda bulunmaktadır; Marr’ın amacı Kartvelofobik bir yaklaşımla Lazca’yı Gürcüce’den ayırmak değil, Lazcanın Gürcüceden farkını ortaya koyarak özelde Kartozan dillerde genelde ise Yafetik dil teorisindeki araştırmalarında derinleşmek idi.

“Ayrıca Bizans etkisinin taşıyıcılarının, Lazların ilk yerleşim yerlerinden gelen ve Gürcü Kilisesi’ni kurmak isteyen Gürcüler oldukları anlaşılmaktadır. Genel olarak doğu Gürcistan üzerindeki Bizans etkisini, Bizans ile doğrudan etkileşim halinde olan Lazlar ve Megrellerin, yani Çanlar ve İberyalıların tetiklediği söylenebilir. Lazlar ve Megreller, bir yandan Yunanca’dan etkilenmeleri, diğer yandan Gürcüce ile akraba olan bir dil konuşmaları itibarıyla Bizans Kilisesi’nin etkisini Gürcistan’a yayma ve özellikle kilise edebiyatına ait el yazmalarını Yunanca’dan Gürcüceye çevirme görevi için biçilmiş kaftandılar. Eski Gürcüce metinlerdeki Laz ve İberya etkisinin ortaya çıkarılması bu görüşe sağlam bir temel kazandırabilir. Bu durumda, Lazların 6. yüzyıla varmadan Hristiyanlığı kabul etmelerinden önce Gürcistan’da Bizans Kilisesinin olası bir etkisinden söz etmek mümkün görünmemektedir. Gerçekten böyleyse, Hristiyanlığı benimsemiş Lazların Gürcistan’daki soydaşlarını yanlarına çekecek kadar kalabalık olmadıkları anlaşılmaktadır.” Sayfa 31-32.

Lazistanlı ve Tao-Klarjetli atalarımız bir dönem Hristiyan Medeniyetinin etki ve inanç sistemini Gürcistan’a taşıyorlarken bugün tarihsel ana vatanımızın en otantik parçasının büyük bir kısmı ciddi tahrifatlar ile karşı karşıya. Tehlike altında olan şey yalnızca mimari kültür mirasının çeşitli bahaneler ile günbegün yok ediliyor olması değil aynı zamanda tarih yazımcılığı alanında da akademik bilgi dünyası tahrif edilmekte ve bölge insanı tarihte hiçbir zaman vuku bulmamış olay ve olgulara inanmak üzere propaganda silahının etkisi altına girmekte.

“Bölgedeki çalışmalarımızın şüpheyle karşılanacağını, toplum ve polis tarafından sorgulanacağımızı düşünmemiştim. Savaş için topografik planlar hazırlamak üzere buraya geldiğimizden ve tebdili kıyafet dolaşan askeri casuslar olduğumuzdan şüphelendiler. Özellikle yaverim ve öğrencim N. N. Tihonov’un üstüne geldiler. Elle tutulur bir gerekçeleri yoktu ama Tihonov’un heybetli görünümü yüzünden yolculuğumuzun amacı hakkında bir çok rahatsız edici soruyla karşı karşıya kaldık, gözümüze bakıp bize inanmadıklarını söylediler ve tehditkar bir şekilde ne zaman çekip gideceğimizi sordular. Tihonov’un Rus değil Yahudi olduğu yönünde sataşmalarda bulundular. Aralarından pek azı bizi gavur diye adlandırmaktan uzak durdu.

Tüm çalışmalarımı herkesin gözü önünde yapmış olmam şüpheleri ortadan kaldırmaya yetmedi. Ramazan ayında, gündüz ya da gece vakti kendi evlerindeymiş gibi odama girerek yatağıma uzandılar, eşyalarımı karıştırdılar ancak ben buna karşı çıkmadım. Onlardan tek ricam benimle Lazca konuşmalarıydı. Ve ben de onlara aynı dilde cevap vermeye özen gösterdim. ” Sayfa 33.

Marr’ın Lazistan gezisi yaptığı bu dönem Osmanlı Coğrafyasında büyük acıların yaşandığı ve daha büyüklerine de gebe olunduğu bir dönem idi. Irkçı İttihatçılık rejimi çoktan bazı acı emellerini gerçekleştirmiş ve tektipleştirme programını devreye sokarak yer isimlerinde de değişiklikler yapmaya başlamış idi. Ve bu dönemde öncelikle Hristiyan nüfusun düşmanlaştırılması sağlanıyor ve Türk olmayan Müslümanlar halife çatısı altında birleştirilerek Hristiyanlara karşı propaganda neticesinde bileniyordu. Müslüman Lazların ve Gürcülerin, Hristiyan olan Megrel ve Gürcülere düşman gözü ile bakmasının zemini hazırlanıyor, Ümmet adı altında Türk ulusu inşa ediliyordu. Böyle bir dönemde büyük riskler alarak Marr’ın bu çalışmayı gerçekleştirmiş olması onun torunları olan tüm Kartozan halklar için büyük bir minnet duygusu yaratmaktadır. O ve Giorgi Kazbegi’nin yapmış olduğu seyahat yazıları bugünkü tahrif edici politikalara karşı gerçek tarihi göstermede bizlere ışık tutmaktadır. Bir Gürcü dilbilimcinin çalışmaları hem Tao-Klarjeti hem de Lazistanın tarih yazımını kurtaracak etkiler yaratmış ve Kıpçak masallarını tüm diğer tarihi belgelerle birlikte yeniden tarihe gömmüştür.

“10 gün sonra artık Lazca konuşabiliyor ve Lazlara ana dillerinde sorular sorabiliyordum. Vakit yitirmeden, Atina vadisinden Lazistanın iç kesimlerine doğru yayan ilerlemeye karar verdim.

 11 Eylül’de, N. N. Tihonov ve rehberimiz Ali Reis eşliğinde yola çıktık … … Sözlerinden Türkiye’yi bir monarşi değil, cumhuriyet olarak gördüğü anlaşılıyordu. Rusya’ya geri kalmış bir ülke gözüyle bakıyordu. Sakin bir şekilde, “Türkiye’de özgürlük var,” diyerek endişelerimi gideren Ali Reis, “Kimi iyi yürekli ve zeki buluyorsak bizi yönetmesi için İstanbul’a gönderiyoruz,” diyordu. Toplumsal konularda ise basit bir şekilde düşünüyor ve adeta vaaz veriyordu: “Buradaki her işçinin kendi mülkü var. Herkesin toprağı var. Rusya’da toprak çok olmasına rağmen birkaç kodamanın elinde.” Ruslar hakkında herhangi bir fikre sahip değildi. Rusların Odessa’daki hemşerileriyle “Sis! Sis!” diye dalga geçtiklerini söylüyordu. Bu kelimenin Yunancada domuz anlamına geldiği aşikardı ama o, inatla Rusça olduğunu ve Ruslar tarafından Müslümanları aşağılama amacıyla kullanıldığını iddia ediyordu.” Sayfa 39.

“Askeri amaçlarla burada bulunduğumuza dair şüpheleri ortadan kaldırmayı başardığımızda da bu sefer beni Laz halkını kışkırtmaya çalışan bir Laz olarak göstermeye başladılar. Neyse ki o gün ayrılacaktım.” Sayfa 58.

Gezinin yapıldığı tarih için belki normal karşılansa da günümüzde de Ali Reis’in sahip olduğu cehalet seviyesinin bugün de içinde yaşadığımız toplumda var olduğunu tecrube ediyor olmak bizler için bir üzüntü vesilesi olmaktadır. Kimliğimize ve kültürümüze dair temel haklarımız gasp edilirken, kültür mirasımız yok ve tahrif ediliyor iken bugün de Ali Reis gibi karakterler bazen de oldukça karikatürize edilmiş bir biçimde toplumumuzun içinde yaşamakta. Bu değerlendirme satırlarının ele alındığı yıl(2024) içinde iki Gürcü kilisemiz baraj suları altında bırakılmış, bir diğer kilisemiz(Badzgireti) dozerlenmiş, Gürcü milli marşımız Avrupa Ligi’nde avrupa stadyumlarında ıslıklanmış olmasına rağmen toplumumuz halen eşit haklara, özgürlüklere sahip olduğuna inanmakta ısrar etmektedir. Marr’ın, yalnızca on gün içerisinde Lazcayı konuşabilir hale gelmesi de Lazca ve Gürcüce’yi politik hasetlerle birbirinden tamamen koparmak isteyenlere soğuk duş aldırtacak cinsten bir hakikati gözler önüne bir kez daha sermektedir.

“Bizimle gelmek isteyen daha başkaları da vardı ancak sonunda sabrım taştı ve onlara karşı sesimi yükselttim. Buna rağmen laubali, utanmaz ve yolculuğu burnumdan getirecek olan Hopalı, Laz bir polis memuru son anda felukaya zıpladı. Onun yüzünden Lazca pratik yapamadım, sadece dinlemekle yetindim. Ne zaman bir sohbet başlasa, Hopalı polis memuru lafı Batum’un tavernalarındaki güzel kızlara getiriyordu. Yanındaki 13 yaşındaki kızla cilveleşiyor, açık saçık şiirleri ya da imalarıyla yanında oturan 12 yaşındaki oğlana sataşıyordu.” Sayfa 53.

“Atinalı yaşlı bir Rum ise bölgedeki Rus kadınların sayısının sekiz yüzden fazla olduğunu ve onları kandırarak Rusya’dan getirdiklerini söyledi… …Ortodoksların, rızaları dışında İslamlaştırılmalarına öfkelenen Rumlar, Trabzon’daki Rus konsolostan yardım talep etmişler ancak konsolos kendisine kesin istatistiki bilgiler verilmesini istemiş.” Sayfa 91.

Günlük yaşamda halkın ahlaki tutumlarına dair Marr’ın anlattıkları günümüz Karadenizinin ahlakçı milliyetçiliğini de boşa çıkarmaktadır.

“Şevki Bey şöyle cevap verdi: “lazcayı unutmak mümkün değil. İstanbul’da çok sayıda Laz var ve birbirimizle her zaman Lazca sohbet ediyoruz.” Ne yazık ki Lazca unutuluyordu. Arkabili bir Laz olan kahvehanemizin sahibi Hacı Şahinzade Hamdi Bey, Türkçede ve Gürcücede kendini daha iyi ifade edebildiği için bu dilde konuşmayı tercih ediyordu. Gürcüceyi “Çürüksu dili” (çuruksuli) olarak adlandırmasını ilginç buldum.” Sayfa 56.

Bu sözler söyleneli yüz yıldan fazla zaman geçti ve Şevki Bey’in iliklerine kadar yanıldığı bugün günyüzü gibi bir hakikat olarak karşımızda durmaktadır. Bugün de bu tür gerçekçi olmayan iyimserliklerin Lazca’nın kaybolmasındaki etkenlerden birisi olduğu aşikardır. Hakikatle yüzleşmenin getireceği ağır sorumluluklardan kaçan kitleler ne yazık ki kendi otantik geçmişlerinden de vazgeçmektedirler.

“Bugün Müslümanlaşmış Ermeniler olan Hemşinliler, Lazların güneyinde yaşıyorlar. Güneybatı ve batı kesimlerde Türkler, daha doğrusu Türkleşmiş lazlar, doğuda ve güneydoğuda ise Müslüman Gürcüler ve Gürcüleşmiş Lazlar bulunuyor. Bu bağlamda Rumlaşmış Lazlara değinmeyeceğiz.” Sayfa 68.

“Yarım saat sonra da Xope ya da Xopa’ya (Lazlar Xopa diyordu) vardık. Burada tekrar kaymakam tarafından sorguya çekildik. Kendisi müslüman Rumlardandı.” Sayfa 56.

Karadeniz coğrafyasını özetler bir gerçeklik: Herkesin herkese dönüştüğü coğrafya… Kitabın Lazlar üzerine olması sebebi ile Rum bahsi pek geçmemesine rağmen 100 yıl önce bir realite olan Müslüman Rum ahalinin varlığı bize tarihin tozlu sayfaları arasından göz kırpıyor. Onların torunları bugün kendilerine olmayan bir şeyi yani “Çepni” yahut “Kıpçak” ibaresini yakıştırıyorlar. Zira aslında öteki olduğunu kabullenmek zor bir sosyo-psikolojik olgu.

“Lazlar, kendilerini Jöntürk olarak görüyor. Fevzi Bey’in söylediğine göre hiçbir laz, kendini Türk karşıdevrimine katılacak kadar küçük düşürmez. Jöntürklerin, gericilere -sözde gericiler- karşı tekrar kazandıkları zaferin ardından cezalandırdıkları ya da idam ettikleri arasında hiçbir Laz’ın adı geçmez. Ulus niteliklerini yitirmiş oldukları halde Lazların çoğu ilerici bir ruha sahip. Daha geçen yüzyılın ortasında Lazlar kendilerini bağımsız bir güç olarak görüyordu. İtalyan seyyah Bianchi, Lazları Türklerin Düşmanı olarak tanımlamıştı. Şimdilerde ise bu nefretten eser yok. Genel olarak Lazlar, gerçek birer Türk vatanseveri konumundalar.” Sayfa 95-96.

“Farklı halklarla kurulan sıkı ilişkiler, para kazanma düşüncesi ve Türkiye’nin tüm liman şehirlerine ve diğer bölgelerine olan yoğun göç, Lazların ulusal bilinçlerinin tamamen kaybolmasına yol açıyor. Lazların çoğu anadillerini küçümsüyor, ondan utanıyor ve çoğu zaman bu dili bildiklerini kabul etmiyorlar.” Sayfa 101

“Hopa’da, Laz Alfabesini oluşturmaya çalıştığı için abdülhamid rejiminin baskısında hayli mustarip olmuş faik efendi ile tanıştım. Hapse gönderilmiş, evi aranmış ve tüm çalışmaları, kitapları yakılmış.” Sayfa 102.

“Lazların ulusal kazanımlarını her şeyden çok İslam yok ediyor. Ulemalar Lazları, yeryüzünde sadece 300 yıllık bir geçmişe sahip olduklarını inandırmayı başarmış. Dahası Lazlar, Lazistan sınırları içindeki Hristiyan yapılarının da Megrellere ait olduklarına inanmaktalar.” Sayfa 104.

100 yıl öncesinden ele alınan bu satırlar Laz halkının kültür ve kimliğini yok eden politikaları kimlerin sistematik bir şekilde planlayıp uyguladığını açık bir şekilde ortaya çıkarmaktadır. Yine bu satırlardan Laz etnisinin yok oluş sürecini başlatan ve devam ettirenlerin Gürcüler ya da Gürcistan olmadığını da açıkça görmekteyiz. Hakikat bu kadar açık seçik karşımızda duruyorken Laz halkı arasında Kartvelofobiyi yayan bazı çok amaçlı kişilerin de bir gün makul bir çizgiye dönüşlerini gönülden diliyoruz.

Bu çok kıymetli kitabın değerlendirmesinin son paragrafını kitabın müellifi Marr’a bırakıyoruz:

“Lazlar, yeniden doğuşları için önlerinde uzanan yegane yolu görebiliyor mu, bu yolda devam edebilecek isteği ve gücü kendilerinde bulabiliyor mu? Bu sorunun cevabı gelecekte kesinlik kazanacak. Bugün laz halkı, kültürel dejenerasyon sürecini tamamlamak üzere. Kültürel bakımdan dejenere olmaya yüz tutmuş halklarda kültürel hareketliliğin ya da hakikat arayışında yüksek ideallerin hizmetindeki bilimsel bilginin artması yönünde bir adım atılmasını bekleyemeyiz. Ancak bilimsel bakış açımızı genişletmeye ve mevcut kuramları derinleştirmeye yetecek gücü kendimizde bulabilecek miyiz? Kadim anıt eserlerin el değmemiş bir şekilde derinlerde yattığı, tarihçi Arianus’un dolaştığı bu eski zamanlardan kalma toprak parçasına, günümüz koşullarında, şimdiki coğrafi adlarıyla tanık oldum. Yoksa bu notlar da yine geçmişte kalmış bir seyyaha mı ait olacak?” Sayfa 113.

Kitap Değerlendirmesi: Türkiye Gürcistanı’nda Üç Ay

Kitap Adı: Türkiye Gürcistanı’nda Üç Ay

Yazar: Giorgi Kazbegi

Sayfa Sayısı: 176

Yayınevi: Doruk

Gürcüce Aslından Çeviren: Rıdvan ATAN

Değerlendiren: 1918

Rus Ordusunda görevli Gürcü bir general olan Giorgi Kazbegi tarafından bir seyahatname olarak kaleme alınan bu eser Türkiye Gürcistanı, yani Lazistan ve Tao-Klarceti, hakkında 93 Harbi öncesine dayanan çok önemli teknik ve sosyolojik bilgiler aktarmaktadır. Bölge tarihi çalışırları için; yer adları, mimari eserler, yollar, vergiler v.b. gibi konularda teknik bilgiler aktarmakla beraber, yazarımız, bölgenin sosyolojik, ekonomik ve hatta sosyo-psikolojik durumu hakkında tarihsel bağlamını da dikkate alarak bilgi aktarımı yapıyor. Kitaptaki bilgilerin 93 Harbi öncesi döneme ait olması savaş sonrası değişen bölge yapısının anlaşılmasında ve bugünkü resmi Türk tarih tezlerinin de çürütülmesi açısından önemli bilgi ve tespitler içeriyor.

“Çoruh kıyısı yaşayanları çok temiz bir Gürcüce ile konuşuyorlar. Buradakiler, güzel fiziki görünümleri ve parlak zekalarıyla öne çıkıyorlar. Bu ülke kadim zamandan beri tam bir Gürcü ırkı beşiğini temsil ediyordu ve talihin tüm aksiliklerine rağmen eski soylu değerlerini korudu.” Sayfa 126

“Tam üç asır boyunca 1578 yılından 1878 yılına kadar, Güney Gürcistan, Acara, Şavşat, İmerhev, Ardanuç, Nigali ve Lazistan işgalcilerin elindeydi. Bu dönem tarihimizin henüz yine pek aydınlatamadığı Gürcistan geçmişinin o karanlık dönemidir. Yabancı tarihçilerin yazılarında dönemsel bilgilere rastlıyoruz fakat bu bilgiler o kadar bölük pörçük, o kadar önyargılı ve maksatlı ki, Gürcistan’ın bu tarihi bölgelerindeki günlük yaşam, kültür, ekonomik ve sosyal durum üzerine bize tam bir fikir vermiyor.” Sayfa 15

Ziyaretini 1874 yılında yapan General Kazbegi, Sistematik asimilasyonun 19.yy’ın ortalarından itibaren nasıl uygulandığını açıkça aktarmaktadır. Özellikle din yolu ile Türk adetlerinin ve dilinin baskıcı şekilde Türkiye Gürcistanı’nda yayıldığı anlaşılmaktadır.

“Dediklerine göre, onbeş yıl öncesine kadar, dönemin ve halkın gelenek sürdürücüleri olan yaşlılar, kadınlar ve çocuklar Türk dilini hiç bilmiyorlarmış; şimdi yarım yamalak da olsa kadınlar da biliyor. Eğer Türk otoritesinin Acara’daki 30 yıllık fiili iktidarını göz önüne alırsak Türk dilinin böylesine yayılmasına şaşırmamak mümkün değil.” Sayfa 62

“Artvin merkezde Gürcüce seyrek konuşuluyor; buna karşın arka mahallelerde neredeyse herkes Gürcüce konuşuyor.” Sayfa 119

“17.yüzyılın ilk yarısından itibaren Acara, Türkiye’nin bir eyaleti olarak kabul ediliyor. Muhammedicilik burada 17.yüzyılın sonlarından itibaren yayıldı. Türk hükümetinin gerçek etkisi ise burada sadece 19 yüzyılın başlarında bir yandan ateş ve kılıçla, diğer yandan da Acara beylerinin, özellikle Himşiaşvili ailesi aracılığı ile Acara’ya Türk geleneklerinin getirilmesiyle başladı.” Sayfa 67-68

Seyahatine Yukarı Acara ve Şavşat bölgesinden başlayan yazarın seyahat öncesi hazırlıkları ile ilgili de çok kıymetli bilgiler alıyoruz. 93 Harbinin patlak vermesine birkaç yıl kala bölgede ciddi bir gerginlik, Türk yönetimi tarafından bölge üzerinde ciddi bir baskı ve hassasiyet politikası uygulanmaktadır. Seyahatin başlarında Şerif Himşiaşvili aşağıda belirtildiği üzere gezginin evini terk etmesini istemek zorunda kalır.

“Asya Türkiye’sine, özellikle Rusya ile sınır olan bölgelerine yapılacak yolculuk ve hele ki Rusların yolculuğu tehlikelidir. Komşumuzu her şey tedirgin etmektedir.” Sayfa 29

“Böyle sıkı önlemlere rağmen Şerif Himşiaşvili, geceleri gizli gizli bir şeyler yazan Giorgi’den şüphelendi. Gurieli’ye, “Grigol dayı, eğer Osmanlılar bunu duyarsa babam Ahmet Paşa’ya dedem Selim Paşa Himşiaşvili’ye yaptıklarının daha beterini bana yapar; kellemi keser, evimi barkımı da yıkarlar. Ben bugünden her şeyi hazırlarım. Sizin burada bulunmanız kötü bir olaya sebep olmasın. Yarın sabah erkenden ayrılın buradan. Size bunu söylemek benim için de çok zor ve nahoş bir durum. Farkındayım ama maalesef durum bu” dedi. (Z. Chichinadze. Kazbegi’nin Acara Yolculuğu. Tribuna Gazetesi, 1921 no: 99-100) Sayfa 13

Türk idaresi her ne kadar bölgeyi İslamlaştırma yolu ile bir Türk yurdu haline getirmeye çalışsa da bölge fiili olarak sınırdaki bir sömürge yerleşimi olmaktan öteye gidememiştir. Yani, Merkezi İdare, bölgeden vergi almakta ancak hiçbir yatırım yapmamakta, bununla beraber bölge askeri anlamda dışa karşı sıkı önlemler ile korunmaktadır. Bu bir sömürge tarifi olmakla beraber bölgenin bugünkü yapısında da aslında bu sömürü durumunun devam ettiği görülmektedir. Bölge bugün de yeraltı ve yerüstü kaynaklarının kullanımı için merkezi yönetim ve ülkenin batısının hizmetine sunulmuşken halkın yararına yatırımlar kısıtlı kalmakta ve bölgenin nüfussuzlaştırılma ve kültür mirasının yıkımı politikaları halen devam etmektedir. Sadece Artvin’in %70’den fazlası günümüzde maden ruhsatına açıktır ve Baraj/HES inşaatları nedeni ile Artvin dev bir şantiye görünümündedir. Bu inşaatlar pek çok kültür mirasının yıkımına ya da su altında kalmasına sebep olmaktadır. 

“İstanbul hükümeti için Türkiye Gürcistanı daha çok bir gelir (vergi) kaynağıdır ve buradaki tüm yerel yönetim personeli vergilerin zamanında toplanmasını başlıca görevleri arasında saymaktadır. Artık halk da bu düşünceye alışmış ve müdürlerin, kaymakamların ve hükümetin diğer memurlarının Sultan’a vergi toplamak ve toplanan vergilerin kırıntılarından bizzat faydalanmak için buraya geldiklerine inanıyor. Yönetimle halk arasındaki bu anlayış uyumunun sonucu olarak ne adaleti gözeten var, ne yol, okul yapan, hatta ne de kamusal güvenliği sağlayan var; ne de böyle bir istekte bulunan… Hükümetin bu keyfi sorumsuzluğundan şikayetçi olan yok. Halkın değişmeyen tek arzusu ise Sultan’ın vergileri arttırmaması idi. Ancak halkın bu ölçülü isteği de gerçekleşmiyor ve içinde bulunduğumuz yüzyılın başında Acara’ya yüklenen, ancak savaş zamanında Sultan’ın talep edebileceği vergi şimdi zorunlu ödenen vergiler arasına girmiş durumda. Bununla birlikte askerlik zorunlu hale getirildi. Vergiler halen artmaya devam ediyor ve bana göre Sultan hükümetinin ayağını kaydıracak olan kaygan yol da bu icraat olacak.” Sayfa 64

“Şerif Bey bölge ekonomisi için yolların önemini çok iyi biliyor, bu yüzden de Yukarı Acara yollarını geliştirme fikrini tasarladı. Fakat Türkiye hükumeti, stratejik nedenlerden olsa gerek, Şerif Bey’e çalışmalarını sürdürme iznini vermedi. Sağduyulu Bey hükümette bir hoşnutsuzluk yaratmamak için çalışmalarını yarıda bıraktı. Ancak bu kez de halk memnun kalmadı ve son zamanlarda yolların durumu iyice kötüleşti.” Sayfa 58-59

Türkiye Gürcistanı çok etnisiteli bir bölge durumunda olup asli unsurları Gürcü ve Lazlar olmasına karşın kayda değer bir Ermeni nüfusunun da bölgede yaşadığı bilinmektedir. Ve Kazbegi’nin bize aktardığına göre bölge halklarından en kötü durumda olanlar Ermenilerdir. Türkiye Gürcü toplumunda var olan Ermeni karşıtlığının aynı zamanda tarihsel bir karşılığının olduğunu da bu can yakıcı satırlardan okuyoruz.

“Ermeniler çok daha ağır durumdalar, onları Şavşatlılar bile soyuyor. Özellikle Pkhiuri’de yaşayanlar acınacak durumdadır. “Gelen geçen kafamıza vuruyor” diyor bir evin büyüğü. “Biz ise onlara herhangi bir direnç gösteremiyoruz. Bizden para, elbise, ayakkabı, istiyorlar. Bu kötü insanlar, evlerimizden beğendikleri ne varsa hepsini zorla alıp götürüyorlar. Bazen kadınlarımızı bile istemeye cüret ediyorlar” diyor bu yaşlı Ermeni ve gözyaşları içinde bitiriyor konuşmasını… Gerçekten de buralı Ermenilerin sabrı sonsuz. Okrobageti’de, Ardahan’a çalışmaya giden bir Maçahel tayfası sırf ev sahibinin büyük odasında eğlence yapmak istedikleri için gözümüzün önünde bir Ermeni aileyi evinden attı. Buralı Ermeniler, bu gibi durumları büyük bir felaket olarak görmüyor; sabrediyorlar. Olur da , buradan geçen bir Hristiyana rastlarlarsa yüreklerini açıyorlar. Son zamanlarda buralı Katolik Ermenilerin Batum’a ve Akhaltsikhe’ye göç etmeyi neden akıllarına koydukları artık anlaşılıyor. Çoğunluk gözünü Akhaltsikhe’ye çevirmiş durumda ve artık Batum’daki Rus konsolos yardımcısına bir heyet göndermeyi tartışıyorlar aralarında.” Sayfa 98

Yazar, seyahati boyunca gizli ya da açık Hristiyan ailelere rastlamakla beraber İslamlaşmış olan Gürcülerin de Hristiyan geçmişleriyle bağ kurduklarını aktarıyor. İlginçtir ki bölge halkı kiliselere hem saygı hem de korku ile yaklaşıyor ve muhtemel ki nesiller boyu aktarımlanan bir travmanın sonucu olarak kutsal mekan ya da objelerin kendilerini bir şekilde cezalandırdığı hikayeler uydurmaktalar. Travmaların, özellikle de soykırım benzeri travmaların, yarattığı etkilerin nesiller boyu aktarılabildiğini göz önüne aldığımızda psikolojik anlamda bu kitlesel davranış biçimi bölge halkının geçmişine dair hissettiği derin suçluluğu ifade ediyor olabilir. Bununla birlikte, İslamlaşmasına rağmen Müslüman ahalide bazı Hristiyan pratikleri ve bazı obje/yapı/eserlere olan tazim etme davranışı devam etmektedir. 

“Hulo ve Shalta harabelerinin kutsallığına yerel halk güçlü bir şekilde inanmaktadır. Bu tapınakların mucizeleri üzerine çok şey anlatılıyor. Evini kilise harabelerinin üzerine inşa eden Şerif Bey’in babası Ahmet Paşa, üç gece üst üste korkunç kabuslar gördüğü için evi bozup başka yere taşımayı düşünmüş. Shalta kilisesi hakkında anlatılan bir olaya göre, birkaç yıl önce iki hoca kiliseyi camiye çevirmeye kalkışmış. Ancak çok geçmeden çıldırmışlar ve vahşi yaratıklar gibi ormana kaçmışlar. Şerif Bey’in bir çobanı kışın koyun sürüsünü kiliseye sokmuş, çok geçmeden iki yüz kadar koyun telef olmuş, çobanın kendisi de boynunu kırmış. Bütün bu ve buna benzer olayları halk, kutsal mekanlara yapılan hakarete karşılık İsa’nın öfkesi olarak açıklıyor.” Sayfa 45

Yazar Lazistan seyahatlerinde Lazların günlük yaşamı ve deniz ile kurmuş oldukları ilişkiye değinmekle beraber Lazlarla ilgili Avrupa’da ya da Rusya’da üretilmiş olan olumsuz vahşi anlatıların ya da efsanelerin yanlışlığını ortaya koyan pek çok izlenimlerini kendisinin de saklayamadığı bir şaşkınlıkla bize aktarıyor. Lazcanın o günkü durumu ve Lazların din ile kurdukları bağa da değinen yazar seyahatini Lazistanın arka sırtları olan ve Gürcülüğün doğduğu topraklar olan Tao/Diaokhi/Taokhi Parkhal vadisi ile sonlandırıyor.

Rus İstihbarat Örgütü FSB Abhazya’yı Nasıl Kolonileştirdi

Haberi Hazırlayan: Anna NEMTSOVA, 18.08.2010

Editörden Not: 2010 yılında NEWSWEEK gazetesinde Anna Nemtsova tarafından kaleme alınan bu araştırma haberi (orijinal haber linki metnin en altındadır), içinde bulunduğumuz günlerde Gürcistan’da bir süredir gündemi meşgul etmekte olan ve ayrılıkçı yerel yönetimin Abhazya’daki bazı mülkleri Rus yönetimine teslim etmelerinin arkasındaki tarihsel gidişatın daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacı ile siz okurlarımızın bilgisine sunulmuştur.

Bu yazın başlarında güneşli bir öğleden sonra, Karadeniz’e bakan yenilenmiş bir tatil beldesinin bahçesinde, bir grup Rus İstihbarat Örgütü ve İçişleri Bakanlığı görevlileri tatilde vodka bardaklarını kaldırıyorlardı. Bir zamanlar Stalin’in seçkinleri için favori bir tatil yeri olan ve şimdi Gürcistan’dan de-facto ayrı olmasına rağmen Rusya’nın en yeni kolonisi olan ayrılıkçı Abhazya’da gelecek yazlarının şerefine kadeh kaldırıyorlardı. 2008’de ki savaşın ardından Abhazya ve Tskhinvali Bölgesinin Gürcistan’dan kopmasını sağlayan Rusya kendisini evinde hissediyor.

Partinin ev sahibi, sahil kenti Gagra’nın özelleştirme ve yatırım dairesi başkanı Alexander Tsyshba memnun görünüyordu. Gürcistan tarafından 15 yılı geçkin uygulanan ekonomik izolasyonun ardından, Abhazya’da yatırım neredeyse yok gibi idi, tatil köyleri boştu ve ekonomi, Rusya Federal Güvenlik Servisi (FSB) tarafından kontrol edilen bir kaç iş dışında durgundu. Şimdi ise, de-facto cumhuriyette konuşlanmış 3.000 Rus askeri, Tsyshba’nın eski FSB mensubu dostları, bölgeden lüks mülk satın almaya başladılar. “Abhazya’dan mülk satın almak için, FSB memurları, bizimle uzun süredir kurdukları özel ilişkilerini kullanıyorlar” diye açıklıyor gülümseyerek Tsyshba.

Rus İstihbaratının Abhazya ile “özel ilişkisi” bölgenin 1991’de Gürcistan’dan koparılmasından çok önce, Sovyet KGB günlerinde başladı. Stalin döneminden itibaren her Abhaz ailesinin akrabaları arasında bir KGB subayı, gizli ajanı veya muhbiri vardı. Eski ajanlar NEWSWEEK’e, KGB’nin Sokhumi’nin palmiyelerle çevrili sahil bulvarlarında hoş bir karargaha sahip olması için Moskova’nın küçük Güney Kafkasya bölgesine özel bir statü (Gürcü Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti içinde özerk bir cumhuriyet) verdiğini söyledi. Abhaz sınır muhafızlarında bir albay olan Lavrik Mikvabia, yerel halkın “Abhazya, kişi başına düşen ajan sayısında dünya rekorunu kırıyordu” diye övünmeyi sevdiğini aktarıyor. Ve eski KGB’nin analitik departmanını yöneten üç yıldızlı bir general olan Vladimir Rubanov, NEWSWEEK’e: “KGB’nin Abhazya’da her zaman özel bir gücü vardı. Tatile geldiğimde ve kıdemli bir Abhaz KGB yetkilisi olan arkadaşımla bira içmeye gittiğimde, bira ya da bir tabak yengeç için para ödemek zorunda değildik. Sadece KGB kimliklerimizi gösterdik.” sözlerini aktardı.

Kafkasya’da geleneklere saygı duyulur. Dolayısıyla, 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra KGB’nin ardılı olan FSB’nin ajanlar için eski bir KGB rehabilitasyon merkezi olan Mayak sanatoryumunu devralmasını kimse yadırgamadı. Başkan ve diğer üst düzey yetkililer, ailelerini, yazları Kruşçev’in bir zamanlar kullandığı villada (Pitsunda’da 10 km² fazla deniz kıyısındaki araziyi kapsayan, sıkı bir şekilde korunan, büyük bir tatil yeri) geçirmek için getirdiler. Bugünlerde ise, eski ve yeni Rus İstihbarat memurlarından oluşan bir kadro, prestijli arazilerdeki lüks otelleri, sanatoryumları ve yazlık evleri kiralamak ve özelleştirmek için geldi.

Rusya’nın, Abhazya ve Tskhinvali Bölgesini Gürcistan’dan “kurtarmak” için savaşa girmesinden bu yana iki yıl içinde bu bölgelerde Ruslaştırma hızlandı. Neredeyse tüm en iyi Abhazya mimari anıtları Rus yatırımcıların eline geçti: Oldenburg Prensi’nin 19. yüzyıldan kalma sarayı; Olga Kulesi; şehre bakan tepelerde Moritanya tarzında zarif bir saray daha; ve Gagra’nın en eski simgesi, dördüncü ve beşinci yüzyıllara tarihlenen antik Pers Abaata Kalesi. Geçen Ocak ayında açılan Dolfin Otel gibi lüks gayrimenkul açılışları deniz kıyısı boyunca ortaya çıktı ve Pitsunda’nın turizm endüstrisini savaş sonrası komasından uyandırdı. Gagra özelleştirme gurusu Tsyshba, şehrin “en iyi FSB tatil yeri” olduğunu gururla dile getiriyor.

Dolfin Otelin müdürü Alexander Chukbar da aynı fikirde ama temkinli bir şekilde otelin yeni sahiplerinin “herhangi birinin yanına gidip sohbet edebileceği türden insanlar olmadığını” ekliyor. Sovyet günlerinde KGB, devlet içinde bir devlet idi. Şimdi, eski KGB subayı Vladimir Putin ve onun eski ajan çevresi ülkenin tüm kontrolünü elinde tutarken, FSB’nin eli neredeyse tüm büyük Rus iş yaşamına uzanıyor. İşadamlarına dönüşen eski KGB yetkilileri, eski uğrak yerlerinde Abhazlarca sıcak bir şekilde karşılanıyorlar ve milyarlarca dolarlık yatırım getiriyorlar. Rusya’nın Rus İstihbaratı ile bağlarıyla ünlü devlet petrol şirketi Rosneft, bu yıl Sokhumi’de bir ofis açmak ve petrol zengini bir bölge olarak kabul edilen Karadeniz’de 32 milyon dolarlık bir jeolojik araştırma programı başlatmak için Abhazya’ya geldi.

Rus seçkinlerindeki diğer gruplar da ajanların yolunu izlediler. Moskova Belediye Başkanı Yuri Luzhkov, yerel halkın “Moskova Projesi” adını verdiği 70 milyon dolarlık bir tatil kompleksi için Gagra’nın dışında büyük bir araziyi kapmak için hiç zaman kaybetmedi. Luzhkov ayrıca Moskova’dan gelen yatırımları koordine etmek için Sokhumi’de Moskova Merkezi olarak adlandırılacak devasa bir ofis inşa ediyor. Rusya’nın Savunma, Tarım ve İçişleri Bakanlıkları, çalışanlarının tatil yapabilmesi için Sokhumi, Gagra ve Gudauta’daki eski Sovyet mülklerini geri aldı. Rusya’nın güneyindeki Krasnodar bölgesinin valisi Alexander Tkachev, son iki yazını Stalin’in gizli polis şefi tarafından yaptırılan villada, onu yenilemeye gücü yetmeyen yerel yönetimden kiralayarak, geçirdi. Abhaz yerel yönetime göre, Rusya’nın nükleer enerji kurumu başkanı Sergei Kiriyenko’nun Abhazya’da bir şaraphanesi var.

Ancak en büyük yatırımcı, geçen yaz Abhazya’yı savaşın birinci yıldönümünde ziyaret eden ve Abhaz savunmasını güçlendirmek için 500 milyon dolarlık devlet yardımı sözü veren Başbakan Putin. Ayrıca, Çarların, Sovyetlerin ve yeni Rus seçkinlerinin sevdiği devasa eski çam ağaçlarıyla ünlü Pitsunda kasabasını yeniden imar edecek devasa bir proje için söz verdi. Rus hükümeti, bölgesel yönetim başkanı Astamur Ketsba’nın “Putin Şehri” olarak adlandırdığı, yatlar, sağlık kulüpleri ve özel plajlar için bir limana sahip lüks bir tatil köyü inşa etmeyi planlıyor. Soçi’deki 2014 Kış Olimpiyatları için zamanında hazır olması bekleniyor. Bu arada Abhazya Başkanı Sergei Bagapsh, NEWSWEEK’e, şimdiden söz verilen 9 milyar rublenin 300 milyon rublesinin geldiğini ve Putin ile Rus vatandaşlarının Abhazya’da özel mülk sahibi olmasına izin verecek bir anlaşmaya vardığını söyledi. Gelecek ay açılacak Sokhumi havaalanının Soçi’dekinden daha iyi olduğunu ve yakında Rus S-300 karadan havaya füzelerinin Abhazya’da konuşlandırılacağını söyledi.

Yeni kazanılan bağımsızlıklarına yönelik bir saldırıdan korkan yerel halkın tamamı Rus parasının işgalinden memnun değil. Gagra ve Pitsunda şehirlerinin baş mimarı Tomara Lakrba, 10’dan fazla katlı Putin Şehri için önerilen uzun ve çirkin olan tasarımları gördüğünde “şaşırdığını” söylüyor. “Rus istihbaratının şehirlerimizde ne satın alıp inşa edebileceklerine karar verebilmeleri için bize bağımsızlığımızı verdiğini anladım” diyor.

Birçok genç Abhaz, Rus seçkinlerinin gururlu küçük devletlerini satın almasından endişe duyuyor. Akhra Smyr, “Rusların bizim farklı olduğumuzu anladığını sanmıyorum; yeniden bir KGB devleti olmak istemiyoruz. Sokhumi’de bir gençlik topluluğu aktivisti olan Akhra Smyr, “Toprağımızı asla Gürcistan’a geri vermeyeceğiz, ancak bağımsız olmak için Rusya’yı da kast ediyoruz” diyor. O ve diğer kızgın genç aktivistler, Rus tanklarının Gali bölgesindeki yolları nasıl tahrip ettiğini ve uluslararası telefon kodlarının nasıl Rusya’nın kodu olan +7 olduğu konusundaki hayal kırıklıklarını NEWSWEEK ile paylaştılar.

Abhazya’nın küçücük ordusu da, Gürcistan sınırını kontrol altına alan FSB tarafından zorla sindirildiğini hissediyor. Abhaz kontrolü altında (toplamda bir düzineden fazla olan) sadece iki kontrol noktası kaldı ve yaklaşık 120 Abhaz subayı işini kaybetti. Altmışı doğrudan kovuldu ve 60’ı gümrük memuruna dönüştürüldü. Abhaz sınır birliklerinin komutanı Albay Lavrik Mikvabia, “Hepimiz savaş gazileriyiz” diyor. “Özgürlüğümüz için kan döktük. FSB sınır görevlileri, bize onların kolonisiymişiz gibi davrandıklarında bunu unutmamalılar.”

Abhazların güçlü kuzey komşularıyla yaptıkları anlaşmayı yeniden gözden geçirmeleri için artık çok geç görünüyor. Abhazya’nın Gürcistan’ın kalanı ile olan sınırı, FSB’ye karşı sorumlu olan Rusya’nın sınır muhafızlarından oluşan tam bir tümen tarafından gözetleniyor. Üzerinde Rus Federal İnşaat Şirketi’nin çift başlı kartal logosu bulunan parlak turuncu kamyonlar, FSB’nin, bölgesel sınır hattında yerel bir merkez olan Gali’de sınır muhafızları ve aileleri için inşa ettiği yedi katlı binalar için kum ve çakıl taşıyarak sahil yollarında ilerliyorlar.

Abhazya’ya bu kadar çok Rus parası akarken, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın Rus ordusunun derhal geri çekilmesi için yaptığı çağrılar biraz boş. Moskova’nın çekilmeye söz verdiği savaşı sona erdiren ateşkes şartlarını boş verin. Başkan Bagapsh NEWSWEEK’e “Rusya daha yeni geldi” dedi. Batı, “Rus işgalcilerin yakında ayrılacağına dair herhangi bir yanılsamaya son vermeli”.

Kaynak: https://www.newsweek.com/how-russias-fsb-colonized-abkhazia-71447

Gürcü Menşevizmi

Abraham ASCHER, Kitap Bölümü: Gürcistan’da Menşevizm, Kitap: Rus Devriminde Menşevikler, syf: 48-51

Batı Transkafkasya’da yaklaşık iki milyon nüfuslu bir bölge olan Gürcistan’da Menşevizm’in tarihi, ayrı olarak ele almaya değecek ölçüde olağandışıdır. Menşevizm yalnızca Gürcistan’da aydınlar, işçiler ve köylüler arasında derin kökleri olan bir kitle hareketi şeklinde evrilmişti. Yine burada, Menşevikler 1918-21 arasında, Sovyet Rusya’dan ayrılan bağımsız bir devleti (Demokratik Gürcistan Cumhuriyeti) yönettiler. Bu dönemde Rusya’daki Menşevikler, (Gürcistan’daki) kendi arkadaşlarını, ayrılıkçı çizgilerinden ötürü ve Bolşeviklerin olası bir saldırısını püskürtmek üzere, İtilaf Kuvvetleri’ni kendi ülkelerine askeri birlikler göndermeye davet etmelerinden ötürü dışladılar. Aralık 1918’de, Menşevik Parti “Gürcü Yoldaşların” politikalarının, kendileriyle herhangi bir örgütsel bağ kurulmasını engellediğini resmen açıkladı. (48) Bu yüzden, Gürcistan’daki Menşevizm’in kendi program ve politikalarına sahip, ayrı bir parti oluşturduğu ileri sürülebilir. (49)

1903’ten 1917’ye dek, Gürcü Menşevikler tüm Rusya hareketinin bütünsel bir parçasıydılar. Birkaç isim vermek gerekirse, Irakli Chereteli, Noe Zhordania, Nikoloz Chkheidze, Akaki Chkhenkeli yerel işlerden çok ulusal (yani, tüm Rusya çapındaki) siyasetle ilgileniyorlardı. Bolşevikler’in iktidarı ele geçirmesinden önce, Gürcü milliyetçiliğini pek az önemsiyor ve ayrılıkçılığı hiç savunmuyorlardı. Transkafkasya sosyalizminin kurucusu ve seçkin bir teorisyen olan Zhordania ulusal azınlıkların özerlik taleplerini ütopik diye, ısrarla reddediyordu. Ona göre, Rusya İmparatorluğu’nun demokratikleşmesiyle birlikte, Gürcistan’a tanınacak özgürlük ortamında gerçekleşecek özerklik, arzulanan ulusal kimliğin tanınmasına olanak verecekti. 1910’da Gürcü Menşevikler bu tutumda hafif bir değişiklik yaparak dil ve kültür konularında özerkliği savunmaya başladılarsa da bu onların Rusya ve uluslararası sosyalizmin amaçlarına bağlılıklarını asla zayıflatmadı.

Yine de 1917 öncesi dönemde Gürcü Menşevikler’in taktik ve önerilerinin dikkatlice incelenmesi o sırada bile, bu grubun Menşevizm’in resmi programından bir ölçüde ayrıldığını gösterir. Bu, Gürcistan’daki özel koşullar altında pek de şaşırtıcı değildir. Büyük ölçüde dağlık olan bu bölgedeki köylüler toprak kıtlığından, imparatorluğun öbür bölgelerindeki köylülerin çektiğinden çok daha şiddetli bir acı çekiyorlardı. Örneğin 1905’te Gürcistan’daki Kutaisi eyaletinde köylülerin yüzde 89’unun çiftlikleri 4.5 dönümden fazla değildi ve bu da ancak ölmeden süründüren bir genişlikti. Üstelik, asıl Rusya’da daha 1880’li yıllarda kaldırılmış olan bir dizi köylü vergisi de Gürcistan’da hala yürürlükteydi. Bu durumda, bu bölgedeki kırsal nüfusun özellikle militan eylemlere başvurması şaşırtıcı olmasa gerek. Karışıklıklar 1902’de başladı ve doruk noktasına 1905 Devrimi sırasında ulaşarak yıllarca sürdü; bu sırada birçok yerde, seçimle gelmiş olan komiteler yerel yönetimleri devirdi ve onların kimi yönetsel işlevlerini de kendileri üstlendiler. Köylülerin toprak sahibi olmak istedikleri gün gibi açıktı ve bu, Marksist sosyalizmin ilkelerine kuşkusuz ters düşüyordu. Birçoğu kırsal kökenli olan Gürcü Menşevizmi’nin önderleri köylülerin bu özlemine yakınlık duyuyorlardı. Partinin, toprağın “belediyeye devredilmesi” çağrısını resmen tanımıyorlardı; programın bu maddesini açıkça bir yana atıyor ve bunun yerine, özel mülkiyeti savunuyorlardı. Onlar pragmatizmleri nedeniyle, köylülerin yanı sıra işçileri de büyük ölçüde harekete geçirmeyi ve peşlerinden sürüklemeyi başardılar. Oysa, Rus yoldaşları bunu başaramadı.

1917 Kasımı’nda Bolşevikler iktidarı aldıklarında, Menşevikler’in Sovyetleri denetlediği ve geniş kitle desteğine sahip oldukları Gürcistan’da otoritelerini kabul ettiremediler. Yine, Rus yoldaşlarından daha büyük bir politik ve ideolojik esneklik ortaya koyan Gürcü Menşevikler, bir hükumet kurarak 1918 Mayısı’nda, Gürcistan’ın bağımsızlığını ilan ettiler. İki buçuk yıl boyunca, içinde bulundukları çetin koşullara uydurmaya çalıştıkları demokrasi ve sosyalizm hedeflerine ulaşmak için çabaladılar.

Yeni devletin karşı karşıya olduğu en ivedi sorun güvenlikti. Komünistlerin devleti içten yıkması gibi çok muhtemel bir tehlike vardı ve Beyaz orduların yanı sıra Bolşevik ordular tarafından da istila edilme tehdidi söz konusuydu. Menşevik hükumet (Şubat 1918’de) Komünist Parti’yi yasadışı ilan ederek, önce birinci tehlikeyi göğüsledi; ikinci tehlike olan dış saldırıya karşı ise toprağındaki Alman birliklerine hoşgörülü davranmayı seçti. 1.Dünya Savaşı sona erip de Almanlar çekildiğinde, Gürcüler aynı nedenle (bu kez de) İngiliz birliklerini olumlu karşıladılar. Özellikle, her tür yabancı müdahalenin Menşeviklerce resmen kınanmış olması ışığında, bunlar kolay verilmiş kararlar değildi; ama devlet başkanı olan Zhordania’nın dile getirdiği şu ilkenin mantıksal sonucuydu: “Batı’nın Emperyalistlerini, Doğu’nun fanatiklerine yeğ tutarız.” (50)

Menşevikler’in iç programı, onların ülke içindeki politik egemenliğini pekiştirmeye yardımcı oldu. Demokratik bir hükumet biçimi oluşturdular ve 1919 başlarındaki seçimlerde, Ulusal Meclis’teki 130 sandalyenin 105’ini kazandılar. Sürüncemedeki toprak sorununu, 16 dönümün üzerindeki tüm özel topraklara el koyarak ve bu toprakları (Çar ailesini, imparatorluk hükumetinin ve kilisenin mülkleriyle birlikte) yoksul köylülere kiralayarak çözdüler. 1919’dan sonra, köylüler nominal bir fiyatla toprak alabilirlerdi. Ayrıca, Menşevik hükumet belli başlı sanayileri ve iletişim araçlarını da millileştirmişti ve böylece 1920’de, tarım dışı emekçilerin yaklaşık yüzde 90’ı devlet ya da kooperatif işletmelerinde çalışıyordu.

Dış saldırı tehlikesi nedeniyle, Gürcü cumhuriyeti devletin kıt gelirlerinden, orantısız bir pay yutan bir askeri güç yaratmak durumundaydı. Bir gönüllüler milisi olan ve demokratik bir tarzda yönetilen Halk Muhafızları bu gücün nüvesi olmaya başladı: Subaylar seçiliyor ve dönemsel asker kongreleri kararların alınmasına katılıyordu. Ayrıca, küçük bir düzenli ordu da vardı ve olağanüstü zamanlarda yaklaşık 50 bin kişi seferber edilebiliyordu.

Parti örgütleri büyük ölçüde devletin yönetilmesine ve hükumet kararlarının yerine getirilmesine yardım eden, geniş bir yerel gruplar şebekesinden oluştuğu için, Menşevikler ülkeyi oldukça başarılı bir şekilde yönettiler. Üstelik hükumetin halktan yaygın kabul gören reformcu programı yüzünden, bağımsızlıklarını kazandıktan sonra komünistlerin eline geçen öteki devletlere göre, burada büyük ölçüde politik istikrar sağlanabilmişti. Ama Gürcistan, yoksul ve küçük bir ülkeydi ve cumhuriyete saldırma kararını verdikleri anda Bolşevikler’le boy ölçüşemezdi.

Başlangıçta komünistler Beyazlara ve yabancı ordulara karşı mücadeleyle öylesine meşguldüler ki, Gürcistan’a karşı kararlı bir darbeyi göze alamadılar. Gerçekten de 1920 Mayısı’nda, Polonya’yla yakın bir savaşın endişesini taşıyan Leninist rejim, “Gürcistan devletinin bağımsızlık ve egemenliğini koşulsuz” tanımayı kabul etti. (51) Bu anlaşmanın gizli bir maddesiyle, Gürcü hükumeti 1919 Kasım başarısız coup’sundan sonra tutuklanan tüm komünistleri serbest bırakmayı vaat ediyordu. Menşevikler komünist partiyi de yasallaştırdılar; o da hemen, hükumete karşı ajitasyona girişti. 1921 başlarında Moskova, Gürcistan’da bir komünist ayaklanma çağrısı yaptı ve Kızıl Ordu’ya, isyancılara yardım etmek üzere bu ülkeye yürümesini buyurdu. Menşevik önderler Moskova’da komünist yöneticilerle istila konusunu tartışmaya çalışırken, onlar Sovyet saldırısı konusunda bir şey bilmediklerini iddia ediyorlardı. Gürcüler yiğitçe savaştılar, ama tüm Gürcistan’ı işgal etmek Kızıl Ordu’nun yalnızca bir ayını aldı. Bu da bir ülkeyi yönetme konusundaki biricik Menşevik deneyin sonunu belirledi.

Kaynakça:

(48)-Partiinoe Soveşçanie RSDRP, 27 dekabrya 1918 g.-1 invarya 1919 g. (rezolyutsii), (Moskova, 1919), s. 27.

(49)-Benim Gürcü Menşevizmine ilişkin incelemelerim, ağırlıklı olarak, Richard Pipes, The Formation of the Soviet Union: Communism and Nationalism 1917. 1923 (düz bsk. Cambiridge, Mass., 1964), ss. 17-18, 210-14, 227-28, 234-41’deki yetkin tartışmalara dayanıyor. Ayrıca bkz. Gregori Uratadze, Vospominaniya gruzinskogo sotsial-demokrata (Stanford, 1968); V.S.Voitinski, La Democratie Georgienne (Paris, 1921); K. Zalevskii, “Natsionalniya Dvijeniya”, obşçesivennoe dvijenie v Rossi v Naçale XX veka, IV, kısım 2 (st. Petersburg, 1911), ss. 222-7; Noah Jordanya, Moya jizn’ (Standford, 1968).

(50)-Akt. Chamberlin, agy, II, s. 409.

Devlet Eli İle Yok Edilen Gürcü Kültür Mirası: Tbeti Manastırı

Sami ÖZÇELİK, Köşe Yazısı, Tarih: 05.09.2020, 08Haber.com isimli sitede yayımlanmıştır

Tbeti Manastırı hakkında ayrıntılı bilgi için bkz: https://taoklarceti.home.blog/2019/08/17/tbeti-manastiri/

Artvin’in Şavşat ilçesi tarihi eser bakımından en zengin ilk üç ilçeden bir tanesidir. Ardanuç ve Yusufeli’nin ardından üçüncü sırada yer alır.

Ancak Şavşat’ta da tarihi eserlerin hiçbir önemi yok. Bakımsız, atıl ve hiçbir şekilde kültürümüze ve turizme sunulamamış gariban, viran kalmış ören yerleri durumunda. Şavşat Cevizli köyünde bulunan Tbeti Kilisesinin hikâyesi gerçekten yürek burkan cinsten…

BU ESERLER DEFİNE AVCILARI VE TARİHİ ESER KAÇAKÇILARININ HEDEFİ OLUYOR

1950’li yıllarda dönemin kaymakamı bu kiliseyi yıktırmak için 19 tane delgi yaptırarak içine dinamit yerleştiriyor. Bunlardan 18 tanesi patlıyor, bir tanesi patlamıyor. Bundan dolayı tarihi kilise büyük zarar görüyor. Hikâyeyi o günleri yaşayan köyün yaşlıları anlatıyor. Ve daha sonra 7 Mart 1957 yılında kubbesi çöküyor.  Değerli parçaları çalınıyor, etrafında define avcıları kazılar yapıyor ve yapıya büyük zararlar veriliyor. Tibet Kilisesi de tıpkı diğer eserler gibi Allah’a emanet. Orada oturanlar bakıyor, gözetliyor. Burada da köylüler gönüllü korumacılığını yapıyor. Şavşat Söğütlü Mahallesi’ndeki tarihi mezarlık ise insafsız define avcılarının mekânı olmuş. Daha bir buçuk iki ay önce buradaki tarihi bir mezarın kazıldığını gördük.

Cevizli köyündeki tarihi Tibet Kilisesi hakkında konuştuğumuz köy sakinlerinden Mithat Dursun, Bayram Dursun, Alim Öztan, Hayrullah Kaya ve Torun Aksoy; o yıllara ait anılarını anlattılar. Mithat Dursun 1950’li yıllarda dönemin kaymakamının kilisenin 19 yerinde delgi yaptırıp havaya uçurmayı istemesinin tam bir cehalet, insanlık mirasına düşmanlık ve büyük hata olarak yorumladığını belirterek:

DÖNEMİN KAYMAKAMI YIKTIRMAK İSTİYOR DİNAMİTLETİYOR!

“1950’li yıllarda gelen dönemin kaymakamı bu kiliseyi yıktırma emri veriyor. Muhtelif yerlerine 19 delik açtırıyor 18’i patlıyor bir tanesi patlamıyor. Sonuçta Kilise yıkılmıyor ama büyük zarar görüyor. Bu bir tarih. Bizden önce yaşayan kavim, medeniyet her neyse yaşadığı dönemde bu eseri bırakmış. Daha sonra gelenler kendi kültürlerini anlatan eserleri bırakmışlardır. Ben o düşünceyi hiçbir zaman anlamadım. Şimdi koruma altında. Ama korumayı biz yapıyoruz. Köye girenleri takip ediyoruz. Bu yapının orijinal fotoğraflarını Gürcistan’da buldum. Şeması ve bilgileri vardır. Bu kilise bir dönem Cami olarak da kullanıldı. 1957’de kubbe kısmı çöktü. Şayet eğitim ve kültür kenti Artvin diyorsak değerlerimizi korumalıyız. Bir turist neden gelir? Artvin’de tarih, inanç ve doğa turizmini yapabilmek için bu eserlerimize sahip çıkmalıyız. Şimdi Batum’da cami var diye orada yaşayanların, Gürcistan’ın yıkması mı gerekiyor? O Cami sayesinde Batum’da turizm hareketliliği yaşıyor. Tam hizasında da kilise bulunuyor. İsteyen kiliseyse gider isteyen camiye neye inanıyorsa öyle yaşar.

KUBBE 7 MART 1957’DE ÇÖKÜYOR. BEN O GÜN DOĞMUŞUM!

7 Mart 1957 tarihinde dünyaya geldiğini belirten Bayram Dursun, “Benim doğduğum gece kilisenin kubbesi çöküyor. Anlatılan o dur ki; 7 Mart 1957 tarihinde burada Artvin’in Kurtuluş’u kutlamaları yapılırken tarihi kilisenin kubbesi çöküyor. Çökmesinde hangi kaymakam olduğunu bilmiyorum adını bilmiyorum, onun yaptığı dinamitlemeden kaynaklandığını düşünüyorum.” dedi.

ARTVİN’DEKİ TÜM TARİHİ ESERLER HER GEÇEN GÜN YOK OLUYOR!

08 HABER olarak diyoruz ki; Şavşat’taki tarihi eserlerin hali içler acısı. Artvin’de restorasyon bekleyen onlarca eser her geçen gün yok olurken, buna karşın Kültür Turizm İl Müdürlüğünün ne yaptığı, nasıl çalıştığı bilinmiyor. 2000 yılından bugüne kadar toplam yapılan; eski Askerlik Şubesinin tadilatı, Kültür evinin açılması, birkaç kemer köprünün hatalı tadilatları, Artvin Kalesi’nde yapılan tadilat. Bir de 7 yıldır Şavşat Kalesi’nde yapılan kazı çalışmaları. Bu konuda ise kimsenin bir bildiği yok.  Bu kazıyı yapan ekibin başındaki Osman Aytekin’in en azından yıllık rapor şeklinde bir açıklama yapmaması ise ne iş yapıldığı noktasında soru işaretleri üretiyor…

Ardanuç Adakale’de bulunan bütün tarihi eserlerimiz her geçen gün biraz daha yok olmaya devam ediyor. Tarih bilinci gelişmemiş ülkelerin gelecekte büyük sıkıntılar yaşayarak yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacağı muhakkaktır.

BERTA KÖPRÜSÜ’NE 21. YÜZYILIN EN TRAJİ KOMİK BATIRILIŞ!

Tarihi Berta Köprüsü’ne yapılanlar ise Artvin’de son yıllarda yapılmış en tuhaf işti. Karadeniz fıkralarına rahmet okutan bu projede önce köprü sıva edildi, esasında harca bulandı, sonra çamur ve çöplere teslim dilerek yok edildi.  Kültür ve Turizm Bakanlığı Artvin’de yok olmakta olan tarihimiz için acilen kriz masası oluşturarak bir an önce müdahalede bulunmalı. Yoksa binlerce yıllık eserler göz göre yok olacak

Kaynak: http://08haber.com/haberGoster.php?hid=7644