Pontus’un Gayriresmi Tarihi

AYŞE HÜR, Pontus’un gayrıresmi tarihini yazdı: Basılan her Türk evine karşı üç Rum evi basıldı, diri diri adam gömüldü. 

Falih Rıfkı’ya göre Topal Osman basılan her Türk evine karşı üç Rum evini basmak, mezarını kendine kazdırıp diri diri adam gömmek, vapur kazanlarında canlı adam yakmak gibi zulüm ve işkencelerle bölgeyi Rumlardan tamamen temizlemişti.

PONTUS’UN GAYRI RESMÎ TARİHİ

İsveç Parlamentosu, 11 Mart 2010 tarihli oturumda 130’a 131 oyla, 1915’te Ermenilerin, Asurilerin, Keldanilerin, Süryanilerin ve Pontusluların soykırıma uğradığına dair bir kararı kabul etti. Tarihin, üçüncü tarafların parlamentolarında ele alınması hakkındaki düşüncelerimi bir başka yazıya bırakarak, bu hafta önergede adı geçen halklardan sayısal ve siyasi açıdan en önemlisi olan Pontuslulara değineceğim. Mustafa Kemal’in 1927’de Nutuk’ta anlattıklarından başlayarak günümüze kadar gelen Türk resmî tezi esas olarak 1922’de Matbuat ve İstihbarat Matbaası tarafından basılmış Pontus Meselesi adlı propaganda kitabındaki tezlerin tekrarlanmasından ibarettir. Ben resmî tezin söylemediklerini anlatmaya çalışacağım. Elbette, gerçeğin bütünüyle ortaya çıkarılması için, daha çok araştırma yapmamız lazım.

Kaynaklarda Pontuslular ya da Pontuslu Rumlar diye anılan ve Rumcanın Romeika denilen bir diyalektini kullanan topluluğun, MÖ 4. yüzyıldan beri Karadeniz kıyılarında koloniler kuran Yunanlıların; bölgenin yerli halklarından olan Gürcülerin MS 4. yüzyılda Hıristiyanlaşmış kolları olan Tzanlar ile Lazların ve 1204 yılında Konstantinopolis’in 4. Haçlı Seferlerini takiben Latinlerin eline geçmesi üzerine Trabzon’a yerleşen Bizanslı soylu ailelerin karışımı olduğu sanılır. Bu gruplar bölgenin Osmanlı idaresine girdiği 1461 tarihinden sonra zorunlu göç ve zorunlu ya da gönüllü ihtida hareketlerine rağmen varlıklarını sürdürmüşlerdi. Nitekim 1914 Osmanlı Salnamelerine göre, Samsun’dan Rezeye kadar uzanan bölgede yaklaşık 450 bin Ortodoks Rum (yani Pontuslu) yaşıyordu. Bazı yerlerde Rum nüfus oranı yüzde 50’ye kadar çıkıyordu. Ayrıca Rumca konuşan ancak Müslüman olan ve Arap alfabesi kullanan Gizli Hıristiyanlar da vardı ki bunların sayısı hala bilinmiyor. 

RUM BURJUVAZİSİNİN DOĞUŞU

15. yüzyıldan 18. yüzyılın son çeyreğine kadar Karadeniz havzasında yapılan ticareti, Müslümanlar ellerinde tutmuştu. Ancak 1774 tarihli Küçük Kaynarca Anlaşması’yla Rusya, Avusturya, İngiltere ve Fransa’ya verilen ticari imtiyazlar Müslüman unsurların aleyhine bir durum ortaya çıkardı. Bu dönemde Rus Çar’ının himaye ettiği Rumlar denizcilik ve tekne yapımında binlerce yıllık geleneğe sahip olmaları ve Batı dillerine yatkınlıkları ile uluslararası ilişkilerde Müslüman meslektaşlarına göre daha avantajlı konuma geçtiler. 1830’lardan itibaren Odessa ve Leipzig’de oturan Ermeni tüccarlarla İngilizlerin işbirliği ile açılan Trabzon-Tebriz hattı sayesinde iyice gelişen ekonomi, 1869’da Mısır’da Süveyş Kanalı’nın açılmasıyla Avrupa ile Basra Körfezi arasındaki yolu kısalması ve Rusların Avrupa-İran arasındaki ticareti kendi lehine çevirmek için Poti-Tiflis arasındaki demiryolunu tamamlaması gibi temel iki faktör yüzünden gerilemeye başladığında iş olanakları daralan ve kalifiye olmayan Müslümanlar köylerine dönerken, Rumlar (ve Ermeniler) bölgede kalmışlardı. Bunda, yabancı devletlerin gayrimüslimlerle iş yapma tercihleri kadar, gayrimüslimlerin okul programlarına yabancı dil ve ticaretle ilgili dersler koyarak bu tercihleri haklı çıkarmalarının da payı vardı. Böylece 19. yüzyılın sonuna gelindiğinde, Samsun-Trabzon hattında özellikle taşımacılık, bankacılık, sigortacılık ve ticaret artık Ermeni ve Rumların tekeline geçmişti. Bu durumun Müslüman-Türk kesimlerini rahatsız ettiğini tahmin etmek zor değil.

YUNAN DEVLETİ VE MEGALİ IDEA

Karadeniz bölgesindeki Rumların ulusal uyanışı, hem bu burjuva sınıfının ortaya çıkışıyla hem de 1821’de Osmanlı İmparatorluğu’ndan bağımsızlığını kazanan Yunan Devleti’yle ilintiliydi. 1832’de ulusal sınırları tanınan Yunanistan, o tarihlerde Yunan yarımadası ile Ege Denizi’ndeki Kiklad adalarını kapsıyordu. Yunanca konuşanların ağırlıkta olduğu Girit, Ege adaları, Epir, Teselya, Makedonya ve Trakya, Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde kalmıştı. 19. yüzyılın Yunanlı politikacılarının en büyük hayali bu toprakları Konstantinopolis (İstanbul) merkezli bir imparatorlukta toplamaktı. Bu bağlamda Yunan milliyetçilerinin Küçük Asya dedikleri Anadolu toprakları neredeyse Yunanistan’ın öteki yarısı idi. Çünkü Anadolu’da 1,7 milyon Yunan asıllı yaşarken, aynı dönemde Yunanistan nüfusu yaklaşık 2,6 milyon idi. Megali Idea adıyla anılan bu proje ileriki yıllarda da Yunan milliyetçiliğinin en başat akımlarından biri oldu. Bu projenin en büyük taraftarı 1910’lardan itibaren birkaç defa Yunanistan Başbakanı olacak olan liberal çizgideki Elefterios Venizelos’tu. Ancak Venizelos planlarını gerçekçi tutarak, Megali İdea’yı Samsun’dan öteye uzatmamıştı. Nitekim bu görüşün Anadolu’daki temsilcisi, Samsun bölgesinden sorumlu Amasya Metropoliti Germanos Karavangelis’ti. Bu gruba tarih yazımında Birlikçiler dendi.

Buna bir anlamda muhalif olan bir diğer akım ise esas olarak kilise hiyerarşisi içinde kalıp Ortodoks Patriği’nin liderliği altında Bizans’ın yeniden ihyasını hedefliyordu. 1204’te Konstantinopolis’in Latinlerin eline geçmesinden sonra ortaya çıkan Trabzon Rum İmparatorluğu’ndan dolayı Batum’a kadarki bölge bu projenin kapsamına giriyordu. Başını İstanbul’da ikamet eden Rum Ortodoks Patriği III. Yuvakim’in çektiği bu görüşün Anadolu’daki uygulayıcısı Trabzon Metropoliti Hrisantos Filippidis idi. Bu gruba ise tarih yazımında Bağımsızlıkçılar deniyordu.

PONTUS MİLLİYETÇİLİĞİNİN DOĞUŞU

Hem Yunan Devleti’nin kuruluşu hem de Karadeniz bölgesinde bağımsız bir Rum burjuvazinin ortaya çıkışıyla ilintili olan Rum ulusal uyanışı, başlangıçta, aynen Balkanlar’da, Kafkaslar’da ya da Ortadoğu’da olduğu gibi, esas olarak kültüreldi. Kültürel milliyetçiliğin siyasal milliyetçiliğe evrilişi, 1908’de II. Meşrutiyetin ilanıyla başladı 1912-1913 Balkan Savaşları ve 1914-1918 Birinci Dünya Savaşı sırasında zirveye çıktı.

Balkan Savaşları’yla birlikte başlayan ve Anadolu köylüleri tarafından bir bütün olarak hiç de iyi karşılanmayan seferberlik, kilise ve okulların propagandası sonucu, kendi toplum önderleri tarafından kendilerine kurtarıcı olarak sunulan yabancı ordulara karşı savaşmaları söz konusu olduğundan Pontuslular tarafından daha da kötü algılanmıştı. O tarihe kadar silahaltına alınmamış, sadece kısa süreliğine donanmada angarya hizmetlerinde çalıştırılmış olan Pontus halkının düzenli orduya besledikleri nefretle ulusal duyguların etkisini ayırmak zor olsa da savaşın ilk aylarında aynen Müslüman askerler gibi, gayrimüslim askerlerin ordudan kitlesel bir biçimde kaçtıkları bilinmekte. Bunda, Rumların ve Ermenilerin yoksul kesimlerinin çalışma kamplarında ya da yol yapımında görevlendiği Amele Taburlarında uğradıkları kötü muamelenin büyük etkisi vardı. Aralık 1914’teki Sarıkamış felaketinden sonra İttihat ve Terakki’nin (İTC) Amele Taburlarına karşı tavrı sertleşmiş ve Sivas, Erzurum, Muş, Diyarbakır, Urfa ve Trabzon’da bazı taburlar imha edilmişti. Bu taburlardan kaçarak silahlı ya da silahsız olarak memleketlerine dönen gayrimüslimler 1900-1907 yılları arasında Kastoria Metropoliti iken Makedonya’daki Bulgar isyanında epey tecrübe edinen Samsun Metropoliti Germanos’un yardımlarıyla silahlı birlikler halinde örgütlenmişlerdi. (Bu çetelerin Mustafa Kemal’in Nutuk’ta sözünü ettiği Mavri Mira örgütüyle ilişkisi yoktu. Mavri Mira hakkındaki bilgilerimiz resmi tarihin anlattıklarıyla kısıtlı olmakla birlikte eğer böyle bir örgüt mevcutsa Batı Anadolu ve Trakya’da çalıştığı anlaşılıyor.)

VASİL USTA’NIN ÇETELERİ

1915 sonbaharında hükümetin Samsun’daki bazı köylere Balkanlar’dan gelen Müslüman göçmenleri yerleştirmek istemesi, köylüler buna karşı çıkınca hükümet kuvvetlerinin üç köyü ateşe vermesi üzerine bölgede eli silah tutan Rum gençleri örgütlendilerse de Rus donanması 4 Nisan 1916 günü Yomra’yı topa tutuncaya kadarki dönem esas olarak sessiz geçmişti.

HRİSANTOS’UN TÜRK-PONTUS DEVLETİ HAYALİ

Trabzon Metropoliti Hrisantos, Anadolu’daki Rum topluluğunun Türk topluluğuyla iş birliği yaparak barışçıl bir şekilde ilerleyebileceğine ve birlikte yaşamanın, kaçınılmaz olarak Rum öğesinin üstünlüğüne yol açacağına inanan âdem-i merkeziyetçi şahsiyetlerden biriydi. Nitekim göreve seçilir seçilmez, Türklerle iyi geçinme konusunda kendi topluluğuna yönelik yoğun bir propaganda kampanyası başlatmış, 1914 seferberliği sırasında Trabzon Valisi Cemal Azmi Bey’le görüşerek şehrin silahaltına alınan Rum halkının, Trabzon’da sivil görevlerde görevlendirilmesini sağlamış ve böylece 1915’te Rumların tehcire uğramasını önlemişti.

İlişkilerin ne düzeyde olduğunu, Ruslar 18 Nisan 1916’da Trabzon’u işgal ettiklerinde yaşanan gelişmeleri, babası 1917’de Batum’da kurulan Pontus Parlamentosu üyesi olan, Yorgo Andreadis şöyle anlatır: Bu [Trabzon’un düşmesi] kesinleştiği için Türk yönetimi Başpiskopos Krisanthos’u ve Rum ileri gelenlerini çağırdı, kenti onların eline teslim etti, kaçma olanağı olmadığı için orada kalan, kentin yoksul Müslümanlarının kaderini de bu insanlara emanet etti. Tarihî bir gündü. Trabzon Valisi Mehmet Cemal Azmi ve Jön Türk hükümetinin Trabzon temsilcisi Ali Rıza, kenti Başpiskopos Krisanthos baş kanlığındaki geçici bir yönetime bıraktı (…) Kısa bir devir teslim töreninden sonra, Vali Azmi, Krisanthos’a şöyle dedi: Bu memleketi Rumlardan aldık, şimdi de Rumlara iade ediyoruz. O gün Ruslar Trabzon’a girdiklerinde, karşılarında bir Türk yönetimi değil, Rum yönetimi buldu.

Ruslar, Osmanlı ordusunun ardında ikinci bir cephe açmak için Bafralı Rumları silahlandırmaya başlamış, temmuz ayında halk arasında Vasil Usta olarak tanınan Vasilis Anthopoulos adamlarıyla Sivas’ta bir askerî hapishaneyi basarak bir Rus generalini kaçırmıştı. Bu hareketi ile Rusların sempatisini kazanan Vasili Usta yanında on adamıyla Trabzon’a geldi ve burada Rus istihbaratıyla temas kurdu. Bir Rus torpidosu ile Samsun’a çıkarılan ve burada Rum çeteleri kurarak Türkleri oyalamakla görevlendirilen Vasil Usta, Çarlık rejiminin yıkılmasını takiben Rusların çekilmeye başlaması üzerine inisiyatifi ele aldı ve civarındaki Türk köylerini basarak, Rumlara eziyet eden kişileri öldürmeye başladı. Ancak hükümet kuvvetlerince köşeye sıkıştırılınca dokuz adamıyla Trabzon’a sığındı ve savaşın sonuna kadar orada kaldı ve orada öldü. Rıza Nur’un anılarında Vasil Usta’yı Sinop’un Müslüman’ı, Rum’u, erkeği kadını kendisine hürmet ederdi. Şahsen pekiyi adamdı. Fakirlere Müslüman da demez bakardı, öldüğünde Rumlar kadar Türkler de ağladı diye tarif ettiğini belirtelim.

 MARSİLYA’DAKİ KONGRE

Giresun’un eski Belediye Başkanı Kaptan Yorgi’nin oğlu Konstantin Konstanidis, halkların kendi kaderini kendilerinin belirlemesi yolundaki Lenin’in tezlerinden cesaret alarak 4 Şubat 1918’de Marsilya’da çeşitli ülkelerden Pontus temsilcilerini bir araya getiren Tüm Pontuslular Kongresi’ni topladı. Toplantıya destek için Leon Troçki’ye çekilen telgrafta Sovyet Rusya’nın Sinop’tan Batum’a kadar uzanan bölgede bağımsız bir Pontus devletini desteklemesiydi.

Ancak Sovyet Rusya bu çağrıya yanıt vermediği gibi Sovyet Rusya’dan yardım istenmesi kongreye ev sahipliği yapan Fransızların pek hoşuna gitmedi.

Bu sırada, Rus işgaliyle birlikte, daha önce Osmanlı hükümetleri tarafından yerlerinden sürülen ve bir kısmı Rusya’ya geçen Rumlar geri gelmeye başlamışlar ve Rum çeteleri Samsun, Merzifon, Amasya bölgelerinde örgütlenmeye devam etmişlerdi. Hatta kasım ayı içinde Merzifon yöresindeki bazı Türk köylerini yağmalamışlardı. Hamdi adlı bir teğmenin askerleriyle dağa çıkması ve Türk köylülerini örgütlemeye başlaması üzerine İtilaf Devletleri, İstanbul’daki hükümeti, durumu kontrol etmemekle, dolayısıyla mütarekeyi ihlal etmekle suçlayacaktı.

MUSTAFA KEMAL’İN SAHNEYE ÇIKIŞI

19 Mayıs 1919’da 9. Ordu Müfettişi sıfatıyla Samsun’a ayak basan Mustafa Kemal’in esas görevi, Mütarekeyi tehlikeye düşüren bu çatışmaları önlemekti. Bu dönemi Kutsal İsyan adlı romanında anlatan H. İ. Dinamo’ya göre Mustafa Kemal, Havza’ya gelir gelmez bölgenin namlı kabadayılarından Topal Osman Ağa ile görüşmüş ve Pontus belasından kurtulmayı Topal Osman’ın tecrübeli ellerine bırakmıştı. Topal Osman da “Siz hiç merak etmeyin Paşam. Bu Pontus Rumlarına öyle bir tütsü vereceğim ki, hepsi mağaralarda eşek arısı gibi boğulacak” demişti. Topal Osman o tarihlerde İstanbul Divan-ı Harbi tarafından Ermeni katliamlarındaki suçlarından dolayı aranıyordu. Muhtemelen Mustafa Kemal’in ricası ile Temmuz 1919’da Osman Ağa hakkındaki tutuklama kararı Padişah Vahdettin tarafından kaldırıldı ve Topal Osman, Trabzon Valisi Cemal Azmi ve Giresun Mutasarrıfı gibi yerel yöneticilerinin itirazına rağmen Trabzon havalisinde Pontuslu Rumları temizleme işine başladı. Falih Rıfkı’ya göre Topal Osman basılan her Türk evine karşı üç Rum evini basmak, mezarını kendine kazdırıp diri diri adam gömmek, vapur kazanlarında kömür yerine canlı adam yakmak gibi zulüm ve işkencelerle bölgeyi Rumlardan tamamen temizlemişti. Dr. Rıza Nur, Topal Osman’a “Rum köylerinde taş üstünde taş bırakma” demiş, o da “Öyle yapıyorum ama kiliseleri ve iyi binaları lazım olur diye saklıyorum” karşılığını vermişti. Rıza Nur’un “Onları da yık, hatta taşlarını uzaklara yolla, dağıt. Ne olur ne olmaz, bir daha burada kilise vardı diyemesinler” demesi üzerine “Sahi öyle yapalım. Bu kadar akıl edemedim” diyecekti.

Pontuslular bunlar olurken Yunanistan’dan yardım istediler ama Venizelos hükümeti onlara cevap bile vermedi çünkü Venizelos’un kendine göre daha somut ve gerçekçi hedefleri vardı. Sovyet Rusya ise, Kemalist hareketle yakınlaşma politikası uyarınca Batum’daki Pontus çetelerini dağıttığı gibi bunların liderlerini de Kemalistlere teslim etti.

Bu arada, İtilaf Devletleri’nden umut kesen Hrisantos rotayı içeriye çevirmiş ve Kemalistlerle İstanbul arasında köprü görevi gören Ahmet İzzet Paşa ile bir protokol imzalamıştı. Buna göre, bölgedeki kilise ve Rum okullarının statüsü olduğu gibi korunacak, özel hukuk özerkliği garanti edilecek, idare mahkemeleri ortaklaşa oluşturulacak, yerel meclislerde ve jandarmada iki topluluğa eşit pay verilecek, Rumca ikinci resmî dil olarak tanınacaktı. Hrisantos bu metnin bir kopyasını Sivas’taki Heyet-i Temsiliye’ye ulaştırılmak üzere İttihatçıların önde gelenlerinden Kara Vasıf Bey’e de verdi, ancak hem Türk tarafı ilgilenmediği için hem de Anadolu ile ilgili hayallerini gerçekçi bir boyutta tutmak isteyen Venizelos tarafından onaylanmadığı için, bu adımların ardını getiremedi.

YUNANLILARIN YENİLİŞİ

Yunanistan’da 30 Eylül 1920’de bir maymunun ısırdığı Kral Aleksandros bir ay sonra ölmüş, Venizelos, hanedan bunalımlarının eşliğinde yapılan seçimde iktidarı kaybetmiş, 19 aralıkta Alman yanlısı Kral Konstantinos Atina’ya dönmüştü. Komuta kademelerindeki dağınıklık Anadolu’daki Yunan ordusuna yansımış ve 10 Ocak 1921’de I. İnönü mevkiinde Yunan ordusunun geri çekilmesiyle birlikte Ankara’nın eli güçlenmişti. 16 Mart 1921’de Bekir Sami (Kunduh) Bey, Sovyet Rusya ve İngilizlerle anlaşmalar imzalayınca Pontus hareketinin (elbette Anadolu’daki Yunan güçlerinin de) kaderi belli olmuştu.

Bu tarihten itibaren Ankara Hükümeti Pontuslu Rumlara karşı tutumunu iyice sertleştirdi. Şubat ayında, Samsun ve Bafra eşrafından bir grup tutuklandı. Rum gençlerinin Amele Taburları’na alınması için tamim çıkarıldı, katılmayanlar tutuklanmaya başladı. Nisanda Sakallı Nurettin Paşa komutasındaki Merkez Ordusu, Bafra bölgesindeki Rum çetelerine karşı ilk operasyonu başlattı. Haziran ayında Yunan kruvazörü Kilkis’in İnebolu’yu bombalaması üzerine Ankara, bölgedeki tüm Rumların iç bölgelere sürülmesine karar verdi ve Samsun, Bafra ve Alaçam bölgelerinden ilk kafileler yola çıktı. Kafileler yolda Topal Osman’ın çetecilerinin saldırıları altında büyük can kaybı verdiler.

Ancak harekâtın komutanı Sakallı Nurettin Paşa, 1921 baharında patlak veren Koçgiri Kürt İsyanı’nı bastırırken “kanunsuz uygulamalar yaptığı için” (Topal Osman’ın birlikleri burada da büyük katliamlar yapmıştı) TBMM tarafından görevinden alınıp 8 Şubat 1922’de Merkez Ordusu da lağvedildikten sonra Pontus Harekâtını yürütme görevi Cemil Cahit Bey’in komutanlığındaki 10. Fırkaya verildi. Asker ve teçhizat bakımından güçlendirilen fırka, ordunun önünden kaçarak Harput ve Malatya bölgesindeki dağlara sığınan son çetecileri de temizleyerek, 1923’ün şubat ayında Pontus Meselesi’ne resmen nokta koydu.

BİLANÇO NEYDİ

Yunan kaynaklarına göre 1914-1923 arasında 300.000(farklı kaynaklarda 353.000) Pontuslu Rum hayatını kaybetti. Stefanos Yerasimos’un hesaplamalarına göre 1916-1923 arasındaki Rum kaybı 65-70 bin arasındaydı. Genelkurmay rakamlarına göre aynı dönemde Rum çeteciler tarafından öldürülen Türk sayısı ise 1.817 idi.

Böylesi acı bir fatura ödeyen Pontus Rumlarının milliyetçilik ideolojisinin baştan çıkarıcılığına kapılan, karşısındakinin gücünü küçümseyen buna karşılık kendi gücünü ve uluslararası desteği abartan, üstüne üstlük toplumlarını örgütlemeyi beceremeyen hayalperest liderlerinin kurbanı olduğu açık. Ancak o tarihlerde başta Trabzon ve Erzurum’daki Türk eşrafı olmak üzere pek çok yerde özerk oluşumlar için çalışan gruplar varken (ki ilerde bu konuya değineceğim) ve Kemalist hareket de özünde dağılan bir imparatorluktan kendi ulus devletini yaratma hareketi iken, Rumların da kendi ulus-devletlerini kurmak istemelerinde bir garabet de yok. İsveç Parlamentosu üyeleri, bu karmaşık tarihçeyi biliyorlar mı emin değilim ama Pontus milliyetçiliğini bastırmak için Topal Osman ve çetecilerinin uyguladığı yöntemlerin 1948 Soykırım Sözleşmesi’ndeki tanıma uyduğunu düşünmeleri anlaşılır bir durum.

Özet Kaynakça: Cumhur Odabaşı, Trabzon, 1869-1933 Yılları Yaşantısı, Ankara, İlk-San Matbaası, 1980; Yorgo Andreadis, Gizli Din Taşıyanlar, Belge Yayınları, İstanbul, 1999; A. Faik Hurşit Günday, Hayat ve Hatıralarım, Çelikcilt Matbaası, İstanbul, 1960 Stefanos Yerasimos, Türk-Yunan İlişkileri: Mitler ve Gerçekler, Türk-Yunan Uyuşmazlığı (Yay. Haz: Sedat Vaner), Metis Yayınları, 1989; Stefanos Yerasimos, Pontus Meselesi, Toplum ve Bilim, 43/44 Güz 1988-Kış 1989, s. 35-76; Muzaffer Lermioğlu, Akçaabat: Akçaabat Tarihi ve Birinci Genel Savaş Hicret Hatıraları, İstanbul, 1940; Dara Cibran, Sait Çetinoğlu, Pontus Sorunu, http://www.peyamaazadi.org/foto/PdfDosyalari/Pontos_Sorunu.pdf

Kaynak: https://www.politikars.com/ayse-hur-p111ntus39un-gayriresmi-tarihi-13369h.htm

İbrahim Yağanov’un İtirafları-Röportaj

Editörden Not: Kafkas Halkları Konfederasyonu (KHK) dahilinde Rusya Federasyonu’na katılmak üzere Gürcistan’dan ayrılmak isteyen gruplar tarafından 1992’de Gürcistan’a karşı mücadeleye girişen Kuzey Kafkasyalı ayrılıkçı gruplar safında savaşan İbrahim Yağanov’un vermiş olduğu bir röportajın parçalı olarak bir kısmını okumak üzeresiniz. 1991 yılında kurulan ve Rusya Federasyonu (RF) içerisinde bir Kuzey Kafkasya Birliği (Çeçenistan hariç) olan bu konfederasyon Rusya’dan bağımsızlık ilan etmemiştir.

Röportajın okunmasından önce konfederasyonun kurucu başkanı M. Yuri Shanibov’un sözlerine kulak vermekte fayda olduğu kanaatindeyiz: “Bu konuda Birlik-Konfederasyon, altı aylık varlığı süresince defalarca Rusya Hükumetine, geniş kitleye ve dünya kamuoyuna şunu anlatmaya çalıştı: ‘Çeçen Halkı dışında Birleşik Kafkasya bünyesine giren diğer hiçbir halk, federasyondan ayrılma konusunu ortaya atmamıştır.’ Eğer federasyon merkezi, geleneksel olmayan, Çeçen Halkı için de kabul edilebilir bir çözüm bulursa Kafkasya’nın problemleri hiçbir güçlük çıkmadan politik yolla çözülebilir.” (Kafkasya’da Birliği Zaferi, sf. 42)

Değerli okuyucu, Konfederasyonun Kurucu Lideri Shanibov’un da aktardığı üzere KHK, RF içerisinde bir birlik yaratma niyetinde olmakla beraber bu birliğe Rusya içerisinde olmayan, Gürcistan’da olan, Abhazya bölgesini de Gürcistan’dan kopararak KHK dahilinde Rusya’ya dahil etmek isteyen bir oluşumdur. Bu organizasyon ne Rusya karşıtı ne de bağımsızlık taraftarıdır. Aksine; Gürcistan ve Çeçenistan’ın da konfederasyon dahilinde RF’na katılımı üzere bir siyaseti izlemiştir. Bu bağlamda Abhazya Savaşı bir bağımsızlık savaşı değil Rusya’ya katılma savaşıdır, bu savaşta bağımsızlık adı altında kandırılarak ayrılıkçı saflarda savaşan İbrahim Yağanov gibi isimler savaş suçlularıdırlar ve sitemizin yayın politikası çerçevesinde herhangi sempati kurulan kişiler değildirler.

Ayrıca, Röportaj içerisinde Z. Gamsakhurdia’nın bir üniter devlet ilan ettiği gibi yanlış bir bilgi paylaşılmıştır. Gürcistan Bağımsızlık ilan ettiğinde Abhazya ve Achara Özerk Bölgeleri anayasal olarak tasdiklenmiş idiler. Ve devam eden süreçte de Abhazya ve Achara’nın özerlik statüleri bir tartışmaya açılmamıştır, aksine Gamsakhurdia, Gürcü Milliyetçilerinin tepkisini de çekerek Abhazya Bölgesi Özerkliği konusunda Abhaz tarafı ile mutabık kalmıştır.

İ. Yağanov, Federasyon ya da Konfederasyon olmayan ancak bugünkü statükodan da farklı bir üçüncü yol siyasetinin mümkün olduğunu söylemektedir. Bu üçüncü yolun 2008 yılında Rusya’nın Gürcistan’a saldırmasından önce müzakerelerde konuşulduğu ve Rus/Abhaz Liderlerin bu seçeneği iterek tarihi bir barış ihtimalini planlı bir biçimde ortadan kaldırarak savaş politikalarını dikte ettiğini hatırlatmakta fayda görüyoruz.

Bu röportajın sitemizde yayımlanma sebebi İ. Yağanov’un cümle aralarında açık ettiği bazı hakikatler ve yanlış aktardığı bazı bilgilerdir. Kısaca röportajın öznesi olan İ.Y. şunu anlatmak istemektedir “Bağımsızlık vaadiyle kandırıldık ve son tahlilde RF’nun bir vassal’ı haline geldik”

“Gürcistan dinamik olarak gelişirse, bu tüm Kafkasya için büyük umutlar açacaktır” Çerkes Aktivist İbrahim YAĞANOV

-Soru: Kafkasya’da 1992-1993 Gürcü-Abhaz savaşının kahramanı olarak biliniyorsunuz. Abhazya’da her dört yılda bir Cumhurbaşkanlığı seçimleri düzenleniyor, Rusya ve birçok Devlet(Rusya, Venezuela, Esad Rejimi, Transdiniester v.b.) Abhazya’nın bağımsızlığını tanıdı. Bunun için mi savaştınız? Bugünün Abhazya’sında savaştığınız ideallere ve hedeflere ne uyuyor ne uymuyor?

– Açıkçası, şimdi Abhazya’da gördüklerimi ne ben ne de benimle savaşan en yakın arkadaşlarım kabul edemiyor. Şimdi gördüğümüz şey için değil, tamamen farklı bir şey için savaştık. 30 yıl önceydi. Çok şey değişti, savaşı görmemiş koca bir nesil yetişti. Ama beni şaşırtan şey, Abhazların bu savaşa karşı tutumunun pratikte değişmemiş olması. Ancak Gürcistan’da her şey çarpıcı biçimde değişti!

Abhazya’da ne için savaştığımızı Gürcistan’da görüyoruz. O zamanlar genç ve idealist, romantik insanlardık. O zamanlar Abhazya’da hayal ettiğimiz her şeyi Gürcistan’da gerçekten kendi gözlerimle gördüm. Bu yüzden şimdi bu tarihi sayfayı kapatmaya çalışıyoruz.

Kafkasya’nın tarihi savaşlarla doludur. …. Ve savaş birinin kaprisi değil, toplumsal bir gerekliliktir. Her toplum bir noktada kendini anlaması gerektiğinde sınıra gelir. Her millet periyodik olarak bu dönemden geçer. Ve Gürcistan’da da böyle bir dönüm noktasına yaklaştığı böyle bir dönem vardı.

Gürcistan’da yaşayan birçok etnik grup ve alt etnik grup bulunmaktadır. Ve elbette, böyle bir devlet içinde her zaman bazı çelişkiler vardır. Her ne kadar böyle bir devletin gücü tam olarak halkların ve kültürlerin çeşitliliğinde yatsa da.

O zaman, Gürcistan Cumhurbaşkanı Zviad Gamsakhurdia tek bir üniter devletin kurulduğunu duyurdu. O zamanlar federalizm söz konusu bile değildi. Şimdi bu dönem Gürcü toplumunda çok az tartışılıyor. Muhtemelen unutmaya çalışıyor. Ama, aslında, 90’larda. Gürcistan’da iç savaş çıktı. Tabii ki, Gürcistan’ın parçası olan bazı halklar bir şekilde hayatta kalmaya, bu durumdan bir çıkış yolu bulmaya çalıştılar. Herkes için zordu.

Ve o zamanlar üniter bir devlet yaratmak son derece zordu. Gürcü toplumunun kendisinde sorunlar ve çelişkiler vardı. Zaman zaman bütün milletler ve devletler böyle zor bir döneme girerler. Sadece Gürcüler değil. Dünya tarihinde bu her yerde izlenebilir. Savaşın tarihin bir noktasında basitçe toplumsal bir gereklilik haline geldiğini bir kez daha tekrarlıyorum. Savaş, yeni bir toplum kazanma ve inşa etme perspektifini sağlar. Ama savaştan daha kötü şeyler de var.

Savaş, elbette, kamusal yaşamda büyük bir olumsuzluktur. Ama rakibinize derin bir saygıyla davranmanız gerektiğine inanıyorum. Tarih, genellikle eski düşmanların güvenilir ortaklar haline geldiğini gösteriyor. Örneğin, aynı Almanya ve Rusya.

Savaş sonrası 30 yıl boyunca devlet, özgürlük ve normal bir ekonomi görmedik. Ve ne yazık ki Abhaz halkı kazananlar gibi değil, kaybedenler gibi davranıyor.

-Soru: Bu nasıl ifade edilir?

– ……Özellikle şu anda 30-40 yaşında olan ve savaşmayan, ancak normal bir devlet görmemiş olan neslin, savaştan sonra Abhazya’da pratikte hiçbir devlet olmadığı için moral bozucu.

Abhaz toplumunu daha önce destekleyen gelenekler olan yaşlıların kurumları artık pratikte kayboldu. Hatta birçoğu zengin insanlar oldu. Ama devlet yoksa, bu zenginliğin garantisi de yoktur. Ve yarın sabah bir dilenci olarak uyanabilirsin.

-Soru: Abhazya’da cumhurbaşkanı seçimle başa gelen bir makam mı?

– Abhazya şimdi iki klana, iki gruba ayrıldı. Biri- şimdi iktidarda olan, ikincisi ise muhalefette. Ve bu iki klan periyodik olarak değişir. Şimdi elbette Ardzınba ile bağlantılı yeni bir büyüme ortaya çıktı ama nereye gittikleri henüz belli değil.

…… Abhazya’daki durum iyileşmiyor, aksine giderek kötüleşiyor. Her seferinde, yavaş ama emin adımlarla daha da kötüye gitti.

…… Bir kez daha muhalefet edenler, iktidardaki diğerlerinin “sarhoş” olduklarına ve bırakmaları gerektiğine inanıyorlar. Aslında mücadele bir devlet kurma ideali için değil, bütçeye, Rus parasına ve kaynaklarına erişim için.

Bu güçler periyodik olarak değişir, ancak hiç kimsenin yeni bir ülke inşa etme konsepti yoktur. Her yeni başkan bir öncekinden daha kötü. Başkana bile bağlı değil, ancak durum daha da karmaşıklaşıyor: daha az kaynak, daha az insan, yetkililere, sözde liderlere daha az kamu güveni. Abhazya’da rekabet yok ama para için klan mücadelesi var.

– Soru: Abhazya’nın geleceğini Ardzınba ile ilişkilendirebilir misiniz?

– Günümüzün eski siyaset adamlarının temsil ettiği sözde güç ve muhalefet, Abhaz toplumunun gelişmesini engelliyor. Hepsi Sovyetler Birliği’nin çocukları. Hepsinin post-Sovyet düşüncesi var, modern bir şekilde düşünemiyorlar. Toplumu engelliyorlar ve onlar iktidardayken Abhazya’nın hiçbir umudu yok, Abhaz toplumunu yirminci yüzyıla terk ediyorlar. Ve gençler çok zayıflar, ancak asıl umut sadece onlarda.

Soru: Abhazya’da yabancılara arazi satışına ilişkin bir yasa çıkarmıyorlar. Bence bu, örneğin aynı Rusya’dan Abhazya’nın bir tür bağımsızlığını koruyor …

– Gerçekten de iş açısından, arazi devri Abhazya ekonomisine ivme kazandırabilir. Ama bir piyasanın varlığı basitçe mevcut değil! Abhaz ekonomisinin tamamı doğrudan Rus sübvansiyonlarına ve Rus yatırımına bağlıdır. Abhaz toplumu bence şu anda toprağın devrine hazır değil. Çoğu sadece topraklarını satacak. Ve toplum, tarım arazilerinin devrine hazır olmasa da böyle bir yasayı kabul etmek kategorik olarak imkansızdır.

-Soru: Modern Gürcistan hakkında ne düşünüyorsun? Birkaç kez Tiflis’e gittiniz, insanları nasıl seversiniz? Gürcüler yolunuzu “tatlandırmaya” mı çalıştı? Belki sadece iyi şeyler gösterdiler?

– Hayır, sanmıyorum. Gürcistan ileriye doğru çok büyük bir adım attı. Rusya’nın arka planına karşı, hatta modern Avrupa. Bazı Gürcü yenilikleri başka hiçbir yerde görülmemiştir. Örneğin, Gürcistan’daki Adalet Evi. Bu enstrüman Amerika ve Avrupa’da bile yok. Gürcistan toplum olarak, ileri adım atmış bir devlet olarak bize hitap ediyor.

Geriye bakmak istemiyorum. Tarihçilerin çalışması için geçmişe saygı duymak, arşivlere koymak gerekir. Ben ve birçok meslektaşım, Gürcistan’a Kafkasya’nın öncüsü olarak büyük umutla bakıyoruz.

…… Gürcistan’da bir federasyon ilan edilmesine rağmen, Zviad Gamsakhurdia aslında üniter bir devlet ilan etti. Bu gerçek, Abhaz savaşının tüm Kuzey Kafkas halklarının yer aldığı biçimi alması için bir katalizör oldu.

Modern Gürcü toplumunun homojen olmadığını anlıyoruz. Bana sık sık sorulur: Mihail Saakaşvili Gürcistan’da bu kadar çok şey inşa ettiyse, neden birçok Gürcü ona karşı? Ancak kovduğu tüm hırsız yetkililer Saakaşvili’ye karşı. Ona karşı, polis- o zamanlar tüm Sovyet sonrası alanda en yozlaşmış otorite. Ve elbette, Saakashvili’ye en ciddi muhalefet hukuktaki hırsızlardır. Bu eski memurlar, polisler ve hukuktaki hırsızlar henüz yaşlanmadılar ve büyük kaynaklara sahipler. Otoriteye karşı koyabilirler. Ve bugün Gürcistan’da “eski” ile “yeni” arasında bir mücadele var.

Son yıllarda Gürcistan’a gelmedim ama eminim 40 yaş altı herkes, genç nesil Saakaşvili’den yanadır. Ve daha yaşlı olanlar, kural olarak, ona karşı ve elbette “SSCB’ye geri dönmek” istiyorlar. Bunların arasında, Gürcistan’ı “küçük imparatorluk” zamanlarına geri döndürmeyi hayal eden insanlar olduğuna da inanıyorum.

Gürcistan’ın ayrılmaz olması gerektiğini ve Abhazya’nın Gürcü topraklarının bir parçası olduğunu anlıyorum. Ama Abhaz sorunu emperyalist yöntemlerle çözülemez. Yeni yaklaşımlara, yeni bir konsepte ihtiyacımız var, Gürcistan’ın ilerlemesi gerekiyor.

– Soru: Saakashivili ile birkaç kez buluştunuz mu? Nasıl hatırlıyorsunuz onu?

– Saakashvili, önlenemez enerjisiyle hatırlanır. O da SSCB’de doğdu, ama tamamen farklı bir insan. Beni en çok etkileyen düşünce tarzıydı. Gürcistan’da gerçekleştirdiği reformların çok ilginç sonuçları oldu.

Şimdi başına gelenleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Onun zamanı çoktan sona ermiş gibi görünmüyor mu?

– Ve Gürcistan’ın cumhurbaşkanı olmak istediğini kim söyledi? Kesinlikle iktidara dönmek istediğini söyledi mi? Bunun hakkında rüya gördüğünü bile sanmıyorum. Bana göre mesele farklı: O zaten yapılmış olanı kurtarmaya çalışıyor.

Hayalperestlerin iktidara gelmesinden sonra geçen dokuz yılda Gürcistan herhangi bir gelişme göstermedi. Ve Gürcüler sıradan bir insan için gelişmiş, yasal, rahat bir devlet yaratmaya devam ederse, Gürcistan’ın şu anda kontrol etmediği tüm bölgeler kendi başlarına geri dönecek. Bundan eminim.

Saakashvili, beynini kurtarmaya çalışıyor. Ölen bir devletin elçisi olmak, çalışmayı bırakan bir programın temsilcisi olmak hiçbir anlam ifade etmiyor. Ve Saakashvili “Gürcü mucizesini” kurtarmaya çalışıyor.

– Neden mevcut Gürcistan hükümeti bunu anlamıyor ve Gürcistan’ın Üçüncü Cumhurbaşkanı’nı daha iyi kullanmak için onunla görüşmeye gitmiyor?

– Mevcut hükümet Saakaşvili’yi tanımıyor ve zulme devam ediyorsa, ona saygı göstermiyorsa, Gürcü halkı bunun için onları affetmeyecektir. Mevcut hükümet dışlanmış olacak. Gürcü toplumunda tansiyon artıyor. Yetkililer bu duruma bir çare bulmaz ise bu da yeni bir kadife devrime yol açabilir.

– Gürcistan ve Abhazya- birlikte. Bu mümkün mü? Eğer öyleyse, hangi biçimde? Federasyon, Konfederasyon?

– Evet, bence mümkün. Kabardey, Gürcü ve Abhaz bayramlarını düşünelim. Gürcüce ve Abhazca arasında hiçbir fark bulamazsınız! Ve Gürcü ve Kabardey bayramlarının, Kafkasya’da bulunan misafire saygı dışında ortak hiçbir yanı yoktur. Ve bu çok şey söylüyor. Her şeyden önce, bir zihniyet hakkında. Abhazların Gürcülere “teslim olması” gerektiğini asla söylemedim. Gürcü ve Abhaz toplumlarının aynı masaya oturması ve müzakere etmesi gerektiğini her zaman söyledim ve söylüyorum.

– Gürcistan ve Abhazya’nın birleşme şekli ne olabilir?

Bence hem federasyon hem de konfederasyon zaten tarihin sorularıdır. İleride yeni bir oluşum olabilir. Ancak karar vermek Gürcüler ve Abhazlara kalmış. Uygun koşullara sahip olduklarında, anlaşabileceklerdir.

Kaynak: https://newcaucasus.com/politics/20585-ibragim-yaganov-esli-gruziya-budet-dinamichno-razvivatsya-eto-otkroet-bolshie-perspektivy-dlya-vsego-kavkaza.html

İstanbul’da Hristiyan Gürcü Cemaati ve Katolik Gürcü Kilisesi

Haberi Hz: Önder KAYA

İstanbul, bünyesinde çok farklı kültür ve etnisiteleri barındıran bir kent. Her köşesinden ayrı bir bilinmezlikle karşınıza çıkıveren bir şehir. İstanbul’da bu anlamda 1950’lere gelinceye kadar 10 bine yakın Gürcü’nün bulunduğunu, üstelik bunların büyük bölümünün de Gürcüler’in ekseriyetle mensup oldukları Ortodoks inancından değil de Katolik mezhebinden olduğunu öğrenmek, sanırım benim kadar, siz okurlara da ilgi çekici gelecektir

İstanbul’da çok eski zamanlardan beri bilhassa Galata ve Perşembe Pazarı çevresinde bir Gürcü kolonisi de olagelmişti. 18. yüzyıla gelindiğinde Gürcistan’ın Meskheti bölgesinden gelen Katolik Gürcülerin yine bu bölgede kendilerine ait misafirhaneleri ve odaları da bulunmaktaydı.

Katolik mezhebi Gürcüler arasında 13. yüzyıldan sonra yayılmaya başladı. Gürcü krallarının önce Moğollar, ardından da İran ve Osmanlılara karşı Papa ve Hıristiyan batı dünyasının desteğini kazanmak istemesi Katolik mezhebinin ülke içinde yayılım alanı bulmasında önemli bir etken oldu. Katolikliğin yayılımını arttırmak amacıyla Roma’da bir Gürcü dili kürsüsünün temelleri atıldı. Yine bu amaçla aynı şehirde Gürcüce kitaplar basan bir matbaa kuruldu. Burada basılan dinsel metinler Gürcistan’a gönderiliyordu. Matbaada dini kitapların dışında sözlük ve gramer kitapları da basılmaktaydı. Doğal olarak Gürcistan’daki bu faaliyetler bilhassa Ortodoksların şiddetli tepkisine neden oldu. Bunun sonucunda 18. yy. ortalarında olduğu gibi Katolik misyonerler belli dönemlerde ülkeden sürüldü, kilise ve manastırlarına el konularak Ortodokslara verildi. Tüm bunlara rağmen Katolik inancı ülkenin belli bölgelerinde tutunmayı başardı.

İstanbul’da Katolik Gürcüler

İstanbul’daki Katolik Gürcülerin varlığı 19. yy. başlarında Osmanlı-Rus savaşlarına kadar uzanır. Bölge 16. yy ‘da Osmanlı topraklarına katıldı, ancak 19. yy. başlarında Rusya karşısında ardı ardına uğranılan yenilgilerin akabinde el değiştirdi. Özellikle Yunan ihtilali akabinde 1828’de çıkan Rus savaşı sonrasında Osmanlılar, Katolik mezhebine mensup Gürcüler’in yoğunlukta yaşadıkları Ahıska ve çevresini boşaltmak zorunda kaldılar. Bölgede yaşayan ve Ortodoks Rus kilisesinin baskısına maruz kalmaktan çekinen çok sayıda Katolik Gürcü de Müslümanlarla birlikte Osmanlı topraklarının ve bilhassa İstanbul’un yolunu tuttu.

Bununla birlikte cemaatin büyük ölçüde kurumsallaşması için 19. yy. ortalarını beklemek gerekti. Katolik Gürcüler, kilise, manastır ve okul kurabilmek için Osmanlı ülkesinde yaşayan Katoliklerin hamiliğine soyunan Fransa’ya yanaştılar. Bu devletin İstanbul’daki büyükelçiliği vasıtasıyla da 1861’de ‘Notre Dame de Lourdes’ yani ‘Lekesiz Meryem’e adanan bir kilise etrafında örgütlendiler. Cemaatin başında aslen Ahıskalı olan Gürcü rahip Petre Harischirashvili bulunmaktaydı.

Rahip Harischirashvili

Rahip Harischirashvili, 1818’de Gürcistan’ın Ahıska bölgesinde doğdu. Saint Petersburg’da tamamladığı ruhani eğitiminden sonra ülkesine döndü; 40 yaşına geldiği 1857 yılında da yurtdışına çıktı. Kendisinin ilk durağının İstanbul olduğu biliniyor. Ancak Osmanlı başkentine ilk gelişinde çok uzun süre kalmadı. Buradan Filistin ve Venedik’e geçti. Venedik aynı zamanda Katolik Ermeni Mikhitarian tarikatının merkezi olan Saint Lazar Adası’nı da içinde barındırmakta. Bu adada yaklaşık iki yıl kalan Harischirashvili, burada pek çok Gürcüce kitaplar basmış, bir yerde İstanbul’a ikinci ve nihai dönüşünde girişeceği yayın faaliyetinin stajını burada yapmıştı. 1861’de İstanbul’a döndüğünde ise giriştiği ilk teşebbüs Papalıktan İstanbul sınırları içinde Gürcüce ayin yapabileceği bir kilise için izin istemek oldu. Bu girişiminde kısa sürede isteğine ulaşan Harischirashvili, 10 Şubat 1861’de Azize Meryem’e adanan ve Gürcü dilinde ayin yapabileceği bir kilisenin onayını aldı. Sonrasında adı meçhul bir hayırsever tarafından bağışlanan Şişli Bomonti’deki bir arazi üzerinde kısa sürede kilisesini inşa etti. Bugün Şişli’nin Bomonti semtinde yer alan kilisenin dışında, Üsküdar’da da Gürcü pederlere ait bir kilise ve manastır bulunmaktaydı.

Cemaat eğitim alanında da örgütlenmiş, bu amaçla da 1870’de Beyoğlu bölgesinde Gürcüce eğitim yapan Saint Joseph adında bir ilkokulun temellerini atmıştı. Okul, 1914 yılında yani I. Dünya Savaşı’nın çıktığı bir devrede, belki de Fransa ile kötüleşen ilişkilerin bir tezahürü olarak kapandı. Gürcülerin kendilerine ait Katolik Kilisesi bünyesinde bir de matbaaları bulunmaktaydı. Bu basımevinde Gürcüce dua ve ders kitaplarının dışında, pek çok kültürel çalışma da basılmıştı. Rahip Harischirashvili öldükten sonra, kilisenin içine defnedildi. Ölmeden önce kilisenin yaşaması için gerekli tedbirleri almış ve kiliseye gelir getirecek akarlar tesis etmişti.

Cemaatin son dönemlerdeki sıkıntıları

Cemaat, sonraki yıllarda yavaş yavaş güç kaybetmeye başlasa da en büyük çözülme 1950’lerde yaşandı. Bilhassa 6-7 Eylül 1955 pogromunun akabinde pek çok Katolik Gürcü Fransa, Avustralya, Kanada ve Amerika gibi ülkelere göç etti ki, göçler öncesinde İstanbul’daki nüfusları 10 bin kişi olarak tahmin edilmekte. Kilise, rahip Pavla (Pol) Akobashvili’nin ölümünden sonra Türkiye vatandaşı ve Gürcüce ayin yapabilen bir başka rahip bulunamamasından dolayı da ciddi sıkıntı yaşadı. Gerçi kilisedeki ayinlerin Gürcü dilinde yapılması 1911’de İstanbul Katolik piskoposluğunun aldığı bir kararla yasaklanmıştı. Nitekim son Gürcüce ayin aynı yılın ‘Azize Nino’ gününde gerçekleştirilmişti. Ancak Pavla Akobashvili’nin ölümü, Gürcüce bilen rahiplerin sonu demekti. Yeri gelmişken hemen belirteyim ki kiliseye sadece Katolik Gürcüler değil, Müslüman Gürcüler de devam ediyorlardı. Müslüman Gürcülerin kiliseye devam etme nedenleri ise Gürcü dilini öğrenme arzusuydu. Nitekim bu dilin kozmopolit bir şehir olan İstanbul’da öğrenilebileceği tek mekân burasıydı.

Bugün kiliseye devam eden cemaatin önemli bir kısmını Bomonti çevresinde yaşayan Ermeni kökenli Katolikler oluşturuyor. Kilise, genellikle akşam 5’ten sonra ziyaret edilebiliyor. Pazar günleri de saat 11.15 ve 18.15’de ayin düzenleniyor. 

Gürcü Katolik Cemaati bugün yaklaşık 200 ya da 250 kişiden ibaret küçük bir cemaat konumunda. Uzun yıllar cemaatin en önemli hamisi 1930’lardan itibaren berberlik sektörü ve traş bıçağı denilince akla ilk gelen isim olan Poul ya da (Pavla) Zazadze idi. Kendi adı ile anılan Zaza traş bıçaklarını önce dışarıdan getirten sonra da Bomonti ile Tahtakale’de kurduğu imalathanelerde üreten Zazadze, 1900’de Gürcistan’da doğdu. 17 yaşında iken yüksek tahsil için İstanbul’a gelerek Milliyet Gazetesi’nin haberine göre o sırada Gürcü Katolik Kilisesi’nin başrahibi olan dayısının yanına sığındı. Rusya’da ihtilal çıkması üzerine de ülkesine dönmeyerek İstanbul’da ikamet etmeye başladı. Maddi zorluklar nedeniyle eğitimini tamamlayamadı ve Tahtakale piyasasında ticarete başlayarak bir süre sonra kendi işinin patronu oldu. Traş sektörü gibi her daim getirisi olan bir sektöre yatırım yaptığından kısa sürede hatırı sayılır bir servetin sahibi olarak, cemaatin de en faal hamisi ve destekleyicisi konumuna geldi. 1989 yılında aynı zamanda doğum günü olan 24 Ağustos günü ölen Pavla Zazadze’nin oğlu Simon Zazadze babasının misyonunu devam ettirmekte. Simon Zazadze aynı zamanda 1968’den beri Şişli’de faaliyet gösteren Özel Bilgi Koleji’nin de sahibi. 

Ne yazık ki Katolik Gürcü Cemaati her ne kadar bir süre sonra kent siluetinden silinecek gibi görünse de cemaatin varlığının en önemli nişanesi olan Gürcü Katolik Kilisesi’nin şehir mirasımız açısından önemine bu vesile ile dikkat çekmek istiyorum.

Gürcü nüfus neden arttı?

İstanbul’daki Gürcü nüfus 1917’de gerçekleşen Bolşevik ihtilalinden sonra daha da arttı. Zira son çar II. Nikola’yı deviren sosyalistler kısa bir süre içinde kendi aralarında Bolşevik ve Menşevik olarak ayrılarak bir iç savaşın eşiğine sürüklendiler. Menşeviklerin güçlü olduğu Rus çarlığına ait toprakların başında Gürcistan gelmekteydi. Nitekim Gürcistan’ın 1921’de Kızılordu tarafından işgal edilmesi sonrasında Menşeviklerin bir kısmı, Osmanlı topraklarının ve o sıralar işgal atında bulunan İstanbul’un yolunu tuttu. Yeni gelenlerin de etkisiyle İstanbul’daki Katolik Cemaati, Bolşeviklere muhalif sürgündeki Gürcülerin en önemli merkezlerinden biri haline geldi. Nitekim Rusya’daki yeni idareye muhalif tavrıyla ön plana çıkan ‘Bağımsız Gürcistan’ adlı gazete, 27 sayı olarak 1921-22 yılları arasında burada yayımlandı.

İstanbul’daki Katolik Gürcü Cemaati ile yolu kesişen ünlü doğu dilleri uzmanı Georges Dumezil’den de yeri gelmişken biraz bahsedelim. Özellikle Kafkas dilleri konusunda uzmanlığı ile bilinen Dumezil, 1925-1931 yılları arasında İstanbul Üniversitesi’nde Hint-Avrupa dilleri üzerine ders vermesi amacıyla davet edilmişti. Burada kaldığı süre içinde bir yandan ders vermiş, bir yandan da Farsça, Çerkezce ve Gürcüce öğrenmişti. Ahmet Özkan, kaleme aldığı bir çalışmasında Dumezil’in bu süre içinde Katolik Gürcü Kilisesi’ne devam ederek oradaki görevlilerden Gürcüce eğitimi aldığını ifade eder.

KAYNAKÇA

Fahrettin Çiloğlu; “Gürcüler”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi,  cilt: 3, İstanbul 1994, s. 453-454

Eugenio Dallegio D’allesio; İstanbul Gürcüleri (çev: Fahrettin Çiloğlu), İstanbul 2003

Adnan Ekşigil; “Georges Dumezil”, Tarih ve toplum, sayı: 42, s. 369-372.

Rinaldo Marmara; İstanbul Latin Kilisesi ve Cemaati, İstanbul 2006.

Elisabed Maçitidze; “İstanbul’daki Gürcü Katolik Kilisesi”, 7. Uluslararası Türk Kültürü Kongresi, IV, Ankara 2012, s. 289-196

Milliyet Gazetesi; “Jilet Kralının Ölümü”, 20 Ağustos 1989, s. 3 ve 10

Ahmet Özkan (Melaşvili); Gürcüstan Tarih, Edebiyat, Sanat, Folklor, İstanbul 1968   

Nejat Yentürk; “Paul Zazadze’nin Yarattığı Dev Marka: Zaza”, Oda Sanat Dergisi, sayı: 17 http://www.odasanat.org/index.php/2008/02/paul-zazadze%E2%80%99nin-yarattigi-dev-markazaza/

Link: https://www.salom.com.tr/arsiv/haber-85406-Istanbulda_gurcu_cemaati_ve_katolik_gurcu_kilisesi.html

Kitap Değerlendirmesi: Emrula-Bir İsyanın Romanı

Kitap Adı: Emrula: Bir İsyanın Romanı

Yazar: Ramaz Surmanidze

Sayfa Sayısı: 335

Yayın Evi: Doruk

Gürcüce Aslından Çeviren: Rıdvan Atan

Değerlendiren: Mustafa Yakut

Gerçek bir halk kahramanı, Emrula!

Roman, öykü, çeviri, inceleme başta olmak üzere pek çok alanda yetmişe yakın kitaba imza atan ve geçtiğimiz yıl yaşama veda eden Batumlu usta tarihçi, yazar, halkbilim uzmanı Ramaz Surmanidze’nin Emrula: Bir İsyanın Romanı’nda (Doruk Yayınları), çeşitli yazı, haber ve efsanelere konu olmuş gerçek bir kişinin yaşamını anlatıyor.

Geçtiğimiz yıl 87 yaşında yaşama veda eden Batumlu usta tarihçi, yazar, halkbilim uzmanı Ramaz Surmanizde’nin belgesel romanı Emrula: Bir İsyanın Romanı’nın çevirisi, Surmanidze ile Batum’da yüksek lisansını yaparken tanışan Rıdvan Atan’a, editörlüğü Kevser Ruhi’ye, kapak tasarımı ise Selçuk Demirel’e ait.

Nisan 2019’da Giorgi Kazbegi’nin Bir Rus Generalinin Günlükleri: Türkiye Gürcistan’ında Üç Ay kitabı da yine Atan ve Ruhi tarafından yayıma hazırlanarak Doruk Yayınları’nca okurlarla buluşturulmuştu.

Aynı yıl Türkçe ve Gürcüce yayımlanan inceleme kitabı Mustafa Yakut (Guram Himshiashvili) ise Ramaz Surmanidze’nin sağlığında dilimize çevrilen son çalışması olmuştu.

OSMANLI-RUS SAVAŞI’NDA; ŞAVŞAT, BORÇKA, ARDANUÇ

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında ve sonrasında, bugünkü Artvin’in Şavşat, Borçka ve Ardanuç ilçelerini içine alan bölgede, egemenlik el değiştirdiğinde, sınırlar yeniden belirlenmektedir.

Yöneticilerin zorbalığına karşı başkaldıran genç Emrula ve başlangıçtaki 30 kişilik ekibi, sonrasında giderek büyüyen bir halk hareketine dönüşecek ve Emrula, Gürcistan Özgürlük Hareketi’nin korkusuz lideri olarak tarihe geçecektir.

Özgün kişilikleriyle gerçek bir halk başkaldırısının ve yiğitliklerinin olağanüstü mücadelesinin serimlendiği Emrula, tarihte var olmuş, çeşitli yazı, haber ve efsanelere konu olmuş, gerçek bir yaşam öyküsü.

Acara-Şavşat’taki Osmanlı egemenliğinin son yılları, o yıllardaki halkın durumu ile bu yörenin özgürleşme çabalarının ilk dönemlerinin konu edildiği romanda, Güney Gürcistan’ın iki imparatorluk arasındaki durumuna ilişkin tarihi de gözler önüne seriliyor.

Romanın çevirmeni Rıdvan Atan, kaleme aldığı ön sözde yazarı, yapıtı ve kahramanı Emrula’yı “güzellik ve özgürlüğün estetik değerini doğada arayan bir eko-anarşist” olarak niteliyor.

Emrula: Bir İsyanın Öyküsü, okuyuculara önemle önerilebilecek sıra dışı ve gerçekçi bir yakın tarih romanı.

Link: https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/gercek-bir-halk-kahramani-emrula-1869118

Kitap Değerlendirmesi: Gürcü Köyleri

Kitap Adı: Gürcü Köyleri

Yazar: İsmetzade Doktor Mehmed Arif

Sayfa Sayısı: 55

Yayın Evi: Sinatle

Değerlendiren: Parna-Beka Chilashvili

Türkiye’de yaşayan Gürcüler üzerine araştırmaya başladığımda, karşılaştığım en dikkate değer durumlardan biri, kütüphane kataloglarında, bu konuda bir araştırma kitabına rastlamayışımdı. Osmanlı sonrası Türkiye’sinde de kayda değer bir çalışma yoktu. Ama benim asıl ilgilendiğim zaman dilimi, Osmanlı dönemiydi. Şemseddin Sami’nin Kamusü’l-Âlam adlı ansiklopedisinde Gürcüler hakkında bilgiler vardı, ama bu da genel bilgilerden ibaretti.

Kütüphane kataloglarında sadece iki kitaba rastlamıştım: İsmetzade Doktor Mehmed Arif’in Gürci Köyleri ile Ahmed Midhat Efendi’nin Gürci Kızı yahut İntikam. Bu iki kitap dışında bir çalışmaya rastlamamıştım. Gürci Kızı yahut İntikam, roman tarzında bir kitap, ama aslında bir roman da değil. Benim görebildiğim kadarıyla Ahmed Mithad Efendi bir Fransız seyyahın Gürcistan gezisini romanlaştırma gayretine girmiş; hepsi bu. Böyle olunca, Osmanlı sınırları içinde kalan Gürcüler hakkında Türkçe tek kitabın Gürci Köyleri olduğunu söyleyebilirim.

Tarih ve Toplum dergisinde, 1992 yılında yayımlanan “100 Yıl Önce Türkiye’de Gürcü Köyleri” adlı yazımda, Osmanlıca kaleme alınmış olan Gürci Köyleri kitabından oldukça fazla yararlanmıştım. Kamuoyu bu kitabın varlığından da bu yazıyla haberdar olmuştu. 1996 yılında Mikheil Svanidze de bir kitabında Gürci Köyleri’nin Gürcüce çevirisine yer vermişti. Gürci Köyleri’nin önemi, Osmanlı sınırları içinde yaşayan Gürcülerin yaşam ve geleneklerinden söz eden tek kitap olmasından gelmektedir. Bu kitabın yayımlanmasından tam yüz yıl sonra kaleme aldığım Gürcülerin Tarihi adlı kitabın “Türkiye Gürcüleri” bölümünde İsmetzade Doktor Mehmed Arif’in verdiği bilgilerden büyük ölçüde yararlanmıştım.

Bir hekim olan İsmetzade Doktor Mehmed Arif, Gürcülerin Karadeniz kıyılarının orta kesimine göç etmesinden yaklaşık 15 yıl sonra, bir gemi yolcuğuyla Samsun limanına çıkıyor.  İsmetzade’nin asıl olarak gözlemlerini aktardığı ve gördüklerini yazdığı kitabın adı Gürci Köyleri olsa da yazar aslında sadece Samsun’un Çarşamba ilçesindeki Muslubey köyü Gürcülerini anlatıyor. İsmetzade’nin bu yöreye gidişi, Gürcülerin göç edip geldikten sonra yerleştiği kıyı bölgelerinde karşılaştığı sıtma hastalığıyla da ilişkili olabilir. Ne var ki, kitabın yazarı yöreyi ziyareti hakkında bize bilgi aktarmıyor. İsmetzade Doktor Mehmed Arif, gezi sonrasında, bu bölgeye yerleşmiş olan Gürcülerin yaşantı ve gelenekleri hakkındaki gözlemlerini kaleme alıyor, bunu önce Tarik gazetesinde tefrika ediyor. 1893’te de Maarif Nezareti’in ruhsatnamesiyle kitap olarak yayımlıyor. Ben de bu kitabı sadeleştirip Gürcü Köyleri adıyla 2002 yılında yayımladım.

Gürcü Köyleri, Samsun-Çarşamba arasında yerleşmiş olan Çerkesler hakkında verdiği bilgiler açısından da ilginç bir kitaptır. Öte yandan bu kitapta Samsun ve Çarşamba kentleri hakkında da hayli bilgi var. Kitabın Çarşamba kentini anlatan bölümü “Çarşamba 1893” adı altında Çarşamba Kitabı içinde de yayımlanmıştır (1992).

Gürcü Köyleri adlı kitabı Türk alfabesine aktarırken, aynı zamanda büyük ölçüde sadeleştirmiştim. Bu kitap pek çok kişinin eskiye olan merakını gidereceği gibi, Türkiye’de yaşayan Gürcüler hakkında araştırma yapanlara da önemli kaynak olacaktır.

Kaynak: https://tetripiala.wordpress.com/2016/10/10/gurcu-koyleri-kitabi-uzerine/

Film Değerlendirmesi: In Bloom

Film Adı: In Bloom

Yönetmen: Nana Ekvtimishvili, Simon Groß

Yapım Yılı: 2013

Değerlendiren: Oscar Moralde

Çeviren: 1918

In Bloom, yazar-yönetmen Nana Ekvtimishvili’nin kısmen 1990’lardaki Sovyet sonrası Gürcistan’ının çocukluk anılarından yola çıkarak çekildi; Ekvtimishvili ve yardımcı yönetmen Simon Groß, bu anıların özünü yalnızca gördüğümüz ve duyduğumuz anlamlarda değil, farklı anlamlarda da yakalıyor. Bu farklı anlamlar, sert kabuklu bir ekmeğin kazınmış kirli dokusunda ve kayıp bir babanın sigara kutusundan gelen tütün kokusunda mevcut bulunmakta ya da bir kızın, mutlu olduğu için değil, ancak o anda hareket etmenin bir zorunluluk olduğu bir düğün sırasında yaptığı dansın kas hafızasında mündemiçtir. Söz konusu kız Eka’dır (Lika Babluani) ve film, Natia’nın (Mariam Bokeria) büyük bir değişimin damgasını vurduğunu bildiğimiz bir anda büyürken, onun ergenlik çağındaki arkadaşlığını ve bağını gösteriyor. Ancak bu Tiflisli kızların günlük yaşamlarında pek çok şey aynı kalıyor gibi görünüyor: Onların, güç durumdaki ve işlevsiz ailelerinin evlerine geçmeden önce, gaddar öğretmenlerle dolu kasvetli okul günlerine ve karışan ekmek kuyruklarındaki gündelik ayrıntılarına tanıklık ediyoruz

Abhazya’daki savaş ve olaylara yapılan göndermeler, filmin sınırlarının hemen ötesindeki uzak bir çatışmaya işaret ediyor; şiddet tehdidi, Natia’ya bir hayranı tarafından kendini savunması için bir tabanca verildiğinde aşikâr hale gelir. “Senin güçlü olmanı istiyor,” diyor Eka arkadaşına ve bu gücün niteliği hikâyeyi yapılandıran skeçlerde ve karşılaşmalarda test ediliyor. Dairelerin ve evlerin klostrofobik iç mekanları, acılı kişisel drama için birtakım aşamalar olabilir, ancak şehrin sokakları dikkate değer. Dolambaçlı sokakları ve gölgeli tünelleriyle, bir yerden diğerine basit bir yürüyüş, tehlikelerle dolu. Ekvtimishvili ve Groß, filmi, günlük hayatın ritmini hissettirirken aynı zamanda kendisinden kaçınmanın zor olduğu durumlarda gerilimi artıran, uzun soluklu bir gerçekçilikle işliyor.

Uzun çekimlerin kullanmasıyla ortaya çıkan olasılıkların engellenmesi, filmde çoğu zaman, doğrudan ya da dolaylı yoldan, şovenizm ithamını ve ataerkil vahşeti desteklemiştir. Bir kadının bir erkek tarafından kaçırılarak utanç, onursuzluk ve şiddet tehdidi altında evlendirildiği gelin kaçırma uygulaması bunun en belirgin örneklerinden biridir. Oyunda böyle bir tehdit varken, genç erkek ve kızlar arasındaki hazırcevap atışmalar ve çatışmalar bile muzip görünmekten uzak olmakla birlikte bu çatışma, başka bir şeye, daha karanlık bir şeye kayma olasılığı ile doludur. Film bir reşit olma hikayesinin ana hatlarını çiziyor, ancak Natia ve Eka’nın hayatlarındaki yetişkinlerin yaşamlarına bakıldığında, böyle bir olgunlaşmayı ancak trajik bir aydınlanma ile anlamak mümkün görünüyor. Bir erkek karakter masadakileri “Tanrı tüm kadınları kutsasın” nidasıyla kadeh kaldırmaya çağırdığında, bu ifade tüm ironisi ile kadına bakışı yansıtmaktadır.

Tüm bu anları iki ana karakterin gücüyle yaşıyoruz; onların dostlukları, hoşgörülü jestlerden ve şakalardan en küçük ayrıntılara kadar her açıdan gerçek hissettiriyor. Lika Babluani’nin Eka rolündeki performansı öne çıkıyor, bununla birlikte; herhangi bir neorealist baş kahraman gibi bakışları hançerimsi. Mütemadiyen dalgın görünüyor ve ifadesinin kayıtsız görüntüsü hem öfke patlamalarının hem de samimi gülümsemelerinin öne çıkmasına neden oluyor. O bir tanık: Film boyunca, bir şeyleri gizliyor gibi görünüyor, bir dansın merkezinde ifade edilen ve kelimelerin söyleyemediklerini ileten bir şeyleri… Bu dans, içsel bir yaşamın dokusuna ve her şeyin aynı kalırken aynı zamanda her şeyin değiştiği bir anla boğuşmaya dair ipuçları veriyor.

Kaynak: https://www.slantmagazine.com/film/in-bloom/

Karadeniz Halkları, Asimilasyon ve Reasimilasyon

Mahir Özkan, Makale: Karadeniz Halkları, Asimilasyon ve Reasimilasyon, Kitap: Karardı Karadeniz, Syf: 163-177

(2012 yılında İletişim Yayınları tarafından yayınlanan, Uğur Biryol’un derlediği Karardı Karadeniz isimli ortak kitapta yer alan makaledir)

Giriş

Bir halkın asimile olması demek, onu kendi başına bir halk olarak tanımlamayı gerektiren özelliklerini yitirmesi demektir. Bu özellikler dil, gelenek ve dini de içine alan genel olarak değerler sistemidir.  Günümüzde asimilasyon tartışmalarının iki eksen üzerinde yürüdüğü söylenebilir. Göçmenlerin asimilasyonu ve tarihsel-teritoryal dil gruplarının asimilasyonu.  Bu yazının konusunu tarihsel teritoryal dil gruplarının asimilasyonu, Karadeniz örneği ve reasimilasyon imkanları oluşturuyor.

Sinan Özbek, “tarihsel-teritoryal dil grupları” kavramını Reiner Bauböck’ ten alarak, ata topraklarında yaşayan uluslaşamamış halklar ve uzun zaman boyunca belirli bir bölgede yaşayan halkları anlatmak için kullanmaktadır. (Pratik Felsefe Yazıları, Sinan Özbek, Notos Kitap, 88.s). Bu yazıya konu edinilen Karadeniz halkları bu kapsama girmektedirler. Devleti olan bazı halklar açısından bu tanımlamanın geçersiz olduğu düşünülebilir. Ancak Türkiye dışında bir devleti olan halkların bu devletlerin kuruluş süreçlerinin ve uluslaşma süreçlerinin dışında kalmış olmaları yine de bu halkların “tarihsel-teritoryal dil grupları” olarak tanımlanmasını gerektirmektedir. Karadeniz’de ve Türkiye’de bu grupların varlığı asimilasyon tehdidiyle karşı karşıyadır. Bu sorunun evrensel nedenleri olduğu kadar bu coğrafyaya özgü nedenleri de bulunmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluş Felsefesi

2008 yılı 10 Kasım’ında dönemin Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül Brüksel’deki Türk Büyükelçiliğinde yaptığı konuşmada, Türkiye ile Yunanistan arasında yapılan nüfus değişimi anlaşmasını hatırlatarak şunları söylüyordu: “Bugün eğer Ege’de Rumlar devam etseydi, Türkiye’nin pek çok yerinde de Ermeniler devam etseydi, bugün acaba aynı ulus devlet olabilir miydik?”

Türk siyaset tarihinde çok daha vahim ifadeler bulmak işten bile değilken bu sözlerin buraya alınmasının nedeni cumhuriyetin kuruluş felsefesinin bütün demokratik söylemlere karşın korunuyor olduğunu göstermek içindir. Ayrıca konumuz olan asimilasyona resmi bakışın izlerini de vermektedir bize bu sözler. Bu bakış şu şekilde özetlenebilir: Türkleştiremeyeceklerinden kurtul, geriye kalanları asimile et. 1895, 1915, mübadele, varlık vergisi, 6-7 Eylül olayları ve başka nice olay bu gözlerle değerlendirildiğinde daha anlaşılır oluyor.

Kurtulunması gerekenler en başta Rumlar ve Ermenilerdi. Bunlar iki nedenle asimile edilmeleri imkânsız halklardı: Birincisi dinsel farklılık ikincisi ise uluslaşma sürecine erken girmiş olmaları. Bu halkların Osmanlı’nın batılılaşma serüveninin başından beri başrolü oynadıkları söylenebilir. Bu durum siyasal ve entelektüel alanda olduğu kadar ve belki daha çok ekonomik alanda geçerlidir. 1913 de 250 dolayında olan sanayi işletmelerinin %50 si Rumların, %20 si Ermenilerin, %10 u yabancıların, %5 i Yahudilerin ve yalnızca %15 i Müslümanlarındı. (Irkçılık, Sinan Özbek, Bulut Yayınları, 141.s) Sinan Özbek’ e göre ulus devlet olma süreci Rumların, Ermenilerin ve Yahudilerin olan bu varlıkların Müslüman Türklerin eline geçme sürecidir aynı zamanda. Dolayısıyla bu halklar asimilasyondan çok dışlanmanın ve yok edilmenin hedefi oldular. Elbette Müslümanlaşan gruplar bunun dışında kaldılar. Müslümanlaşan topluluklar diğer gruplar gibi asimilasyonun hedefi oldular. Anadolu’nun birçok yerinde karşımıza çıkabilen Müslümanlaşmış Ermeniler ve Pontus Rumları bunların belli başlı örneklerini oluştururlar. 

Sonuç olarak Yusuf Akçura’nın daha çok ırka dayalı ve Ziya Gökalp’in daha çok kültüre dayalı ulus yaratma düşüncesinden kaynaklanan ve bu yüzden de kendi içinde bazı garabetler taşıyan (örneğin bir yandan kuruluşunu milattan önceki tarihlere dayandıran kurumları olan, öte yandan Türklüğü Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür diye tanımlayan)   Türkiye’ deki ulus inşası sürecinin geçtiği adımları şu şekilde sıralayabiliriz: Öncelikli olarak, Türkiye’ nin gayri Müslimlerden arındırılması veya varlıklarının marjinalize edilmesi. İkinci olarak, kendisini öncelikli olarak Müslüman kimliğiyle tanımlayan Türk nüfusun kendisini öncelikli olarak Türk kimliğiyle tanımlanmasının sağlanması. Son olarak da Türk olmayan Müslüman halklardan Türklüğe direnenlerin ezilmesi, diğerlerinin de kendilerini Türk olarak tanımlamasının sağlanması.  Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti’ tarihi aynı zamanda bir asimilasyon tarihi olarak okunabilir. Kendi içinde taşıdığı etnik çeşitlilik nedeniyle de bu sürecin en önemli mekanlarından biri de doğal olarak Karadeniz olmuştur.

Karadeniz’de Asimilasyon

Karadeniz’de izlenen bilinçli politikalar ve tarihsel toplumsal bazı gelişmeler asimilasyon süreci üzerinde etkili olmuştur. Yani asimilasyonun tek nedeni izlenen politikalar değildir. Bunların yanı sıra doğrudan politik olmayan, ekonomik, kültürel gelişmeler, teknolojik ilerleme, büyük şehirlere göç gibi bazı unsurlar da asimilasyon süreci üzerinde etkili olmuştur. Öncelikle belirtmek gerekir ki, Karadeniz, 1895, 1915 ve mübadeleyle birlikte Hristiyan Ermeni ve Rum nüfustan büyük ölçüde arındırılmıştı. Asimilasyon geriye kalan Müslümanlaşmış halkları hedef alıyordu.

Resmi Tarih

Resmi tarih asimilasyon politikalarının en açık ortaya çıktığı alanların başında gelir. Genç cumhuriyet ilk dönemlerinde tarih konusunda çok fazla bir bilgi üretememiştir. Bunun nedeni birçok başka nedenin yanı sıra genç cumhuriyetin ilk dönemlerinde “birlik ve beraberliği” esas olarak İslam kimliği üzerinden tanımlamasıdır. Çünkü iki cepheli bir iç savaş olarak da okunabilecek kurtuluş savaşı asıl olarak Müslüman- Hristiyan karşıtlığı zeminine oturtulmuştur. Dolayısıyla ‘asimile edilemeyecek’ olanlarla ilgili sorunlar ‘halledildikten’ sonra sıra içerideki gayri Türk unsurlara gelmiştir. İşte bu aşamadan sonra belli bir planlama çerçevesinde Türkiye’de yaşayan herkesin Türk kökenlerine bağlandığı bir tarih anlayışı inşa edilmiştir. Bu çalışmaların ikna edemediği insanlar içinde ayrı bir söylem geliştirilmiştir. Buna göre; ‘yasalara göre kendini Türk sayan herkes Türk’tür. Devlete vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür. Türklük asla belli bir etnik kimliğe gönderme yapan bir kavram değildir.’ Böylelikle tarihsel kanıtlarla ikna olmazsanız yasalara göre gönül rahatlığıyla Türk olursunuz.

Karadeniz halklarının tarihi ile ilgili resmi söylemin kaynağı “Kürtlerin Türklüğü”,  “Her Bakımdan Türk Olan Kürtler” adlı eserlere de sahip olan Fahrettin Kırzıoğlu’dur. Bir Ermeni antik kenti olan “Ani” yi Anı şehri yapan da yine bu “profesördür”. Kırzıoğlu neredeyse bütün Karadeniz ve Kafkas halklarının kökenlerini Orta Asya’ya dayandırmaktadır. Bugün Karadeniz’de etkisi azalmakla birlikte hala Fahrettin Kırzıoğlu’nun tezlerinin belli bir etkinlik gösterdiği söylenebilir. Bu tezlerin bu derece yaygınlık kazanmasının baskı politikalarıyla ilişkili olduğu düşünülmelidir. 

İnsanlarla bu konuyu tartıştığınızda karşınıza çıkan tablo bu düşüncelerin korku ve baskıyla dikte ettirildiğini gösterir. Örneğin kendisinin Türk olduğunu söyleyen bir Laz, Hemşinliler için onlar “kalın kaburgalı Ermeni’dir” diyebilmektedir. Tam tersi durumda geçerlidir. Kendisinin Türk olduğunu söyleyen bir Hemşinli Lazlar için “Hristiyan dönmesi Megrel” diyebilmektedir. Bu tanımlamaların tarihsel doğruluğundan bağımsız olarak bölgede halkların bir gerçek kanıları bir de resmi söylemleri bulunmaktadır. İnsanlar kendi aralarında başka bir tarih, kamusal alanda ise başka bir tarih konuşmaktadırlar.

Kentleşme ve eğitim düzeyinin yükselmesiyle birlikte Karadeniz halkları kendi içerisinde bir gerilim yaşamaya başlamıştır. İkili bir yaşantının sürdürülemez olmasına bağlı olarak bazıları resmi söylemi kanıları haline getirmeye ve genç kuşaklara öyle aktarmaya başlamışlardır. Başka bazıları da resmi söylemi tamamen terk etmiş ve kanılarını söylem düzeyine çıkarmaya başlamışlardır. Bu ikincisi resmi tarihin alternatiflerinin de yörede daha fazla konuşulmasını ve tartışılmasını sağlamaktadır. Aynı zamanda aşağıda imkanları tartışılacak olan reasimilasyonun da en önemli dayanaklarından birisi durumundadır.

Yer Adlarının Değiştirilmesi

Asimilasyon politikalarının en açık örneklerinden biri yer adlarının değiştirilmesine ilişkin uygulamalardır. Bu uygulamalar bir yandan belleğin silinmesini sağlarken bir yandan da yeni kimliğin edinilmesinin sembolik simgeleri gibidir. Yer adlarının değiştirilmesi uygulamalarının temel hedeflerinden biri hem yaygınlık hem de öncelik bakımından Karadeniz olmuştur.  Karadeniz’ de ise Artvin ayrı bir önem taşımaktadır bu konuda. Sovyetler Birliği sınırında bulunması ve sınırın halkları yapay bir şekilde bölmüş olması Artvin’i daha önemli ve öncelikli hale getirmiş olabilir.

Artvin ilinde büyük kısmı Gürcüce olan yerleşme adları “Meclis-i Umûmiyye-i Vilâyet” (İl Genel Meclisi) kararıyla 1925 yılında tümüyle değiştirilmiştir. (Muvahhid Zeki 1925, s. 111). Cumhuriyetin bu konudaki ilk hedefi Artvin olmuştur ancak esas kapsamlı uygulamalar 1940 yılında İçişleri Bakanlığı’ nın hazırladığı 8589 sayılı genelge ile başlamıştır. Bu genelgeyle valilikler tarafından dosyalar oluşturulmuş ve sistematik olarak yer adları değiştirilmeye başlanmıştır. Daha sonra 1949 da 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu ile yer adlarının değiştirilmesi işlemleri yasal bir dayanağa kavuşmuş, ardından 1957 yılında da bir “Ad Değiştirme İhtisas Kurulu” kurulmuştur. Söz konusu bu kurulun çalışmaları, çeşitli kesintiler olmakla birlikte 1978 yılında “tarihi değeri olan yer adlarının da” değiştirildiği gerekçesiyle son verilinceye kadar sürmüştür. Kurul çalışmaları beş yıllık bir aranın ardından, 1983 yılında yayınlanan bir yönetmelik uyarınca yeniden başlamıştır.

Toplam olarak bu süre içerisinde 28 bin kadar yerleşim adı değiştirilmiştir. Bunların 12 binden fazlası ise köy adlarıdır. Bir başka ifade ile ülkemizdeki köylerin kaba bir değerle % 35 kadarının ismi değiştirilmiş durumdadır. İsmi değiştirilen köylerin ülkedeki dağılışında en fazla dikkat çeken özellik Doğu Karadeniz, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’da değiştirilen köy adlarının yoğunlaşmasıdır. Artvin’ de 101, Rize’ de 105, Trabzon’ da 390, Giresun’da 167, Ordu’da 134, Samsun’da 185 Gümüşhane’ de 343, Tokat’da 245 köy adı değiştirilmiştir. Bu adların çok büyük bölümü Türkçe olmayan yer adlarıdır. Örneğin Rize ve Trabzon’da değiştirilen isimlerin yalnızca 20 tanesi Türkçedir. Geriye kalanlar Rumca, Lazca, Ermenice, Gürcüce oldukları için değiştirilmişlerdir.

Yer adlarının değiştirilmesi politikası Müslüman ortak kimliğe yapılan vurgunun yalnızca araçsal bir söylem olduğunun ve asla gerçek politikaları yansıtmadığının en açık kanıtlarından birini oluşturmaktadır. Zira bu yer adlarını kullanan insanlar Müslümanlaşmış halklara mensuptur. Ancak bu dilleri kullanmaya devam etmektedirler. Dolayısıyla bu politikalarla hedeflenenin bölgenin Türkleştirilmesi olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Derlemeler

Asimilasyon politikalarının önemli bir bölümünü de müzik alanındaki çalışmalar oluşturuyor. Bu açıdan en dikkat çekici çalışma ise halk ezgilerinin derlenerek kayıt altına alınması çalışmalarıdır. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren halk ezgilerinin kayıt altına alınmasına yönelik çalışmalar yapılmıştır.

1926 yılında İstanbul Belediye Konservatuarı (bugün İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı) öğretim üyelerinden bir gurup Adana, Gaziantep, Urfa, Niğde, Kayseri ve Sivas illerini kapsayan bir geziye çıktı. Ertesi yıl Konya, Ereğli, Karaman, Alaşehir, Manisa, Ödemiş ve Aydın yörelerinin melodileri derlendi. 1928’deki üçüncü derleme gezisinde İnebolu, Kastamonu, Çankırı, Ankara, Eskişehir, Kütahya ve Bursa; 1929’daki dördüncü gezide de Trabzon, Rize, Gümüşhane, Bayburt, Erzincan, Erzurum, Giresun ve Sinop yörelerinin melodileri notaya alındı. 1937’de geziler bu defa yeni kurulan Ankara Devlet Konserva­tuarı tarafından tekrar başlatıldı. 1952’ye kadar her yıl düzenlenen bu gezilerin sonucunda, yaklaşık on bin melodi notaya alınarak arşivlendi.

1964’de kurulan T.R.T. kurumunda derleme gezileri düzenlendi. İlk T.R.T. gezisinde Erzurum, Kars, Erzincan, Van, Hakkari, Diyarbakır, Elazığ, Urfa, Adana, Bitlis, Muş, Bingöl ve Siirt yörelerinin ezgileri banda alındı. 1967’deki ikinci gezide Gaziantep, Burdur, Van, Erzurum, İzmir, Trabzon ve Balıkesir’e yedi ekip gönderildi.

Bütün bu çalışmaların olumlu çalışmalar oldukları düşünülebilir. Belli açılardan öyledirler de. Ancak asimilasyon açısından baktığımızda durum değişmektedir. Sorun bölgedeki Türkçe ezgilerin derlenmesi değildir. Bu gezilerde derlenen ezgilerden bir kısmı sözlerinden koparılmış, yeni ve Türkçe sözler yazılarak asimilasyonun birer aracı haline getirilmiştir. Halk bildiği tanıdığı ezgileri Türkçe sözlerle dinlemek zorunda kalmıştır. Üstelik bu ezgiler “Türk Halk Müziği” olarak sunulmuştur. Şimdilerde Lazcalarını, Hemşincelerini, Gürcücelerini dinlediğimiz koçari, narino, cilveloy gibi ezgileri uzunca bir süre yalnızca Türkçe olarak dinleyebildik. Ezgilerin dönüştürülmesinin başka bir örneği Artvin’in meşhur “atabarı”dır. Artvin’ i ziyareti sırasında karşılama oyunu olarak oynanan bu oyunu çok beğenen Atatürk çevresindekilere oyunun adını sorar. Çevresindekiler “Ermeni barı” cevabını verince, “oyunu beğendim ama adını beğenmedim” der. Bunun üzerine oyunun adı “Atabarı” olur ve ezgiye bugünkü sözler yazılır.

Bu sürecin bir başka sonucu ise yapılan çalışmaların Karadeniz halklarını birbirlerine benzeterek eritmesidir. Karadenizlilik ortak paydasında toplanarak yer yer melodik tavır farklılıkların bütünüyle de dilsel farklılıkların Türkçe ile ortadan kaldırıldığı bir yeni müzik yaratılmış oldu. Dolayısıyla artık Hemşin ezgisi, Laz ezgisi ya da Gürcü ezgisi vb. yoktu. Karadeniz ezgisi vardı. Zonguldak’tan Artvin’e kadar, hatta Karadeniz’den göç almış olan doğu Marmara şehirlerine kadar her yerde Karadeniz ezgileri dinleniyordu. Elbette Karadeniz halkları birbirlerinin müziğini dinlerler ve bu ezgileri kendilerine yakın bulurlar. Ancak sorun bu ezgilerin dillerinden koparılarak kendilerine sunulmasıdır. Halklar arasındaki farklılıkları ortadan kaldırarak onların birbirlerine yaklaşacağı düşüncesi asimilasyonu hızlandırmıştır.

Kazım Koyuncu ile açılan yol olmasaydı belki bugün hala Karadeniz müziği dendiğinde aklımıza Karadeniz ağzıyla Türkçe söylenen ve İsmail Türüt’ le simgelenen bir müzik gelecekti.

Karadenizlilik

Karadenizli, tabiri caizse A’dan Z’ye, yani Artvin’den Zonguldak’a bütün insanları içine alan bir tanımlama. Hiçbir farklılığı görmeyen, tam tersine bütün özellikleriyle birbirine benzeyen insanlar topluluğu. Kimdir Karadenizli? Erkeği Temel, kadını Fadime’dir. Komiktir. Saftır. Hırçındır. Kemençe çalıp, hamsi gibi titreyerek horon oynar. Balıkçıdır. Trabzonsporludur. Türk edebiyatının ve sinemasının Karadeniz tiplemeleri aşağı yukarı birbirinin kopyasıdır. Başka özellikleri de sayılabilecek bu Karadenizli aynı zamanda “Laz”dır.  Tabi bu “Laz” Lazca bilmeyen bir Laz’dır. Bütün Karadenizlileri Laz başlığı altında toplayarak yapılan hem Laz’ın içini boşaltmak hem de diğer bütün halkları da bir potada toplamaktır. Bu pota pek tabi olarak egemen kültürün potası oluyor. Yaratılan bu Karadenizlilik egemenlerin görmeyi arzu ettikleri Karadeniz’dir. Ancak baskı altındayken egemenlik altında tutulan halkların da sığınağı olabilmektedir.

İstanbul’a ilk göç ettiğimizde yaşadığım bir olay bu durumu çok iyi açıklıyor. Yaşadığımız kasabada kimliğimiz Lazlara karşıt olarak tanımlanmıştı. Yani kasabamızda Lazlar ve Hemşinliler vardı. Ben o yaşlarımda dünyada Hemşinlilerin dışındaki herkesin Laz olduğunu düşünüyordum.  İstanbul’da taşındığımız mahallede babamın ve annemin komşularımıza memleketimizi, kimliğimizi açıklarken “biz da Karadenizliyiz, Laziz” demesi hayretler içerisinde bırakmıştı beni. Hemşinli kimliğini açıklama zorluğunu göze alamamış ve kolay yolu seçmişlerdi. Herkesin kabul ettiği ve bildiği! Laz kimliğine sığınmışlardı. Bu örneğin de açıkladığı üzere herkesi içine alan yapay olarak inşa edilmiş makbul bir Karadenizli kimliği olduğu söylenebilir. Bu makbul kimlik asimilasyon sürecinde ciddi işlevler görmektedir.

Hemşericilik

Ülkemizdeki en yaygın örgütlenme yöre dernekleri örgütlenmesidir. Büyük şehirlere göç etmiş farklı bölgelerin insanları yöre derneklerinde bir araya gelirler. Her ilin, ilçenin hatta bazı yerlerde köylerin bile dernekleri bulunmaktadır. Yöre insanının dayanışması, kültürel çalışmalar yapılması, öğrencilere burs sağlanması vb. olumlu işlevlerinin yanı sıra bu örgütlenmeler bugüne kadar ki faaliyetleriyle Karadeniz halkları bakımından bakıldığında aynı zamanda asimilasyona hizmet etmişlerdir. Yani sorun yöre dernekleri örgütlenmesi değil bu örgütlenmenin bugüne kadar ki yürütülüş şekli ve kendilerinin niyetlerinden bağımsız olarak ortaya çıkardığı etkilerdir. Örneğin Rizeli bir Laz’ın Rizeli bir Hemşinli ile Artvinli bir Gürcü’nün Artvinli bir Lom’la aynı çatı altında örgütlenmesi elbette gayet olumlu bir durumdur. Ancak bu örgütlenmelerde insanlar orada bulunan farklı gruplar arasındaki dengeyi korumanın en kestirme yolunu kültürler ve diller konusuna kayıtsız kalmakta buluyorlar. Başka bir deyişle yöre derneklerinde insanları bir araya getiren zemin kendi aralarındaki ortak noktalar oluyor. Farklı halkların bir arada yaşadığı kentlerin yöre derneklerinde bu ortak zemin egemen Türk kimliği oluyor. Birbirlerinin kültürel değerlerini alarak karma ve yeni bir kent kimliği ortaya çıkarıyorlar ve bu değerleri de egemen Türk kimliğinin bir parçası haline getiriyorlar. Dolayısıyla bu dernekler kendi niyetlerinden bağımsız olarak asimilasyona hizmet eder konuma geliyorlar.

Asimilasyon ve Din

Türkiye’nin kuruluşundan itibaren İslam araçsal bir işlev görmüştür. Dinin araçsal bir işlev gördüğü sonucu, cumhuriyetin din konusundaki ikili tutumundan çıkarılabilir. Bir yandan dinin birleştirici bir unsur olarak öne çıkarılması, öte yandan batılı, modern bir ulus devlet kurma ihtiyacı gereği milli kimliğin öne çıkarılması cumhuriyetin dine yaklaşımında belirleyici olmuştur. Türk olmayan Müslüman toplumların devlete ve rejime bağlılığının sağlanmasında din bir işlev görüyordu. Cumhuriyetin kurucuları Kurtuluş savaşını bir bakıma Müslüman-Hristiyan iç savaşı biçiminde örgütlemeyi başarmışlardı. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra da Müslümanlık bu topraklarda yaşayan gayri Türk Müslüman unsurlar için hep birleştirici unsur oldu. Dünya savaşı ve kurtuluş savaşının hikayelerini anlatırken insanlar hep bu karşıtlık üzerinden anlatırlar hikayelerini Karadeniz’de.  Sonuç olarak insanlar etnik kimliklerinden çok dinsel kimlikleri üzerinden kendilerini tanımlamış ve buna uygun pozisyonlar almışlardır büyük oranda. Kurtuluş sonrasında izlenen politikalara bakıldığında Cumhuriyetin esas amacının Müslümanların birliğini sağlayacak bir devlet değil, bir Türk ulus devleti yaratmak olduğu aşikâr olduğuna göre İslam üzerinden insanları bir araya getirmenin neden araçsal bir işlev gördüğü de anlaşılır.

Türkleştirme politikalarının ortaya çıkmasından sonra bu politikalara Kürtler haricinde yeterince reaksiyon gösterilmemesinin bir nedeni baskı politikaları iken bir diğer nedeni gayri Türk Müslüman unsurların kendilerini etnik kimliklerinden daha öncelikli olarak dinsel kimlikleriyle tanımlamasıdır. Cumhuriyet boyunca bilinçli asimilasyon politikalarıyla kendilerini Müslüman olarak tanımlayan gayri Türk unsurlar adım adım Müslüman Türk olmaya başlamışlardır. Biz Müslüman’ız onlar gavur söylemi biz Türk’üz onlar düşman söylemine doğru evirilmiştir. Hemşin toplumunun yaşlılarıyla yapılan konuşmalarda sıklıkla bunun örneklerine rastlayabilirsiniz. Hemşinlilerin Ermeni kökenlerinin hatırlatılması durumunda neredeyse bütün yaşlılar; “ne alakamız var, onlar gavur biz Müslüman’ız elhamdülillah” demektedirler. Eğitim ve modernleşme sürecinin sonucunda Müslüman’ın yerini Türk almaya başlamıştır. Dolayısıyla Lozan’ın korumasından da mahrum olan Karadeniz’deki gayri Türk unsurların asimilasyonunda dinsel inançlarının önemli bir etkide bulunduğu rahatlıkla söylenebilir. Zira Otto Bauer’ in asimilasyon yasalarına göre; “Asimilasyon azınlıkla çoğunluğun ırk, kültür, din ve dil alanında birbirine yakınlığı oranında kolaylaşır.” (Pratik Felsefe Yazıları, Sinan Özbek, Notos Kitap, 95.s)

Asimilasyon, Modernizm ve Sol

Türkiye’de solun Kemalizm’le ve genel olarak Modernizm’le ilişkisi hep tartışıla gelmiştir. Solun büyük bölümüyle, son yıllarda gerileyen bir eğilim olmakla birlikte, Türk uluslaşma sürecini büyük ölçüde Kemalizm’in ideolojik çerçevesinde değerlendirdiğini söylemek yanlış olmaz. Sol üzerindeki Kemalist etki iki alanda özellikle belirgindir: Birincisi kurtuluş savaşı ve anti-emperyalist söylem. İkincisi modernleşme söylemi.

Emperyalist güçler ve yerli işbirlikçileri söylemi, Türkiye’de kimlik sorunlarıyla ilgili her türlü hak arayışını kuşkulu hale getirmektedir. Dolayısıyla etnik sorunlarla ilgili hak talepleri ‘emperyalizmin oyununa gelmek’ hatta zaman zaman ‘emperyalizmle iş birliği yapmak’ olarak değerlendirilebilmektedir. Bunun altında yatan temel neden solun ‘Kurtuluş Savaşı’nı yanlış okumasında ve dolayısıyla çarpık anti-emperyalizm anlayışında aranmalıdır. Resmi tarihi birçok noktada eleştiriye tabi tutan sol, ‘Kurtuluş Savaşı’nı adeta bunun dışında tutmakta ve Kemalizm’le bu konuda neredeyse aynı noktaya gelmektedir. Dolayısıyla da yüzyıllarca bu topraklarda yaşamış halklar rahatlıkla İngiliz’le, Rus’la, Fransız’la yan yana konarak ‘emperyalistlerin oyuncağı’ ilan edilebilmektedir. Bu mantık yürütme daha sonraki süreçlere de genişletilmekte ve hak arayışları baskı altına alınmaktadır. Bugün önemli ölçüde gerilemiş olsa da bu bakış açısı Türkiye tarihi boyunca solun büyük bölümüne hakimdi. Bu durum halkların kendi kimliklerini ifade etmeleri ve kimlik temelinde haklar talep etmelerini önemli ölçüde geciktirmiş ve asimilasyonun derinleşmesine hizmet etmiştir.

Modernleşme söyleminin etkileri ise büyük ölçüde eğitim üzerinden takip edilebilir. Sol büyük oranda Kemalizm ‘in modernleşme projesini paylaşıyordu. Köy enstitüleri, halkevleri gibi kurumlara bakış açısından bunu çıkarabiliriz. Bu kurumlar solun büyük bölümü için birer aydınlanma kurumu idiler. Köylere kadar uzanan aklın ve bilimin ışığıydı. Bu belli ölçüde doğrudur da. Bu kurumlar toplumsal gelişim açısından önemli işlevler görmüşlerdir. Ama gördükleri işlevlerden biri de asimilasyondur. Bu kurumların taşıdığı modern değerler aynı zamanda Türk uluslaşmasının yani bütün Türkiye’yi Türkleştirmenin değerleridir. İnsanlar köylü Müslüman Laz, Hemşinli, Gürcü vb. olmaktan, modern laik Türk’e dönüşmüşlerdir. Elbette kendilerine hala Laz, Gürcü, Hemşinli demektedirler. Ancak bu kimlikler artık yaşanan değil, kökene ait unsurlardır ve mozaiğe renk katmaktadırlar en fazla.

Seksenli yıllarda büyüyenler bilirler. Yetmişli yılların solcu ağabeyleri birçoğumuza “Hemşince, Lazca, Rumca, Gürcüce vb. konuşmayın diliniz bozulur! Okulda zorlanırsınız” demiştir. Çünkü bu diller köylülüğe ait folklorik unsurlardır. Modern ve ilerici olan ise Türkçedir. Dolayısıyla bu sol anlayışın da asimilasyon üzerinde önemli etkisi olduğu söylenebilir.

Solun mücadelesini toplumsal mücadele olarak tanımlaması ve etnik kimlik farklılıklarını bu mücadele açısından olumsuzluk yaratan bir etki olarak görmesi de asimilasyonu hızlandıran bir unsur olmuştur. Yazık ki sol uzun süre kimlik taleplerini toplumsal mücadele taleplerinin gerçekleştiği belirsiz bir geleceğe erteleme eğilimi taşımıştır. Otto Bauer’in asimilasyon yasalarına göre; “Ekonomik, sosyal, politik ve dinsel mücadeleler asimilasyonu kolaylaştırırken, ulusal mücadele zorlaştırır.” (Pratik Felsefe Yazıları, Sinan Özbek, Notos Kitap, 95.s)

Asimilasyon ve Göç Olgusu

Karadeniz’de halklarının asimilasyonunda belki de en etkili unsur, son otuz yılda önceki dönemlerin çok ötesine geçen göç olgusudur. Ekonomik nedenlere dayalı göç iki biçimde yaşanmaktadır: Birincisi büyük şehirlere doğru yaşanan göç; diğeri ise aynı şehirde, şehir merkezlerine doğru yaşanan göç. Her iki göç olgusu etnik kimliklerin kendi doğal yaşam alanlarından kopmalarına neden olmaktadır. Yaşadıkları kentin merkezlerine geldiklerinde Karadeniz halkları büyük oranda etnik çeşitliliğe sahip bir toplumun içinde bulmaktadırlar kendilerini. Doğal olarak aralarındaki ilişkileri ortak dil olarak Türkçe ile kurmaktadırlar. Bu durum köy biriminde sosyal yaşamda da kullanım alanı bulan anadilin, kent merkezlerinde büyük oranda evin içine hapsolmasına ve zaman içerisinde ev içinde bile gerilemesine neden olmaktadır. Büyük şehirlere göç ise aynı durumun çok daha büyük ölçeklerde yaşanmasına neden olmaktadır. Zira kendi kentinde köydeki kadar olmasa da kendine bir alan bulabilen anadil, büyük şehirlerde tamamen evin içine çekilmekte ve kent yaşamının gereklerinden dolayı evin içindeki kullanımı bile büyük oranda sınırlanmaktadır.

Göçün yarattığı bir diğer sorun ise yaylanın üretim sürecinden neredeyse tamamen kopmasıdır. Birçok Karadenizli kendi kültürünü yaylalarda büyük babalarının ve büyükannelerinin emanetinde öğrenmiştir. Ancak göçle birlikte yaylalar üç ay kalınan hayvancılık yapılan üretim mekanları olmaktan çıkmış, bir haftalığına ziyaret edilen turistik mekanlara dönüşmüşlerdir. Dolayısıyla kültürün aktarılmasının en önemli araçlarından biri işlevini büyük oranda yitirmiştir. Otto Bauer’e göre; “Asimilasyon en kolay, azınlık parçalandığında ve çoğunluğun yerleşim alanlarına yuvalandığında gerçekleşir. Asimilasyon, azınlık birbirine kenetlendiği ve çoğunluğun yerleşim alanından ayrıldığı oranda güçleşir. Asimilasyon, azınlığın yerleşim alanı çoğunluğun yerleşim alanından tamamen ayrılıp bir dil adası oluşturduğunda imkansız hale gelir.” (Pratik Felsefe Yazıları, Sinan Özbek, Notos Kitap, 95.s)

Asimilasyon ve Reasimilasyonun İmkanı

Bauer’ e göre; Reasimilasyon daha önce asimile olmuş kimi grupların içinden geldikleri halkın ekonomik ve sosyal durumunda gerçekleşecek bazı değişimlere bağlı olarak eski ulusal aidiyetlerine dönmeleri sürecidir. Karadeniz halklarının içinde bugün büyük ölçüde asimile olmuş kitleler bulunuyor. Bu kitlelerin yeniden kendi aidiyetlerine dönmeleri mümkün müdür? Dünyada bunun çeşitli örnekleri yaşanmıştır. Türkiye’de büyük oranda asimile olmuş olan Orta Anadolu Kürtlerinden kimi grupların İsveç’e göç ettiklerinde Kürt kimliklerine geri asimile oldukları gözlenmiştir. (Rohat alakom’un gözlemlerini aktaran Sinan Özbek agy) Burada iki unsurun etkili olduğu söylenebilir. Birincisi İsveç’te kimliklerin ifade edilebilmesi açısından var olan görece özgür ortam. İkincisi ise Kürt halkının verdiği mücadele. Demek oluyor ki demokratik ortamın gelişmesi için verilecek mücadele aynı zamanda halkların kendi varlıkları uğruna verecekleri bir mücadeledir. Tabi asimile olmuş grupların reasimilasyonunun esas dayanağı henüz asimile olmamış grupların asimile olmasını engellemek olacaktır.

Bugün asimilasyon Karadeniz halkların için varlık yokluk sorunu haline gelmiştir. Karadeniz halklarının konuştuğu diller ve kültürleri yok olma tehdidi ile karşı karşıyadır. Peki bu durdurulamaz, değiştirilemez bir süreç midir? Bunu belirleyecek olan insanların kendileridir. Bu sürecin geriletilmesinin imkanları elbette vardır.

Öncelikle ezilen her grubun kendi ezilmişliğini daha önemli, kendi kültürünü daha değerli görmesi ve mücadelelerini ayrı ayrı mecralarda sürdürmeleri hepsinin birlikte kaybetmeleri sonucunu doğuracaktır. Bu nedenle halkların kendi kimliklerinin yaşatılmasına yönelik çalışmaları ve talepleri öncelikle birbirleriyle ve sonrasında bütün ezilen kesimlerin talepleriyle -ekonomik, demokratik, ekolojik mücadelelerle- birlikte ele alınmalı ve birlikte mücadele etmenin imkanları yaratılmalıdır.

Asimilasyonu sona erdirecek olan, asimilasyonun nedenlerinin etkisini ortadan kaldırmakla mümkündür. Bunun için resmi tarihin tahribatının giderilmesi, değiştirilen yer adlarının eski biçimiyle kullanılmaya başlanması gerekmektedir. Dinsel kimliğin etnik kimliği önemsizleştiren ortak payda olarak algılanmasına karşı mücadele etmek gerekiyor. Benzer şekilde sınıfsal, demokratik, ekolojik mücadeleleri kimlik hakları için mücadelenin karşısına koymamak bu mücadeleleri birleştiren bir perspektifle hareket etmek gerekiyor. Anadilin yaşam alanlarında yaygın kullanımının sağlanması gerekiyor. Anadilin öğretilebilmesinin formel imkanlarının yaratılması gerekiyor. Birlikte yaşayabilmenin yolunun birbirine benzemek olması gerektiği fikrinden kurtularak; birbirlerinin farkını bilen, gören ve bu farklılıklarla bir arada yaşamayı başarabilen toplumlar haline gelmek gerekiyor.

Kaynakça:

Sinan Özbek, Pratik Felsefe Yazıları, Notos Kitap

Sinan Özbek, Irkçılık, Bulut Yayınları

Harun Tunçel, Türkiye’de  İsmi  Değiştirilen  Köyler, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 10, Sayı: 2, Sayfa: 23-34

http://e-dergi.atauni.edu.tr/index.php/taed/article/viewFile/1554/1552

Mahir Özkan

Kitap Değerlendirmesi: Karardı Karadeniz

Kitap Adı: Karardı Karadeniz, Derleyen: Uğur Biryol, Sayfa Sayısı: 516

Yayın Evi: İletişim

Değerlendiren: Gizem Asya Genç

Halklar Dağlarından Derin Devletin Garsoniyerliğine: Karadeniz

2012 yılında İletişim Yayınları’ndan çıkan Karardı Karadeniz, Kazım Koyuncu’yu selamlayarak başlıyor. Kitap, kolektif bir çalışmadan daha fazlası, Karadenizlinin Karadeniz ile gecikmiş hesaplaşması. Bölge halkı evvela mizahla yan yana anılır. Fakat esasında Karadeniz’de yaşama direnmenin tek yoludur mizah. Zira doğa, her zaman insanın rakibidir, götürdükleri getirisinden çok, “lütuf mu, gazap mı” olduğu bilinmeyen çayın, fındığın, tütünün diyarı. Zor bir sınav bu, antik bir kültür, çok uluslu ve çokkültürlü bir yaşamın ardından Osmanlı ile başlayan, Cumhuriyet döneminde tırmanan, 80’lerden bu yana kendisini iyice hissettiren tek kimlik altında çırpınmanın, sömürülen arazilerin, kıyıların doldurulmasının, mübadelelerin, HES’lerin, kaybolan dillerin, tehcirin, göçler sonrasında kırpıla kırpıla hilkat garibesine dönen bir Karadeniz’in hikayesi… Bir zamanların Halklar Dağları, şimdinin derin devletinin garsoniyeri.

Neden karardı? Uğur Biryol, sorduğu soruya yanıtıyla başlıyor. Sondan başlarsak eğer karardı çünkü: HES’ler.. Karardı çünkü sahillerimiz dolduruldu…70’lerde yükselen sol hareketleri 12 Eylül ve devamında tırmanan milliyetçilik izledi. Biryol’un eklediği gibi, Karadeniz, deniz kenarında denizi yaşayamayan tek bölge olarak tarihe geçti. Kitap da, bunları ve Trabzonspor’un ufunetinden, antik bir dil Romeyika’nın yok oluşuna, çayın tarihsel yolculuğundan Karadeniz’e getirilişine, Batı Karadeniz’de son dönemde yapılan arkeolojik kazılara kadar Karadeniz’in tarihsel serüveni ve dönüşümü anlatıyor.

Laz kimliğinin politik sınırları

– Karadenizliymişsiniz.

– Evet, evet Lazız biz.

– Laz mısınız, estağfurullah!

– Neden öyle söylüyorsunuz! Biz Laz olmaktan gurur duyuyoruz. Bizim de ayrı bir dilimiz var. Ama öyle bölücü değiliz biz Kürtler gibi, kimseyi de öldürmüyoruz.

– Biz de Kürdüz.

– …

Ötekinin öteki olana yabancılığı, düşmanlığı ve öteki olmaya direnişi anlamında güzel bir örneği olan yaşanmış bu diyalogla başlıyor yazısına Nilüfer Taşkın. Genel anlamda kırsal olan bölgenin “milletin efendisi” olan köylünün esasında, Türklüğün karşıtı bir yerellik addedilerek aşağılandığı, Doğu Karadenizli herkesin Laz potası altında toplanıp bölgenin çok kültürlülüğünü erittiğini (Rum, Gürcü, Hemşin, Çerkes…), bu sınırlamanın aynı zamanda bölge halkının görece olarak devletin şiddetinden koruduğunu söylüyor. Zira Lazlar, bölgenin Türkleşmesinden bu yana iktidarlar ile genel anlamda sorunsuz yaşadı. Özellikle 50’lerden bu yana çay tarımının gelişmesi ile devlete göbekten bağlı konuma geldi. Bu da, devleti içselleştirmesiyle, herhangi bir sivriliğin-talebin ekonomik zarara uğratacağı kaygısıyla sonuçlandı.

Buna örnek olarak, İstanbul’da kurulan “Laz Kültür Hareketi” adlı aydın topluluğa, Lazların bizzat kendisinden gelen tepkiyi gösteriyor. Anadil için herhangi bir talepte bulunulmamasının “dil hakkında bir temenni boyutunda kalan ‘Lazca ölmesin, çocuklarımızla Lazca konuşalım’ fikrinin altında yatan kendini Kürt politik hareketinin dışında gösterme çabası olarak yorumlanabilir” diyerek Lazların bilinçdışında olan ‘öteki’ fobisini tüm çıplaklığı ile gözler önüne seriyor. Kazım Koyuncu’nun bir sanatçıdan, siyasi bir duruşun parçası olmaktan ziyade, kamusal alanda Laz kimliğinin tarihsel bir aktörü oluşu, sadece fıkra konusu olarak sempati sınırından çıkamayan Laz kimliğinin yapıtaşı olan dili kitlelere müzikle sevdirmesi açısından önemi bir kez daha vurgulanıyor ve eğer imtiyazlı pozisyonundan vazgeçmeyip, modern anlamda kurumlar oluşturulmaz, dil talepleri olmazsa Laz kimliğinin sadece bir nostalji ve folklorik bir tüketim nesnesinin ötesine geçemeyeceğini anımsatıyor.

Karadeniz halkları, asimilasyon ve re-asimilasyon

Cumhuriyet tarihinden bu yana farklı etnik gruplara yönelik asimilasyon “Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür” maddesi ile anayasal bir meşruiyet kazanmıştı. Özellikle Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin sanayi işletmelerinde “azınlık” olmalarına rağmen Türklerden daha etkin olması, zanaatkarların yoğunluklu olarak Ermeni olması gibi sebep-sonuç ilişkisinde uzunca ele alınması gereken sebepler 1915’in, mübadelenin alt metnidir. Mahir Özkan’ın yazısında belirttiği gibi, bu halkların uluslaşma sürecine daha önce girmesi, Hıristiyan unsur olarak asimilasyonun imkansızlığı karşısında devlet şiddetinin ve sürgünlerin hedefi oldular. Karadeniz’de ve genel anlamda Anadolu’da İslamlaşmanın başlıca unsurları olan vergiden muaf olmak ve tehcirde canını kurtarmak, İslamlaşmış Ermeni ya da Pontus Rumlarının varlığını ortaya çıkarmıştı. Bölgede kimlikler hakaretamiz söylemlerle de olsa geçmişi unutturmamış, Özkan’ın aktardığı üzere bir Laz, Hemşinliler için ‘kalın kaburgalı Ermeni’ derken; bir Hemşinli, Laz için ‘Hıristiyan dönmesi Megrel’ gibi şizorfenik söylemlerin ortasında bulabilmektedir.

1940’da kapsamlı olarak başlayan 1957’de yasallaşarak “Ad Değiştirme İhtisas Kurulu” tarafından yaklaşık 28 bin yer adı Türkçeleştirildi. Artvin’de 101, Rize’de 105, Trabzon’da 390, Giresun’da 167, Ordu’da 134, Samsun’da 185, Gümüşhane’de 343 ve Tokat’ta 245 yer ismi değiştirildi, Ermenice, Rumca, Lazca, Gürcüce oldukları için… İslamlaşan halkın Türkleştirilmesinin büyük bir adımı da, bu değişiklikle gerçekleşti. İşte Özkan, bu duruma, ‘Asimilasyon, modernizm ve sol’ alt başlığında, solun Karadeniz’de başarılarına rağmen sakat olan tavrını kendi yaşamından bir örnekle özetliyor: “Yetmişli yılların solcu ağabeyleri birçoğumuza ‘Hemşince, Lazca, Gürcüce vb. konuşmayın diliniz bozulur! Okulda zorlanırsanız’” Bahsi geçen dönemde, henüz Kemalizm ile bağlarını koparmamış olan Türkiye solunun folklorik gördüğü bu kimlikleri dışlamasının yanı sıra, azınlık mülkleri ve üzerinden yürüyen burjuvazi yaftası ile ‘karşıt’ tanımlamalarına da sıkça rastlamak mümkündür. Bu anlamda devlet ezberi, solun kalesi olan bölgelerde de bozulamamıştır.

Muhafazakar bir bölgenin seks işçiliği ile amansız imtihanı: Nataşalar

Karadeniz halkı göreceli olarak muhafazakardır. Bölgede namus cinayeti, zorla evlendirme gibi vakalar eskiye nazaran çokça azalma göstermiştir. Anadolu’nun tamamında olduğu gibi, ahlak anlayışı burada da, son derece ikiyüzlüdür. Örneğin, uzun yıllar boyunca Doğu Karadeniz’de genelev kurulmamış, kurulmasına tabu olarak bakılmıştır. Fakat aynı bölgede Sovyetlerin Glasnot ve Perestroyka hareketlerinin başarısızlığının, Gorbaçov’un açıklık politikası sonunda ülkemize “bavul ticareti” adı ile Rusyalı kadınların, genel seksüel terminoloji ile Nataşaların gelmesiyle, bölgede gece kulüplerinde, otellerde, evlerde ve hatta kurulan pazar meydanlarında akıl almaz bir fuhuş sektörü yaratılmıştır. Gündüzleri pazar yerlerinde olan bu kadınlar, geceleri eşleri tarafından ‘satın alındıkları’ Karadenizli kadınlara bir şeyler satarlar.

‘Karadeniz’de kadın’ alt başlığı altında lokal anlamda Lazların yaşamında kadının yerini, etimolojisinden başlayarak anlatan Kamil Aksoylu, aslında bölgenin tüm kadınlarından bahsediyor. Kocasının bir adım gerisinde yürür, en erken o kalkar, en geç o yatar, hayvanlara o bakar, tarlaya o gider, çocukları o büyütür, genellikle eşinin ailesi ile yaşar ve onlara da o bakar. Bunun karşılığında, Lazca’da kadın=oxorca (oxori: ev/nca: ağaç), yani evin direği demektir, ki öyledir de. Fakat bundan daha fazlası olamamıştır, olmaya teşebbüsüne iyi gözle bakılmaz. Tüm bunlara rağmen Rus kadınlara nazaran bakımsız oldukları yüzlerine her seferinde acı bir tokat gibi çarpar. Nataşaların Doğu Karadeniz’de yarattığı sosyal sorunlar, aile kurumuna, kadın-erkek ilişkilerine etkileri, ekonomiyi canlandırmaları, tabuları yıkmaları ve bu hususta, basında yer alan haber ve başlıkları, Kamil Aksoylu “Nataşalar” başlığı altında derinlemesine inceliyor.

Sarp Sınır Kapısı ve sınırın sosyo-kültürel etkileri

1921’de Sarp Sınır Kapısı ile Gürcistan-Türkiye sınırı çizildi. Tüm sınırlar gibi insanların ortak yaşam ve birliktelik sahasının aksine burada da esas alınan coğrafi koşullardı. Antakya’ya ve sınırın ayırdıklarına dair çok şey bilinir; fakat Karadeniz, bu noktada da unutulmuştur.

Cami, Türkiye sınırında; imam karşıda kalmıştır. Yalnızca cuma günleri, ibadet etmelerine izin verilmiştir. Batum sınırında, 3 aileye ait 1,400 dönümlük arazi kalmış, 1936 yılının sonuna kadar mahsüllerini ekip biçmelerine izin verilmiştir. Stalin döneminde gerilen ilişkiler sonucu, 1937’de sınır bir gecede keskin bir biçimde ayrılmıştır. Her iki taraf için “karşı” olan tarafta, gelinler kalmış, akrabalar kalmış, ticaret bitmiştir. Oysa bölgenin iki tarafı birbirinin adeta ikizidir, günlük yaşama ve ticarete son derece derinden etki eden sınırların ayrılması, komşuları, akrabaları da birbirinden ayırmış bu insanlar, ta ki sınır açılana dek birbirleri ile hiçbir biçimde iletişime geçememiştir.

Durup bakamazdık… Konuşamazdık. İsmini söyler ağlardık, böyle konuşurduk. Onlar da pencereden kafalarını çıkarır bakardılar… El işareti yapmak yasak. Biz daha serbesttik onlar hiç değildi…”
Nazlı Teyze

Sınır 1988’de açıldı, Sovyetler ve Türkiye arasında imzalanan Uluslararası Kara Taşımacılığı Anlaşması gereğince. Elbette beraberinde bambaşka sorunlara sebep olarak…

Bitirirken…

Henüz 100 yıl evvel Hıristiyan nüfusun en kalabalık olduğu bölge nasıl bu kadar öteki düşmanı olmuştur? Terzi Fikrilerin, Hopa’da solun kazanımlarını henüz birkaç adım gerimizdeyken, bugün Karadeniz, nasıl milliyetçiliğin kalesi haline gelmiştir? Rahip Santoro, Hrant Dink cinayetlerinde bir Karadenizli ne hisseder? Mardiros Şirinyan, Kaptan Yorgi gibi Ordu ve Giresun’da belediye başkanlığı yapan insanlara ne oldu? Çay, fındık, tütün bölge halkının gelir kaynağı mıdır, sömürü unsurları mı? HES’lerin bölgeye ve doğasına zulmü karşısında halkın tutumu nedir? Kısacası Karadeniz’e dair sorulacak çok soru var. Karardı Karadeniz aklımızda bulunan birçok soruyu yanıtlayacak nitelikte yazılarla dolu başarılı bir derleme.

Uğur Biryol’un derlemesine katkıda bulunan diğer yazarlar; Vahit Tursun, Kamil Aksoylu, Selçuk Küpçük, Hüseyin Çoban, Latife Akyüz, Mahir Özkan, Nilüfer Taşkın, Ahmet Özer, İbrahim Dizman, Hakan Kulaçoğlu, Cemil Aksu, Mahmut Hamsici, Ömer Asan, Mehmet Akif Ertaş, Ayşenur Kolivar, Kıvanç Koçak, Birkan Yüksel, Murat Karasalihoğlu, Mehmet Bozok, Metin Kondel, Ali Eroğul.

Kaynak: http://www.agos.com.tr/tr/yazi/3896/halklar-daglarindan-derin-devletingarsoniyerligine-karadeniz

Asimilasyon İlk Önce Karadeniz’de Başlatıldı

İbrahim Sediyani, Söyleşi: “Asimilasyon ilk önce Karadeniz’de başlatıldı”

Soru: “Adını Arayan Coğrafya” kitabında sadece Kürtçe köy isimleri ile yetinilmediğini, Karadeniz’deki Lazca, Rumca ve Gürcüce köy isimlerinin ve hatta Türkiye’deki Çerkesçe köy isimlerinin de oldukça kapsamlı bir şekilde yer aldığını görüyoruz. Bu kapsayıcı davranışınızdan dolayı Kafkas halkları ve Lazca isimler adına teşekkür ediyoruz. Sizi sırf Kürt köyleriyle yetinmeyip, binlerce Laz, Gürcü ve Çerkes köylerini de araştırıp kitapta yer vermeye iten sebepler nelerdi?

Bismillâhirrahmânirrâhîm.

Cumhuriyet tarihi boyunca 12 bin 211’i köy ismi olmak üzere 28 bin yerleşim biriminin adı zorla değiştirilmiştir. Başka bir ifadeyle ülkemizdeki köylerin takriben yüzde 35’inin adları değiştirilmiştir. Bunlar yerleşik halkın rızası olmadan, tamamen asimilasyon amaçlı yürürlüğe konan bir politikanın sonucudur.

Peki sadece Kürtçe olan yer adları mı silinmiştir haritadan? Hayır. Bütün Kürtçe, Lazca, Gürcüce, Rumca, Ermenice, Arapça, Çerkesçe isimler silinmiş, hepsinin yerine uydurma Türkçe isimler verilmiştir. Bu politika yoğun olarak Kürt nüfusun yaşadığı Doğu ve Güneydoğu ile Laz ve Gürcü nüfusun yaşadığı Karadeniz bölgelerinde uygulanmıştır.

Bu zulme karşı çıkmak, köylerin ve şehirlerin gerçek isimlerini geri istemek için, illâ da belli bir kavme veya dünya görüşüne mensup olmak gerekmiyor.

İnsan olmak yeterlidir.

Bugün bu konu ne zaman gündeme gelse, herkesin aklına hemen Kürt köyleri gelmektedir. Bunda eleştirilecek bir durum yok; çünkü bunun kavgasını bugüne dek en çok ve hatta bir bakıma sadece Kürtler verdiler. Fakat yanlış olan şu ki, insanların aklına sadece Kürt köyleri gelmektedir.

Daha birkaç yıl önce Türkiye’nin batısındaki insanların belki de böyle bir olaydan haberleri yoktu. Şimdi herkes biliyor ama, galiba büyük bir kısmı hâlâ bunun sadece Kürt köyleriyle sınırlı bir olay olduğunu sanıyor.  İtiraf edeyim ki, böyle bir çalışma yapmaya başlamadan önce, yani henüz lise öğrencisiyken ben de böyle sanıyordum.

Bakın ben size ilginç bir şey anlatacağım. Sadece sıradan insanların değil, bu konuyla direkt ilgili olanların da bilmediği, pek kimsenin bilmediği bir şey söyleyeceğim.

Asimilasyon politikaları sonucu Kürtçe, Lazca, Gürcüce, Rumca, Ermenice, Arapça, Çerkezce olan bütün yer isimleri haritadan siliniyor, hepsine uyduruk Türkçe isimler veriliyor, değil mi?

Peki bu ırkçı rejim önce Doğu vilayetlerine yönelip bütün Kürtçe, Ermenice ve Arapça isimleri ortadan kaldırıyor da daha sonra “Temizlemişken bari hepsini temizleyeyim” deyip mi diğer bölgelere yöneliyor?

Hayır, böyle değil. Fakat herkes böyle biliyor, bu şekilde olmuş sanıyor.

Halbuki vakıa, bunun tam tersi.

Asimilasyon, ilk olarak Karadeniz’de başlatılıyor. Önce Karadeniz’deki Rumca, Lazca, Gürcüce isimleri ortadan kaldırıyorlar.

Daha Kürt köylerine hiç dokunmamışlar bile. Önce Lazistan’a ait ne varsa yok ediyorlar, haritadan siliyorlar. Lazistan’ın işini bitirdikten sonra Kürdistan’a yöneliyorlar.

Bakın, yerleşim birimlerinin isimlerinin “Türkçeleştirilmesi” ilk olarak 10 Aralık 1920 tarihinde gündeme geliyor ve 1922 yılında ilk adım olarak birçok ilçe, köy, kasaba, dağ, köy isimleri Türkçeleştiriliyor. 1925 Şeyh Sâîd Ayaklanması’ndan sonra Doğu ve Güneydoğu’da yapılan isim değişikliklerinin ardından, 1934-36 yılları arasında 834 köye Türkçe isimler veriliyor. 1938 Seyyîd Rıza Ayaklanması’yla birlikte isim değiştirme genelgelerle, valilik kararlarıyla devam ediyor. Kürtçe, Arapça, Ermenîce, Lazca, Gürcüce, Çerkezce isimler genelgelerle ya da yerel yönetimler veya valilik tasarrufu ile değiştiriliyor. 1940 yılında İçişleri Bakanlığı’nın 8589 sayılı genelgesi ile ad değiştirme işlemi resmîleşiyor ve tek elden yapılmaya başlanıyor. 1957 yılı ise adeta bir dönüm noktası oluyor. Bu tarihte, “Ad Değiştirme İhtisas Komisyonu” oluşturularak sistematik bir asimilasyon politikası hayata geçiriliyor.

Yani, insanlık tarihinin en yüz kızartıcı 3. büyük suçu ve ülkemizin alnındaki en büyük utanç olan bu asimilasyon politikası, 10 Aralık 1920 tarihinde gündeme geliyor. Cumhuriyet’in ilânından üç yıl önce; ama onu kuracak olan aynı İttihat ve Terakkici kafatasçılar tarafından. Uygulama ise 1922 tarihinde başlatılıyor.

1922’de başlatılıyor bu “isim değiştirme” operasyonu. Peki nerede başlatılıyor? Diyarbakır’da mı, Elâzığ’da mı, Bingöl’de mi? Hayır.

Nerede? Artvin’de… Livane şehrimizde yani. Kolheti Lazika’nın kalbinde.

Asimilasyon politikalarından ilk nasibini alan, köylerinin isimleri zorla ilk değiştirilen vilayetimiz, Artvin ilimizdir.

Kürtçe isimler değil bunlar, Arapça isimler değil, Ermenîce değil, Rumca değil, Çerkesçe değil, Hititçe değil, Uygurca değil, Sanskritçe değil, Beyaz Rusça değil, Zuluca değil, Japonca değil, Çince değil.

Ne peki? Lazca ve Gürcüce isimler hepsi de.

Hatta ondan da önce, yani 1922’den de daha önce; bakın, daha ilginç bir şey anlatayım size: 1915 yılında, tarihe dikkat edin, 1922’den 7 yıl önce, 1915 yılında Enver Paşa’nın, şu Alman Nazi hayranı ve ülkemizin ismini bile “Enver Land” yapan Enver Paşa’nın da girişimiyle Dahiliye Nezareti (İçişleri Bakanlığı), yer adlarının değiştirilmesiyle ilgili bir bildiri yayınlıyor. Bildirinin sağ üst köşesindeki tarih; 14 Teşrîn-i Ewwel 1331. Yani 27 Ekim 1915.

Düşünün, daha “yer isimlerini değiştirmek” ile ilgili bir girişim yok, böyle bir proje de yok. Bu emirname, özel olarak bir vilayetimiz için çıkartılıyor.

Hangi vilayet bu? Trabzon.

Hangi isimler için? Özel olarak Rumca isimler için; ama aynı şekilde Lazca ve Gürcüce isimleri de kapsayacak şekilde.

Emirnamede şöyle deniyor: “Ermenîce, Rumca, Bulgarca, hatta Türk olmayan Müslüman kavimlere ait vilayet, sancak, kasaba, köy, dağ, nehir gibi bütün adlar Türkçeleştirilecektir.”

Dahiliye Nezareti’nde kaleme alınan bu emirname, 24 Teşrîn-i Sanî 1331 (7 Aralık 1915) tarihinde Trabzon Vilayeti Mektub-i Kalemî (Trabzon Valiliği Yazı işleri Müdürlüğü)’ne gönderiliyor. Trabzon Valiliği’nin 20 Haziran 1916’da kaleme aldığı 63 sayılı cevabî yazı da Vilayet Encümeni tarafından onaylanarak 3 Temmuz 1916 günü İçişleri Bakanlığı’na gönderiliyor.

Bütün bunlar, daha asimilasyon politikasının hayata geçirilmediği, bununla ilgili bir taslak veya projenin de olmadığı bir zamanda oluyor.

Olayı özetlersek: Yer isimlerini değiştirmek gibi bir fikri, ırkçı kadroların aklına getiren, Trabzon’daki Rumca ve Lazca yer isimleri… Tarih, 1915 – 16.

Asimilasyon politikasının “devlet politikası” olarak karara bağlanması, 10 Aralık 1920.

Politikanın ilk uygulanmaya başlatıldığı yer, Artvin… Tarih, 1922.

Bütün buraya kadar hâlâ Osmanlı ülkesindeyiz. Daha ortada Cumhuriyet falan yok.

Asimilasyon politikasının Kürdistan’a yönelmesi ise Cumhuriyet’ten sonra… Tarih, 1925.

Diyarbekir’in Diyarbakır yapılması bile tâââ 1937’dedir. Dersim’in Tunceli yapılması 25 Aralık 1935’tedir. Norşîn’in Güroymak olması ne zaman, biliyor musunuz? 1987. Bir sene sonra da ilçe yapılıyor zaten.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “Norşîn” demesini alıp da işi taaa Konstantinopolis’e, 1453’e kadar götüren Devlet Bahçeli zırvalıyor; bundan daha 24 sene önce oranın resmî ismi de “Norşîn” idi yani, anlayacağınız.

Şimdi; bütün bu tarihî gerçekler ve yaşanmışlıklar ortadayken, “Adını Arayan Coğrafya” kitabının Lazca ve Gürcüce yer isimlerini ele almaması, kitabın Lazistan’ı kapsamaması nasıl düşünülebilir?

Elbette sadece Kürdistan’daki Kürtçe yer isimleriyle de yetinebilirdim, yine de kimsenin makul bir itirazı olmazdı buna, fakat o zaman kitabın adını “Adını Arayan Coğrafya” değil, “Sadece Kendi Derdinin Peşine Düşen Coğrafya” koymamız gerekirdi.

Niye böyle koymamız gerekirdi? Niye olacak; Trabzon’da 390 tane köyün ismi haritadan silinmiş, Gümüşhane’de 343 tane köyün ismi haritadan silinmiş, Kastamonu’da 295 tane köyün isimi haritadan silinmiş, Tokat’ta 245 tane köyün ismi haritadan silinmiş, Samsun’da 185 tane köyün ismi haritadan silinmiş, Bolu’da 182 tane köyün ismi haritadan silinmiş, Giresun’da 167 tane köyün ismi haritadan silinmiş, Zonguldak’ta 156 tane köyün ismi haritadan silinmiş, Ordu’da 134 tane köyün ismi haritadan silinmiş, Sakarya’da 117 tane köyün ismi haritadan silinmiş, Rize’de 105 tane köyün ismi haritadan silinmiş, Çorum’da 103 tane köyün ismi haritadan silinmiş, Artvin’de 101 tane köyün ismi haritadan silinmiş, Amasya’da 99 tane köyün ismi haritadan silinmiş, Yozgat’ta 90 tane köyün ismi haritadan silinmiş, ve sen, güyâ “Adını Arayan Coğrafya” yazıyorsun, sen, kitabında bu köylerden iki tanesini bile yazmayacaksın! Olur mu böyle şey?…

Nerde kaldı bilimsellik, objektiflik? Hadi bunlardan vazgeçtim; nerde görülmüştür böyle bir hak mücadelesi?

Şimdi Allah aşkına, bütün bu anlattığım tarihsel süreci bir tarafa bırakalım. Varsayalım ki, böyle olmadı, devlet önce tüm gücüyle Kürt köylerine yöneldi, on binlerce Kürtçe ismi haritadan sildi, sonra da fırsatını bulmuşken birkaç bin tane de Lazca, Gürcüce veya Çerkesçe ismi yok etti. Diyelim ki böyle oldu.

Bu neyi değiştirir? Bu durumda bile benim bu haklı mücadelemi, bu hak talebimi sadece Kürtçe isimler için mi yapmam gerekir?

İnsan bir şey yapmaya karar vermeden önce, “Ben bu işi niçin yapıyorum?” diye kendi kendine sorması gerekir, değil mi?

Bizler Müslüman’ız, değil mi? Bir dinimiz, bir kitabımız, bir de örnek peygamberimiz var. Ve sahip olduğumuz Müslüman kimliğimizin bize yüklediği sorumluluklar vardır.

Başta İslam olmak üzere, yeryüzündeki tüm dinler, İslam, Hristiyanlık, Musevilik, Budizm, Hinduizm, hepsinin de insanlardan ortak bir talebi vardır: Adil olmak…

Adaleti ayakta tutmanın da en temel prensibi şudur: Faile bakarak değil, fiile bakarak tarafını seçmek!

Fiile değil faile bakarak tavır belirlemek ulusçuların, milliyetçilerin, kavmiyetçilerin, faşistlerin, şovenistlerin, ırkçıların kitabında yazar; dindar insanların kitabında değil.

Eğer Allah’tan gereği gibi korkup sakınan, hayatınızı Qûr’ân-ı Kerîm’e ve Resûl-i Ekrem’in sünnetine göre tanzim etme gayretindeki biriyseniz, adaleti ayakta tutarsınız; faile değil fiile bakarak tavır belirlersiniz. Ortada bir zûlüm varsa, o zûlmü kim kime yapmış, buna hiç bakmadan, zalimin ve mazlumun, yani failin kimliğine hiç bakmadan, sadece fiile odaklanarak, yani sadece yapılan zûlme odaklanarak bu zûlme karşı çıkar, mazlumun yanında taraf alırsınız. Fakat eğer ulusçunun, millîyetçinin, kavmiyetçinin tekiyseniz, faşistin, şovenistin, ırkçının tekiyseniz, fiile değil faile bakarak tavır belirlersiniz.

Yani diyelim ki, eğer Türk’seniz, Türkler Kürtler’e zûlmettiği zaman sesinizi bile çıkarmaz, üstüne bir de içinizden “Oh oldu” dersiniz; fakat öte yandan, bırakın Kürtler’in Türkler’e zûlmetmesini, Kürtler bu zûlme itiraz etmeye bile kalksa hemen karşılarına dikilirsiniz. Kendilerine zûlmeden zalim güçten önce sizi bulurlar karşılarında. Doğu Türkistan için, Batı Trakya için, Bulgar Türkleri için, Almanya’daki göçmen Türkler için “anadilde eğitim” istersiniz, fakat kendiniz 20 milyon insanın konuştuğu Kürtçe’yi yasaklar, Lazca’yı yasaklar, Kürtler “anadilde eğitim” dediğinde bölücülükle suçlarsınız. Avrupa’ya gittiğinizde ırkçılığın ne kadar kötü bir şey olduğunu anlatır, farklılıkların zenginlik olduğunu söylersiniz, fakat memlekete döndüğünüzde ırkçılıkta Emewîler’e de Naziler’e de siyonist İsrail’e de râhmet okutursunuz.

Aynı şekilde, diyelim ki Kürt’seniz, Türkler Kürtler’e zûlmettiğinde ortalığı velveleye verirsiniz, burjuva faşizminden demokratik ulusal bilmem neye kadar bütün terminolojinizi konuşturursunuz, fakat aynı zûlmü Kürtler yaptığı zaman gıkınız çıkmaz! Türk devletini cinayet işlemekle, farklı renklere karşı tahammülsüz olmakla suçlarsınız, fakat kendiniz güçlü olduğunuz illerde bırakın farklı renkleri, aynı rengin farklı tonlarına bile hayat hakkı tanımaz, gözünüzü bile kırpmadan masum insanların kanına girersiniz. Türk medyasının “tek sesli” olduğunu söyler, hiç özeleştiri yapmadıklarından yakınırsınız, fakat kendi medyanızda “özeleştiri kültürü” diye bir kültürün bile olmadığını görmezden gelirsiniz.

Diyelim ki ortada bir cinayet var ve siz buna karşı çıktınız. Peki, ne adına karşı çıkıyorsunuz bu cinayete? Bu cinayeti niçin lâ’netliyorsunuz? Eğer adil bir insansanız, “Bir insanı öldüren tüm insanlığı öldürmüş gibidir” ilâhî öğretisine uygun davranıyorsanız, cinayeti kim kime karşı işlemiş olursa olsun karşı çıkarsınız. Çünkü siz faile değil fiile bakarak tavır alıyorsunuz. Fakat siz eğer Türk’seniz ve Türk Kürt’ü öldürdüğü zaman sesinizi çıkarmıyor, sadece Kürt Türk’ü öldürdüğü zaman lâ’netliyorsanız, ya da tersi, eğer Kürt’seniz ve Kürt Türk’ü öldürdüğü zaman sesinizi çıkarmıyor, sadece Türk Kürt’ü öldürdüğü zaman lâ’netliyorsunuz, siz fiile değil faile bakarak tavır belirliyorsunuz demektir.

Yani siz cinayetin kötü bir şey olduğuna inandığınız için buna karşı çıkmadınız, siz aslında cinayete karşı falan değilsiniz! Sizin tek üzüntünüz, ırkınızdan bir ferdin daha eksilmesidir, başka da bir şey değil!

Eğer hırsızlık kötü bir şeyse, sadece biri benim evimi soyduğu zaman değil, benim öz oğlum bile hırsızlık yaptığında kötü olmalıdır, değil mi?

Bakın, burada asimilasyon politikasını konuşuyoruz. Köylerimizin ve şehirlerimizin eski gerçek isimlerini geri alabilmek için verdiğimiz bir mücadeleden bahsediyoruz.

Peki ben bunu niçin yapıyorum? Eğer tıpkı cinayete ve hırsızlığa karşı olduğum gibi asimilasyona karşı olduğum için bu mücadeleyi yapıyorsam, o zaman bunun bir anlamı vardır. O zaman da Kürtçe’ymiş, Lazca’ymış, Gürcüce’ymiş, Ermenîce’ymiş, Çerkesçe’ymiş, Arapça’ymış, Rumca’ymış ayrımı yapmadan bütün isimlerimizi geri isterim. 20 yıl boyunca hiç sapmadan yaptığım da bu olmuştur, elhamdülillah. Alnım kesinlikle aktır bu hususta.

Fakat ben eğer bütün Kürtçe, Lazca, Gürcüce, Rumca, Ermenîce, Arapça, Çerkesçe isimler değiştirildiği halde ben sadece Kürtçe isimler için bu mücadeleyi yürütseydim, o zaman demin anlattığım gibi, ben fiile değil faile bakarak bu tavrı belirlemişim demektir. Yani aslında ben asimilasyona karşı değilim, olsaydım Lazca ve Ermenîce isimleri de geri isterdim, fakat ben sadece Kürtçe isimler için bunu istiyorsam, demek ki ortadan kaldırılan isimler sırf benim ırkımın olduğu için karşı çıkıyorum. Demek ki asimilasyonu Kürtler Türkçe isimlere yapmış olsaydı hiçbir itirazım olmayacaktı buna.

Demek ki yaptığım işe değer kazandıran, anlam katan, “ne yaptığım” değil, “niçin yaptığımdır.” “Ne” değil “niçin” sorusuna verilen cevaptır, yapılan işe anlam ve değer kazandıran.

Siz ve ben, birlikte bir yere misafirliğe gidiyoruz. Orda bize içki ikram ediyorlar. Fakat ikimiz de alkol kullanmadığımızı söyleyip reddediyoruz içkiyi. Siz içkiyi haram olduğu için reddettiniz, ben ise sağlığıma zararlı olduğu için reddettim.

Şimdi, biz orda aynı şeyi yaptık değil mi? İkimiz de aynı tavrı sergiledik. Fakat gerekçeleri farklı. Yaptığımız iş değil, işte o “gerekçedir” hareketimize anlam ve değer kazandıran.

Siz Allah’ın bir emrini yerine getirerek, uzatılan içkiyi haram olduğu için almadınız. Yaptığınız şey anlamlı ve değerlidir. Fakat ben sadece kendimi düşünerek reddettim. Benim öyle ulvî bir kaygım yoktu; ben sadece böbreğimi ciğerimi, dalağımı safra kesemi düşündüm, hepsi bu!

Ya da diyelim ki bir adam bir kadınla tanıştı ve kadın onu zinâya çağırdı. Kadın çok çirkin olduğu için o buna yanaşmadı. Şimdi, kimse kalkıp da ona “Helâl olsun vallâh, ne namuslu adammış!” der mi? Demez. Çünkü o namuslu olduğu için kadını reddetmedi ki. Kadın çok çirkindi, bunun için. Fakat kadın güzel olsaydı ve o namus duygusuyla hareket ederek onu reddetseydi, herkes takdir ederdi o zaman davranışını. Oysa dikkat edin, her iki örnekte de tavrınız aynı tavırdır aslında. Değil mi?

Onun için diyorum ki, Türkçe çirkin bir dil olduğu için değil, asimilasyon çirkin bir iş olduğu için karşıyım ben bu uydurma isimlere. (Zinâ örneği)

Onun için diyorum ki, Kürtçe benim anadilim, böbreğim ciğerim, dalağım safra kesem olduğu için değil, Kürtçe, Lazca, Gürcüce, Rumca, Ermenîce, Arapça, Çerkezce, bütün bu diller “Allâh’ın âyetleri” olduğu için bu dillerdeki bütün yer isimlerini geri istiyorum. Aralarında hiçbir ayrım yapmadan; HEPSİNİ! Bu dillerdeki yer isimlerini geri istemekle kalmıyor, bu dillerin önündeki her türlü yasağın kalkmasını, bu dillerin tıpkı Türkçe gibi bu topraklarda özgürce yaşayıp yaşatılmasını talep ediyorum. (İçki örneği)

Onun için diyorum ki, ben asimilasyona karşı olduğum için çalınan, gasp edilen Kürtçe isimleri geri almanın mücadelesini yapıyorum. Eğer Kürtler Türkçe isimleri çalmış olsaydı, benim tavrım yine aynı olurdu. (Hırsızlık örneği)

Soru: Türkiye’de terörün en zirvede olduğu, her gün faili meçhul cinayetlerin işlendiği, köylerin basıldığı veya yakıldığı, bir ilden diğer bir ile yolculuk yapmanın bile hayati tehlike arz ettiği olağanüstü bir dönem olan 1992-94 yılları arasında siz Doğu, Güneydoğu, Karadeniz ve İç Anadolu’yu ilçe ilçe gezerek bu sıra dışı çalışmayı hazırladınız. Böyle bir çalışma yapmak fikri sizde nasıl oluştu? Nasıl oldu da hiç kimsenin aklına gelmeyen, hiç kimsenin konuşup yazmadığı bir konu genç bir öğrencinin aklına geldi ve bohçasını toplayıp yollara düştü?

Türkiye’de asimilasyon politikaları sonucu isimleri değiştirilmiş yerleşim birimlerinin eski gerçek isimlerini araştırmak, bunları bir çalışmada toplamak fikri, bende lise son sınıfta oluştu, daha 17 – 18 yaşlarındayken. İstanbul’daydım o zamanlar. Fikir herhangi bir ilginç olay ya da başıma gelen bir hadise sonucu oluşmuş değil. Benim karakter olarak böyle şeylere zaten oldum olası ilgim vardır. Coğrafya, kültür, dil, isimler ve sözcükler, gizemli ya da üstü örtülmüş şeyler, her zaman için ilgimi çeken konular olmuştur.

Yani öyle rüyâmda ak sakallı bir evliyâ gördüm, evliyâ bana “Dile bizden ne dilersen” dedi, ben de ona “Bir yat, bir ferrari, bir jet – ski, bahçeli tripleks bir villa, The New York Times’ta köşe yazarlığı, AK Parti kabinesinde kültür ve turizm bakanlığı, Beşiktaş’ın 10 yıl üst üste şampiyonluğu, Fener’le Cimbom’un Bank Asya’ya düştüğünü görmek, yarım ekmek arası döner ve bir de yanına soğuk ayran” dedim, o da bana “Oha” dedi, “Git memleketi karış karış gez, köylerin eski isimlerini bir kitapta topla, bu alandaki ilk çalışma senin olsun! Laaa oğlım, daha başka ne istiyorsun; ma Allâh’tan belanı mı?” cevabını verdi, öyle bircşey yok!

Ben bu konuya ilgi duymaya başladığımda ve böyle bir çalışma yapmayı kafama koyduğumda, imkânlar şimdiki gibi değildi. İnternet denen bir olay yoktu, bilgisayarın kendisi de yoktu. Dolayısıyla arzu ettiğiniz bir bilgiye oturduğunuz yerden ulaşma şansınız bulunmuyordu. Bu durumda ya o konuda yazılmış kitapları tarayacaktınız, ya da o konuyla yakından ilgili çevrelerin çıkardıkları gazete ve dergileri takip edecektiniz.

Ancak konuyla ilgili kaleme alınmış hiçbir kitap yoktu ortada. Eğer tamamlayabilirsem ve sonra da yayınlayabilirsem, bu alanda yazılmış ilk kitap benimki olacaktı. Dolayısıyla başvuru kaynağı yönünden hiçbir şansım yoktu. Geriye sadece konuyla ilgili çevrelerin yayınlarını takip etmek kalıyordu ama onlar da böyle bir konuda hiçbir şey yazmıyor, konuyu gündemleştirmiyorlardı. Kürtçe dil yasağı, faili meçhul cinayetler, devlet terörü, köy boşaltmalar, zorunlu göç gibi konular – ki bunların hepsi de muhakkak önemli ve işlenmesi gereken konular – çok yoğun bir şekilde işleniyordu ancak bunları olması gerektiği gibi, takdire şayan bir şekilde işleyen muhalif gazete ve dergiler, nedense yerleşim birimlerimizin eski gerçek isimleriyle ilgili bircşey yazmıyorlar, bu konuda herhangi bir araştırma, makale, dosya yayınlamıyorlardı. Sadece devlet teröründen veya Kürt halkının karşı karşıya kaldığı mağduriyetlerden, inkâr ve imhâ politikalarından bahsettikleri yazılarında binlerce köy isminin değiştirildiği sadece birkaç cümleyle belirtiliyordu, o kadar!

Dolayısıyla, ıssız bir adaya düşen biri gibi, avlanmak için olsun ateş yakmak için olsun, elimde hiçbir alet ve edevat olmadan balık tutmak ve onu pişirmek zorundaydım.

Benim bunun için Diyarbakır’a gidip oraya yerleşmem gerekiyordu. Çünkü orası bölgenin merkeziydi. Fakat o dönemin kaos ortamında, 19 yaşındaki bir öğrenci bunu nasıl yapacak? Tek yolu var: Dicle Üniversitesi öğrencisi olmak.

Siyasî bilincim daha lise birinci sınıfta oluşmaya başladı. Lisedeyken çok okuyordum. Günde üç bazen dört kitap okuyordum. Haftada ortalama 25 kitap. Sabaha kadar kitap okuduğum ve lambayı açık tuttuğum için evde sorun çıkıyordu. Bir el lambası almıştım bu yüzden, gece ışığı kapatıp sabaha kadar el lambasıyla kitap okurdum. Gözlerim bozulmuştu o dönem bu yüzden. Lise öğrencisiyken Ali Şeriatî ve Malcolm X ile tanıştım ve deyim yerindeyse tüm hayatım alt üst oldu.

İslamî düşünce ile tanışınca zaten “yeni insan” olmuştum; içimdeki devrim gerçekleşmişti, fakat bu iki ismi bundan sonra tanımaya başladım. Ali Şeriatî ve Malcolm X ile tanışınca bir kez daha “yeni insan” oldum; yani “devrim içinde devrim”. Bu iki insan, Ali Şeriatî ve Malcolm X, beni âdeta ikinci kez dünyaya getiren, beni yeniden doğuran anne ve babam oldular. Ne için mücadele etmem gerektiğini Ali Şeriatî’den, nasıl mücadele etmem gerektiğini de Malcolm X’ten öğrendim.

Liseyi bitirdikten sonra Sosyoloji okumak istiyordum; bunun en başta gelen sebebi de Ali Şeriatî’nin üzerimde bıraktığı etkiydi. Zaten yukarıda da dediğim gibi, toplum ile ilgili konulara aşırı ilgili biriyim. Fakat üniversite sınavına girerken, 18 tercih mi yapılıyordu 24 mü tam hatırlamıyorum, tercih listesinin en başlarına hep Diyarbakır Dicle Üniversitesi’ni yazmıştım; hem de iki yıllık bölümler. Sosyoloji okumak arzumu iki sene ertelemek istiyordum. Tek düşüncem, Diyarbakır’a yerleşmek ve iki sene bu şehirde yaşamaktı. Benim Dicle Üniversitesi’ne kaydolup Diyarbakır’daki öğrenci yurduna yerleşmemin sebebi, dediğim gibi, kesinlikle üniversite okumak niyetiyle değildi. Eskişehir Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi “Sosyoloji” Bölümü’ne de iki yıllık bir gecikmeyle başlamak zorunda kaldım böylece.

Zaten o iki yılda birlikte olduğum arkadaşlar bilirler; derslere doğru dürüst girmezdim; sınavlara bile, “vizeler”e, “finaller”e eğer o zaman diliminde şehirde isem gider girerdim. Zamanımın çoğunu gezerek geçiriyordum. Ben Diyarbakır’da bulunduğum iki yıl zarfında sadece “Adını Arayan Coğrafya” kitabıyla ve bir de Hira Dergisi ile meşguldüm. Derginin mutfağında iki kişiydik; başta Mardin – Kızıltepeli bir kardeşimiz vardı, ben de ona yardım ediyordum. İkimizin de soyadı “İpek” olduğu için bilmeyenler bizi kardeş sanıyordu. Halbuki Mardin nire, Elâziz nire?

 “Yazıcişleri” dediysek de, aklınıza öyle orta yaşlı, sakallı ve kravatlı gazeteciler gelmesin. İkimiz de daha “çocuk” denecek yaştayız. O sözünü ettiğim iki yıl, benden bir yaş büyük olan arkadaşım 20 – 22, ben ise 19 – 21.

 “Adını Arayan Coğrafya” kitabı yazmak için çalışma yapmaya başladığımda, samimî konuşmak gerekirse, hedefimde sadece Kürdistan’daki köyler vardı. Yani Laz köyleriymiş, Çerkes köyleriymiş, bunlar aklımın ucundan bile geçmiyordu. Böyle birşeyi hiç bilmiyordum bile. Ben sadece bizim köylerin bu olaya maruz kaldığını sanıyordum. Fakat bir çalışma yapmaya başladığınız zaman, çalıştıkça ufkunuz genişler, çalıştıkça ufkunuz genişler ve ufkunuz genişledikçe de çalışmanızın şablonu da genişler, çerçevesi daha bir büyür, daha bir kapsamlı hale gelir.

Bunu Seyahatname’lerimde de rahatlıkla müşahade edebilirsiniz. Beş yıl önce yazdığım gezi yazıları ile şimdikiler bir değil. Çünkü yaptıkça, yazdıkça şablonu gelişiyor; çalıştıkça insanın aklına başka fikirler geliyor, yeni ufuklar açılıyor ve dolayısıyla çalışmanın şablonu da gelişiyor, farklı renkler ve boyutlar katıyorsunuz. Şimdiki aklım olsaydı, ben yıllar önceki o güzelim Pakistan gezisini, o güzelim Mısır gezisini öyle kısa mı tutardım?  Hele hele tek bölümde anlatıp bitirdiğim için hâlâ dahi içimden isyan ettiğim 2006’daki Pakistan maceram! 25 bölümlük Alpler gezisini al, üstüne de 21 bölümlük Balkan gezisini koy, ikisi birden tırnağı bile etmez Pakistan gezisinin. Pakistan’ın en büyük talihsizliği, kaleme aldığım ilk gezi olması ve Seyahatname’nin bu geziyle başlaması.

 “Adını Arayan Coğrafya” çalışmasını yaparken, bu asimilasyon politikasının yalnızca Kürt köyleriyle veya Kürtçe isimlerle sınırlı olmadığını, ırkçı – şovenist rejimin bu topraklara ait hecrşeyi ortadan kaldırıp yok ettiğini, bu durumun Türkçe olmayan tüm yer isimleri için geçerli olduğunu, Karadeniz’deki köylerin de aynı akıbete maruz kaldıklarını öğrendim. Yüz yıla yakındır bir “devlet” tarafından değil, bir “musibet” tarafından yönetildiğimizi, bu ırkçı – şovenist rejimin gerçek anlamda ülkemizin ve halkımızın başına musallat olmuş bir musibet olduğunu kavradım.

Bu gerçeği öğrendikten sonra Karadeniz’e de gitmeye karar verdim. Gidip Karadeniz’i de gezecek, oradaki köylerin de eski isimlerini araştıracaktım. Düşüncemi Diyarbakır’daki arkadaşlarıma açıp istişare ettim. “İbrahim sen kafayı mı yedin? Oradan sağ göndermezler seni. Burada hiç olmazsa halk bilinçli. Devletin haberi olmadıktan sonra ne yaparsan yap! Fakat orda öyle değil” sözlerine aldırış etmeden Trabzon’a otobüs biletimi aldım ve yola koyuldum. Arkadaşlar beni uğurlarken şaka yapmaktan da geri kalmıyorlardı: “İbrahim hiç olmazsa Şeyh Sâîd dosyasının tamamını dergiye teslim edip öyle gitseydin. Sana birşey olursa dizi yazı yarım kalacak”, “Bir tane vesikalık fotoğrafını burada bırak. Derginin kapağına koyup altına ‘Yolunu Sürdüreceğiz Ey Şehîd’ yazacağız” …

Karadeniz’e gittim ve bu iş için Karadeniz’de bir hafta, iki hafta değil, tam bir buçuk ay kaldım. Bu süre zarfında, diyebilirim ki, gitmediğim ilçe kalmadı. Bilhassa Trabzon’un ve Rize’nin ilçelerine ve şirin köylerine de hayran kaldım, bunu da belirteyim bu arada. Cennet gibi topraklarınız var sizin. Ben bu iş için Karadeniz’i karış karış gezerken, o günlerde, 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal vefât etti. O esnada çalışmamın Karadeniz etabını yapıyordum ben.

Kitap uzun bir emek sonucu tamamlandı ancak, yayınlanan kitabın sadece ikinci bölümünden ibaretti, yani “Yurtta Asimilasyon” bölümünden. Kitabın ikinci bölümü olan “Yurtta Asimilasyon”, “Adını Arayan Coğrafya”nın tamamıydı.

Kitabı bitirmiş ama ona henüz bir isim vermemiştim. İstanbul’a gidince, Mardin – Nusaybinli şâir Sabah Kara’yı ziyaret etmek ve çalışmamı kendisine göstermek için Nûbihar Dergisi’ne uğradım. Sabah ağabey çalışmayı çok beğendi; “O’na bir isim koy abi! Bütün isimleri topladım ama kitabın kendi ismi yok!” dedim. Sabah Kara da kitaba “Adını Arayan Coğrafya” ismini koyup kulağına ezanı okudu.

Yıllar sonra Almanya’ya gidip yerleştim. Almanya’dayken, bu kez, bu asimilasyon politikalarının dünyadaki uygulamalarını merak edip araştırdım. Kitabın ilk bölümü olan “Dünyada Asimilasyon” bölümünü Almanya’da kaleme aldım. Fakat bu bölümü gezerek değil, Almanca kaynakları tarayarak, atlasları inceleyerek, tarih ve coğrafya kitaplarını karıştırarak yazdım. Yani ne Endülüs’e gitmişliğim vardır ne de Grönland’a. Kitabın ilk bölümünü herkes nasıl kitap yazıyorsa öyle yazdım. Memleketi karış karış gezerek yazdığım kitabın sadece ikinci bölümüdür; “Yurtta Asimilasyon” bölümü. Yani ülkemizle ilgili kısmı.

İlginç olan şu ki, kitabın ilk başta ikinci bölümü yazıldı, ondan sonra birinci bölümü. Çünkü kitabın kapsamını salt Türkiye ile sınırlı tutmayıp tüm dünyadaki asimilasyon politikalarını işlemek fikri bende Almanya’dayken oluştu. Hedeflediğim kitabı çoktandır bitirmiştim o zaman.

Soru: Kitabınız hakkında çok şeyler yazılıp çizildi fakat kitabı yazarken yaşadıklarınız şu ana dek kamuoyuyla pek paylaşılamadı. Biz Lazlar olarak en çok şunu merak ediyoruz: O dönemde bu kitap çalışmasını yaparken Karadeniz bölgesini gezdiğinizde, orada nasıl bir karşılık gördünüz?  Karadeniz halkının size ve çalışmanıza bakışı, sizi karşılayışı nasıl oldu? Biz bu hususu özellikle çok merak ediyoruz.

 “Adını Arayan Coğrafya” gezisinin Karadeniz etabı için otobüsle Trabzon’a gittim. Otobüs Dersim’i geçtikten sonra Erzincan’da yemek molası verdi. Orda bir yolcu bindi; yanıma oturdu. Tanıştık ve yolculuk boyunca sohbet ettik. Trabzon’un Beşikdüzü ilçesinden, orta yaşlarda bir ağabeydi. Erzincan’da ağır bir işte çalışıyordu ve iki üç haftada bir, ayda bir memleketine, evine gidip ailesini, çocuklarını görüyordu.

O’na Elâzığlı olduğumu ve Diyarbakır’da okuduğumu, Trabzon’a arkadaşlarımı görmeye gittiğimi, orada Karadeniz Teknik Üniversitesi’nin öğrenci yurdunda kalacağımı söyledim. Kitap çalışmasından bahsetmedim.

Elâzığ Şehirlerarası Otobüs Terminali’nden hareket eden ve “Turay Turizm” şirketine ait olan otobüsümüz, gece yarısı 02:00 sularında Trabzon Şehirlerarası Otobüs Terminali’ne vardı. İndik otobüsten.

Adam bana, “Şimdi ne yapacaksın? Bu gece yarısı KTÜ yurduna gidemezsin” diye sordu. Ben de terminalde oturup sabaha kadar bekleyeceğimi söyledim. Bunun üzerine adam bana şunları söyledi: “Olmaz. Tehlikeli olabilir bu. Dikkat çekersin. Zaten memleketin hali berbat. Diyarbakır’dan geliyorsun ve burada hiç akraban yok! Niye geldin? Polisler seni gözüne kestirirse şüphelenirler, terörist sanırlar. Başın ağrır. Zaten sorgu için bile olsa emniyete götürseler, suçsuz olsan da dayak atmadan bırakmazlar seni. Normal insanların bile dikkatini çekersin burada böyle. Bak İbrahim, bizim Karadeniz insanı iyidir hoştur sıcakkanlıdır ama, bazı konularda böyle tahammülsüzdür işte.”

Adam “Ben de sabaha kadar seninle kalacağım burada. Güneş açtıktan sonra seni uğurlarım yurda” dedi. Trabzon’dan Beşikdüzü’ne o vakitlerde bile yarım saatte bir minibüs vardı halbuki. İsteseydi hemen atlar giderdi. Zaten ailesi o gece uyumayıp yolunu bekliyordu adamın.

Kabul etmek istemedim, “Abi senin hanımın ve çocukların bekliyor, gitmelisin” dedim. Bunun üzerine bana fırça attı ve “Yaw sen ne laf anlamaz bir çocuksun? Ben senin büyüğünüm ve seninle kalacağım diyorum. Büyüğe karşı çıkmak adeti Kürtler’de ne zamandır çıkmış da haberimiz olmamış” dedi.

Adam sabaha kadar terminalde benimle bekledi. Beklemekle kalmadı; beni lokantaya götürüp güzelce karnımı da doyurdu. Lokantada, pastanede her şeyi o ısmarlıyordu. Elimi cebime atsam fırça yiyordum.

Sabah olunca beni KTÜ minibüslerine bineceğim yere götürdü; sarılıp öptü ve “Hadi Allâh’a emanet ol yeğenim. Dediğim gibi, Akçaabat’a uğrayıp orda köfte yemeden sakın dönme, tamam mı? Çok meşhurdur Akçaabat’ın köftesi” dedi.

O iyi kalpli adamı hiçbir zaman unutmam mümkün değil. Karadeniz insanının nasıl mert ve dostça bir karaktere sahip olduğunu o insandan öğrendim. Bu düşüncemde şimdiye kadar hiçbir değişiklik de olmadı. Birtakım kendini bilmezler yüzünden tüm bir halkı mâhkum eden ve onlara toptan düşman olan bir bakış açısına sahip değilim. İçlerinden birkaç kişi bana düşmanlık yapıyor diye benim onların sillesine mi düşman olmam gerekiyor? Öyle olsaydı, en başta kendi yöreme düşman olmam gerekirdi.

Karadeniz bölgesini ilçe ilçe dolaştım. “Adını Arayan Coğrafya” çalışmamın Karadeniz günleriyle ilgili o kadar çok ânım, o kadar güzel hatırâlarım var ki, anlatması da bir buçuk ay sürer.

 “Adını Arayan Coğrafya” sürecinde, Karadeniz’den dolayı iki defa büyük şaşkınlık yaşadım:

Birincisi, önceki sorunuza cevap verirken belirttiğim gibi, ben bu çalışmaya başladığımda bu asimilasyon politikasının sadece Kürt köyleriyle sınırlı olduğunu sanıyordum. Sonra Karadeniz’deki yerleşim birimlerinin de aynı uyduruk Türkçe isimlerle “şereflendiklerini” (!) öğrenince büsbütün şaşkına dönmüş, bunun üzerine Karadeniz’e de gitmeye karar vermiştim.

İkincisi, Karadeniz’e korkarak gitmiştim açıkçası. Fakat orada karşılaştığım manzara, beni büsbütün dumura uğrattı. Trabzon’un bütün ilçelerine gittim, Rize’nin bütün ilçelerine gittim, Artvin’in, Giresun’un, Ordu’nun. Ve şunu gördüm: Karadeniz insanı, aynı şekilde köylerini ve ilçelerini hâlâ eski isimleriyle anıyordu ve onların eski isimlerini, Kürtler’in kendi köyleri için istediğinden daha fazla istiyordu.

Millîyetçilik hastalığının fazlaca tesirinde kalmış olan (ki bana göre millîyetçilik bir fikir değil, insan vücûdunun en önemli iki organı olan kalp ve beyin hücrelerini öldüren bir hastalıktır) ve her tür hak talebine “bölücülük” yaftası yapıştıran bu insanlar, konu yerleşim birimlerinin eski isimleri olduğunda herkesten daha fazla “bölücü” idiler.

Onlarca ilçeyi gezdim Karadeniz’de, yüzlerce insanla konuştum. Elâzığlı ve Kürt olduğumu söylüyorum, Diyarbakır’da yaşadığımı söylüyorum, böyle bir kitap yazmak için çalıştığımı söylüyorum; buna rağmen bir tane bile olsun olumsuz bir olayla karşılaşmadım. Aksine, bu konuda bu bölgenin Kürtler’den daha fazla hevesli ve istekli olduğunu hayretler içinde kalarak gözlemledim. Bir tanesi de çıkıp bana, “Kardeşim sen ne yapıyorsun? Bu çalışmayı yapmaktaki gayen ne? Hangi dış güçlerin maşasısın?” (Sahi ben hangi dış güçlerin maşasıyım?!) diye sormadı.

 “Beni sağ komazlar” diye korkarak geldiğim Karadeniz’de, Güneydoğu’dan daha rahat çalışıyordum üstelik. Çünkü hem buranın halkı da istiyor köylerin eski isimlerini, hem de burada terör olayları yok; bir yerden diğer bir yere rahat yolculuk yapıyordum, yolum ne özel timler tarafından kesiliyordu ne de gerillalar tarafından.

En güzeli de Rize’nin bir ilçesinde yaşadığım olaydı. Minibüsten iner inmez bardaktan boşalırcasına yağmur yağmaya başlamıştı. Kendimi bir çay ocağına zor attım. Orada sıcak çay ısmarladım; sonra ordaki insanlara bahsettim çalışmadan. Defteri kalemi çıkarıp masanın üstüne koyduğumda hepsi başıma toplandı. Herkes tek tek sıralıyordu köylerin eski isimlerini; beri yandan kimi habire biten çayımı tazeliyor, kimi de havlu almış arkamdan başımı kurutmaya ve beni sıcak tutmaya çalışıyordu. Önümdeki defteri kontrol ediyorlar ve “Olmadı, bu köyü en başa yazacaksın, çünkü benim köyümdür” diyorlardı. Sırılsıklam olmuştum yağmurdan ama öyle eğlenceliydi ki, hissetmiyordum bile.

Yaşadıklarıma, gördüklerime inanamıyordum. Kimse Düzköy demiyordu, herkes Haçka diyordu. Kimse Çaykara demiyordu, herkes Kadahor diyordu. Kimse Köprübaşı demiyordu, herkes Ruzar diyordu. Çayeli ne kardeşim, oranın ismi Mampavri. Güneysu ne kardeşim, oranın ismi Potamya. Kim demiş burası Perşembe diye, ağzına acı biber sürerim, burası Vona oğlum, Vona. Kim uydurdu bu Perşembe ismini yaa, biz yüzyıllardır buraya Vona diyoruz. Bak türküsü bile var:

“Akşam oldi yanayi da Vona’nun işiklari,
Akşam oldi yanayi da Vona’nun işiklari,
Öldürüyi adami da kibar konuşuklari,
Öldürüyi adami da kibar konuşuklari.

Oy kemençe kemençe da, nerdeyidun dün gece,
Oy kemençe kemençe da, nerdeyidun dün gece,
Atar kirarum seni de, eğlencesun eğlence,
Atar kirarum seni de, eğlencesun eğlence.

Finduk toplayan kizlar uy, finduk dalda kalmasın,
Finduk toplayan kizlar uy, finduk dalda kalmasın,
Gel seni bir öpeyim da bende hakkın kalmasın,
Gel seni bir öpeyim da bende hakkın kalmasın.

Oy bağlamam bağlamam da zerdali dali misun,
Oy bağlamam bağlamam da zerdali dali misun,
Garip garip çalarsun da benden sevdali misun,
Garip garip çalarsun da benden sevdali misun.”

Hatırlarsanız, 2009 yılında Cumhurbaşkanı Abdullâh Gül Norşîn’e gitti ve oraya “Norşîn” dedi. MHP lideri Devlet Bahçeli çok sert tepki gösterdi ve Gül’e “Bizans tekfuru” diyerek hakaret etti. Hatta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın memleketi olan Rize’nin Güneysu (Potamya) ilçesinden hareketle Erdoğan’a da “Potamyalı Erdoğan” dedi. Ardından Erdoğan memleketi Güneysu’ya gitti ve orada halk tarafından “Potamya seninle gurur duyuyor” tezahüratlarıyla karşılandı. Bu olay tüm Türkiye’yi şaşkınlığa uğrattı, çünkü Karadeniz’de böyle bir çıkış, hiç kimsenin düşünemeyeceği bir olaydı.

 “Potamya seninle gurur duyuyor” tezahüratlarına tüm Türkiye şaşırdı ama bir tek ben şaşırmamıştım. Çünkü Karadeniz insanının bu konuda ne kadar hevesli olduğunu yakinen biliyordum. O insanlarla az mı oturup köylerin eski isimlerini deftere yazdık!

Soru:  Kitap çalışmanızı yaparken o iki yıllık gezilerinizde yaşadıklarınızı roman veya anı olarak kaleme almak gibi bir düşünceniz oldu mu hiç? Sizin seyyah ve gezi yazarı olduğunuzu ve lakabınızın da “Çağdaş Evliya Çelebi” olduğunu düşününce ister istemez akla geliyor böyle bir soru. O yılların hatıralarını yazmayı hiç düşünmediniz mi?

Yazdım bile. Yazmaz olur muyum?

Bakın, iki yıl boyunca Doğu, Karadeniz ve İç Anadolu’yu karış karış gezmekten bahsediyoruz. Tıpkı eski zaman seyyâhlar gibi, Evliya Çelebi gibi. Bir insan, hele ki benim gibi bir insan, böyle bir şey yapar da bu maceradan sadece bir tane coğrafya kitabı çıkarır mı?

Bu gezileri yaparken, hem köy ve ilçelerin eski isimlerini toplayıp “Adını Arayan Coğrafya” kitabını hazırlıyordum, hem de o iki yıllık bütün geziyi “roman” şeklinde kaleme alıyordum. Günümüzde kaleme aldığım gezi yazıları gibi ama onlardan biraz daha farklı. O gezilerimi roman olarak kaleme alıyordum.

Gezi romanımda bu köy isimlerini de ayrıca kullanıyordum. Yani sadece “Adını Arayan Coğrafya” kitabında değil, seyahatnamede de kullandığım için ikinci bir yere yeniden yazıyordum bu isimleri.

Ancak 7 bin 526 köyden ibaret değildi. Toplam 10 bin 500 civarında köye ulaşıp bir araya toplamıştım. İsmi değiştirilen köylerin toplam sayısı zaten 12 bin 211. Yani sadece 1700 kadar köy eksikti ve onlar da zaten batıdaki, Ege ve Marmara’daki eski Rumca isimlerdi. Kitabımda Doğu’daki ve Karadeniz’deki köylerin tamamına yakınının olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Pek çoğunu ikinci kez başka yere yazmıştım; malum, her şeyi elle yazıyorduk. Geziyi aynı zamanda gezi- roman şeklinde de kaleme alıyordum ve eski isimleri bu çalışmamda da kullanıyordum. Fakat bir sel baskını oldu, kitap yok oldu. Köylerin ancak 7 bin 526 tanesini kurtarabildik. Bu kurtarmayı da geziyi yaparken sadece “Adını Arayan Coğrafya” kitabını yazmakla yetinmeyip, aynı zamanda gezi izlenimlerimi de kaleme almış olmama borçluyum. Bu ikinci çalışmayı kendimle birlikte Almanya’ya götürdüğüm için bende sağlam duruyordu.

Alemlerin Râbbi olan Allâh’a binlerce şükürler olsun ki, ben o gezileri de kaleme almışım. Eğer gezi yazısı yazmasaydım ve sadece o coğrafya kitabıyla yetinmiş olsaydım, bugün “Adını Arayan Coğrafya” diye bir kitap olmayacaktı.

Daha sonra Almanya’ya gidip yerleştim. Almanya’ya yerleştiğimde henüz 23 yaşındaydım ve o yaşa kadar kaç tane kitap yazmıştım, biliyor musunuz? Çoğu bitmiş ve yayına hazır 20 tane kitap! İnanması biraz güç ama gerçek. Ve bunların, diyebilirim ki dörtte üçünü de son iki yılımda yazmıştım.

Hayatımın en verimli dönemidir, Diyarbakır’da geçirdiğim iki yıl. Bunda orada birlikte olduğum insanların ekseri üretken ve aydın insanlar olmasının çok büyük payı vardı. Sahip olduğum az bir güzellik varsa da, bunları Diyarbakır kazandırdı bana. Orada edindiğim terbiye her zaman için yolumu aydınlatan bir cevher oldu.

 “İki günü bir olan ziyandadır” hâdis-i şerîfini ilke edinmeyi Diyarbakır’da öğrendim, orada birlikte olduğum insanlardan öğrendim. Boş durmanın, boş oturmanın bir Müslüman’a asla yakışmayacağını, Müslüman bir insanın sürekli bir şeyler için çabalaması, sürekli bir şeyler üretmesi gerektiğini oradaki arkadaşlarımdan öğrendim. Allâh rızasını kazanmanın yolunun halkı dışlamak, halkı tekfir etmek, halkı aşağılamaktan değil, halka hizmet etmekten, halka hizmetçi olmaktan geçtiğini öğrendim orada. Peygamber Efendimiz’in “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır” hâdisini öğretti bana Diyarbakır’da birlikte olduğum insanlar.

Dediğim gibi, hayatımın en verimli dönemi oldu, Diyarbakır’da geçirdiğim iki yıl. “Adını Arayan Coğrafya” kitabını o dönemde yazdım; sözünü ettiğim 952 sayfalık romanı o dönemde yazdım; tarihte ve dünyada kullanılan tüm alfabe ve yazı çeşitlerinin araştırılıp öğretildiği kitabı o dönemde yazdım; Tevhîd’in esasları ile ilgili 3 tane kitabı o dönemde yazdım; “Şeyh Sâîd Qıyâmı” araştırma dosyasını o dönemde yazdım, ki ilk olarak 7 bölümlük bir dizi halinde Hira Dergisi’nde yayınlandı, yıllar sonra da 3 bölüm halinde Haksöz sitesinde yeniden yayınlandı; Kızılderili soykırımının 500. yıldönümü (1492 – 1992) olması vesilesiyle 1992’de Kızılderililer ile ilgili kitabı o dönemde yazdım; 4 tane edebiyat eserini o dönemde yazdım; anadili Türkçe olanlara Kürtçe öğreten Kürtçe Dil Dersleri kitabını o dönemde yazdım; Afrika’nın sömürgeleştirilmesi sürecini ve Üçüncü Dünya’daki özgürlük mücadelelerini konu alan “Siyâh Devrim” kitabını o dönemde yazdım; bana ait olan ve “gözbebeklerim, kuzularım” gözüyle baktığım o şiirlerin nerdeyse yüzde yetmişini o dönemde yazdım, hep o döneme ait şiirlerdir onlar. Bütün bu anlattığım çalışmalar, sadece o iki yıl içinde ortaya konmuş çalışmalar. Bunlarla yetinmeyip, bir de “Günlük” tutuyordum üstelik, Diyarbakır’da yaşadığım yıllarda. Her gece, o gün yaşadıklarımı üstüne duygularımı da katarak kaleme alıyordum. Hatta yurtta birlikte kaldığım arkadaşlarım dalga geçerlerdi benimle bu yüzden; çünkü “Günlük” tutmak, daha çok kızların yaptığı bir işti. Erkek adam “Günlük” tutar mı hiç?

Kitaplarım içinde sadece bir tanesini, o bahsettiğim gezi romanımı kendimle Almanya’ya götürmüştüm. Galiba en önemli eserim olduğu için. Kalın ciltli, tam 952 sayfalık bir roman. “Adını Arayan Coğrafya” kitabını ise İstanbul’daki sevgili ağabeyim Burhan Kavuncu’ya teslim etmiştim. Diğer tüm kitaplarım ise memlekette, evimizde kaldı.

28 Şubat sürecinde Müslümanlar üzerindeki baskılar artınca, yazar Burhan Kavuncu ağabey “Emanettir, bir şey olmasın” diye düşünerek kitabı Ağrı – Doğubayazıtlı bir arkadaşına teslim ediyor; “Bu kitabı al sen sakla evinde. Belli olmaz, bizi rahat bırakmazlar, her an gelip evi arayabilirler, bir şey olmasın, emanettir” diyerek.

Sonra dediğim gibi, bir sel baskını oluyor. Kitap yok oluyor, içindeki 10 bin 500 köy ismiyle birlikte. Köylerin ancak 7 bin 526 tanesini kurtarabildim. Bu kurtarmayı da geziyi yaparken sadece “Adını Arayan Coğrafya” kitabını yazmakla yetinmeyip, aynı zamanda gezi izlenimlerimi de kaleme almış olmama borçluyum. Bu ikinci çalışmayı kendimle birlikte Almanya’ya götürdüğüm için bende sağlam duruyordu. Eğer o gezi yazılarını yazmamış olsaydım, “Adını Arayan Coğrafya” için yollarda harcadığım iki yılın tamamı, o bütün emekler ve çabalar boşa gidecekti.

Romana gelince… Türkiye’nin son yarım yüzyıllık geçmişinin hiç tartışmasız en karanlık dönemi olan 1992 – 94 döneminin canlı şahidi olan bir üniversite öğrencisi tarafından tüm çıplaklığıyla anlatıldığı bir romandır bu. Yayınlandığında, “Adını Arayan Coğrafya” kitabından bile daha fazla konuşulacaktır. Diyarbakır’da yaşananlar, köy isimlerine ulaşmak için Doğu, Güneydoğu, Karadeniz ve İç Anadolu bölgelerini ilçe ilçe gezerken yaşadıklarım, başıma gelenler, gittiğim yerlerdeki halkın beni karşılayışı, misafir edişi, çalışmamda bana nasıl yardım ettikleri, konuya nasıl yaklaştıkları, özel timler tarafından yolumuzun kesilip aranmalarımız ve yol kenarında sorgulanmalarımız, PKK gerillaları tarafından yolumuzun kesilip aranmalarımız ve yol kenarında sorgulanmalarımız, faili meçhul cinayetler, yakılan köyler, Dicle Üniversitesi’ndeki öğrenci olayları, bütün bu kaos ortamında yayınlanan aylık bir derginin hangi şartlarda çıktığı, hangi zorlukları yaşadığı, derginin mutfağında neler yaşandığı, bunların hepsi “Denize Kıyısı Olmayan Ada” isimli bu romanımda.

952 sayfalık bu romanın tamamı elle yazılmış. Mâlum, o dönemler bilgisayar nerde? Daktilomuz bile yok. Bu romandan, o dönemdeki tüm arkadaşlarımın haberi var ama açık olarak ilk sizinle paylaşıyorum bu bilgiyi.

Bu arada, hayat gerçekten ilginç rastlantı ve sürprizlerle doludur. “Adını Arayan Coğrafya”yı yıllar önce İstanbul’daki bir sel baskınında yitirmiştik. Sonra kitap yıllar sonra “Özedönüş Yayınevi” tarafından, İstanbul’da bir sel baskınının olduğu ve 32 insanımızı kaybettiğimiz 9 Eylül 2009 günü yayınlandı. Bir sel baskını ile yok olan kitap, bir sel baskını ile geri geldi.

Ayrıca kitabın yayınlandığı tarih de ilginç: 09.09.09.

Soru: 2011 yılına girerken siz de “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” adlı bir girişim başlattınız ve Ufkumuz.com sitesinin ev sahipliği yaptığı bir imza kampanyası başlattınız. Bunun için bir de “Masa-yı Esma” (İsimler Masası) kurdunuz. Kampanya nasıl gidiyor? Beklediğiniz ilgiyi gördünüz mü?

2011 benim için hakikaten çok hareketli ve bereketli bir yıl oldu.

2011’in ilk yarısında, sadece ilk 6 ayında, yeni bir web sitesi, yeni bir televizyon kanalı ve yeni bir günlük ulusal gazete girdi hayatıma.

Yine bunun gibi, 2010’da başlatmış olduğum “Balkanlar’ın En Kilitli Kapısından İçeri” çalışmasını 2011’de devam ettirirken, bir yandan da “Masa-yı Esma Sohbetleri” adlı yeni bir çalışma başlattım.

Ayrıca hayâl bile edemeyeceğim güzel şeyler yaşadım, 2011’de. Edebiyat çalışmalarım okullarda öğrencilere ders olarak anlatıldı. Avrupalı filozoflar kitaplarında gezilerimden ve şiirlerimden bahsettiler. Balkanlar seyahatnamesi sayesinde Balkan ülkelerinde hatırı sayılır bir okuyucu kitlem oluştu. Fakat bütün bu saydıklarımdan daha önemlisi ise, Haksöz’deki Balkanlar gezi dizisi ve Ufkumuz’daki Masa-yı Esma sohbet dizisi, bu iki dizi vesilesiyle dünyanın farklı uçlarından pekçok yeni dostlarım, arkadaşlarım, kardeşlerim oldu. Gönülden gönüle yeni köprüler kurdum; dünyanın en güzel köprüleri olduğuna inandığım.

Yılın daha ikinci gününde, 2 Ocak 2011 günü “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” adlı bir girişimin temelini attık, imza kampanyası başlattık ve Allâh-û Teâlâ hepsinden razı olsun, onlarca dernek ve STK’nın desteğini aldık. Özellikle İslamî kimlikli dernek ve STK’lar kampanyaya muazzam bir destek verdiler. İmza metninin altındaki dernek isimlerine bakarsanız, Türkiye’deki neredeyse tüm Müslüman camiâların tam kadro isimlerini görürsünüz. Bu, her fırsatta Müslümanlar’ın kafasına vurmayı adet haline getirmiş olanlara, her ağızlarını açtıklarında hesap sorar gibi “İslamî kesimler ne yaptılar?” diyenlere çok anlamlı ve didaktik bir mesajdır; anlayana tabiî ki.

“Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” kampanyası, salt yerleşim birimlerinin Kürtçe, Arapça, Ermenîce, Süryanîce, Lazca, Gürcüce, Rumca, Çerkesçe gerçek isimlerini geri alabilmek için başlatılan ve yürütülen, her türlü siyasî düşünceden ve ideolojik çizgiden tamamen azade bir girişim olduğu halde, bu özelliğini de hiçbir “mahalle baskısı” gibi korku ve kaygılar taşımadan defaatle deklare ettiği halde, bakın böyle olduğu halde, Van’daki MAZLUMDER’den tutun Diyarbakır’daki ÖZGÜRDER’e varıncaya, Hakkari’deki Diyanet Sendikası’ndan tutun Tokat’taki TOKAD’a varıncaya, Karakoçan’daki HAKDER’den tutun Sakarya’daki SABED’e varıncaya, Ankara’daki Özgür Eğitim ve Bilim Çalışanları Sendikası’ndan tutun Kocaeli’deki ZEYNEPDER’e varıncaya kadar, doğu, kuzey, batı, ülkemizdeki tüm İslamî kuruluşların tam kadro halinde, bu onurlu ve izzetli çağrıya, “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” çağrısına ortak olduklarını, bu çağrıyı hep birlikte, bir ağızdan haykırdıklarını görürsünüz.

Bu derneklerle aynı metne imza atıp bu onurlu ve izzetli talepler için, yerleşim birimlerimizin Kürtçe, Arapça, Ermenîce, Süryanîce, Lazca, Gürcüce, Rumca, Çerkesçe gerçek isimlerini geri alabilmek için elele tutuşan, omuz omuza, gönül gönüle veren, başta Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Turizm Dairesi Başkanlığı olmak üzere, Siirt’teki İHD’dan tutun Bağgöze’deki BAĞÇEVDER’e varıncaya, Diyarbakır’daki ÇOCUKDER’den tutun Van’daki Kardelenler Kadın Derneği’ne varıncaya dek, bütün bu dernekler ve destekleyici olup da isimlerini sayamadığım diğer bütün derneklerimiz, bu ülkenin, bu toplumun yüz akı oldular. Bu derneklerimiz öyle onurlu bir iş yaptılar ki, bu davranışlarını mazlum halkımız asla unutmayacaktır. Tarih bu isimleri tek tek kaydedecektir.

Girişim başarıya ulaşır mı? Sonuç alır mı? Bunu bilemeyiz. Biz “zafer”den değil, “sefer”den sorumluyuz.

Varsın menzile varmayalım, gittiğimiz yol doğru olsun da…

Biz yarın ruz-i mahşerde Allâh’ın huzuruna çıktığımızda, bize ne tür başarılar elde ettiğimiz değil, ne tür çalışmalar ortaya koyduğumuz sorulacaktır.

 “Ne kazandın?” sorusunun değil, “Ne yaptın?” sorusunun hesabını vereceğiz âhirette.

Bir eylemdeki en büyük zafer, atılan ilk adımdır zaten. Eylemin sonunda gelecek hiçbir zafer, hiçbir başarı, o ilk adımı atmakta gösterdiğiniz cesaret kadar kıymetli değildir.

Soru: Yerleşim birimlerinin gerçek isimlerini geri almak için başlattığınız “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” adlı girişimde özellikle dikkat çeken bir nokta var. Bu girişimin öncüsü ve aynı zamanda sözcüsü olarak siz, siyasi ve ideolojik bir dil kullanmaktan özellikle kaçınıyorsunuz. Bu herkesin dikkatini hemen çeken bir durum ve dolayısıyla kafalarda merak da uyandırıyor. Bunun sebebi nedir gerçekten? Siyasi ve ideolojik bir dil kullanmaktan neden özellikle kaçınıyorsunuz?

Çünkü siyasî ve ideolojik dil, “çözüm” değil “sorun” üretiyor yalnızca. Hele ki Kürt sorunu konusunda.

Bu ülkede ne tür sorunlar olduğu ne tür sorunlar yaşandığı bellidir. Sorunlar belli olduğu gibi çözüm yolları da bellidir.

12 bin 211’i köy ismi olmak üzere 28 bin isim değiştirilmiş, zorla haritadan silinmiş. Bunları geri istiyoruz. Sorun, isimlerin çalınmış olması; çözüm, çalınan isimlerin tekrar iade edilmesi. Bu kadar basit!

Ne siyasîsi ne ideolojisi? Bunun ideolojisi mi olur?

Ne yazık ki bu ülkede ne zaman hak ve özgürlükler konusunda bir adım atılmaya çalışılsa, ne zaman Kürt sorunu ile ilgili bir şeyler yapılmaya çalışılsa, hemen siyasî ve ideolojik dil devreye giriyor. Bu ise sorunu çözmek bir yana, bilakis kendisi sorun üretiyor.

Kürt sorunu ideolojik bakış açısıyla çözülmez. Sorun da esasında rejimin bugüne dek bölgeye ve Kürt halkına hep ideolojik bir kafayla yaklaşmış olmasından kaynaklanmıyor mu zaten?

Sorunun çözümüne yönelik ideolojik yaklaşımlar ve kaynağını siyasî mefkurelerden, dünya görüşlerinden alan çözüm önerileri sunmak gibi tuhaf davranışlardan kaçınılmalıdır. Kürt sorunu ve ülkenin diğer tüm sorunları çözüm bekliyor; fakat muhatap olacak kesimler ne yapıyor? Kimi “İslamî çözüm” diyor, kimi “sosyalist çözüm” diyor, kimi de başka bir siyasî kafayla konuşuyor. Sanırsınız ki yeni bir kurtuluş savaşı verildi, şimdi yeni bir ülke kurulacak, o ülkeye ideoloji aranıyor; ülke hazır ama hangi rejimle yönetileceği daha belli olmamış. Sorun zaten rejimin 90 yıldır bölgeye ideolojik bir kafayla yaklaşmasından kaynaklanmıyor mu? Orda yeni bir devlet kurulmuyor; ülkemizin bir bölgesinde bir sorun var ve o sorunun çözülmesi gerekiyor.

Binlerce köy ismi değiştirilmiş, insanların anadilleri yasaklanmış. “Bu sorun elbirliğiyle çözülmelidir” diyoruz, “Hangi dünya görüşüne, ideolojiye mensup olursan ol, neye inanırsan inan, bu ülkenin insanıysan, bu toprakların çocuğuysan sen de bu ülkenin sorunlarının birinci derecede muhatabısın” diyoruz.

Biz şimdi yer isimleri için bir girişim başlattık; size bir sitemde bulunayım, bize küsen, darılan dostlarımız da oldu. Niye? İmza kampanyasının metninde ideolojik söylemler, siyasî ajitasyon ifadeleri yok ya, onun için! Çünkü “nötr” bir dil kullanmışız. Ama adam “İslamcı bir dil” istiyor, öteki “sosyalist bir dil” istiyor, beriki “devrimci bir dil” istiyor. Allâh – başta bana olmak üzere – hepimize akıl fikir versin, ne diyeyim?

Yahu kardeşim, ben şunu anlamıyorum: İsimlerimiz çalınmış, biz de bu isimleri geri istiyoruz. Sorun hırsızlık, çözüm ise çalınan isimlerin iadesi.

Bunun “İslamî çözümü”, “sosyalist çözümü” nasıl olacak Allâh aşkına, bana söyler misin?

Meseleyi bu kadar sulandırmanın alemi ne? Eski isimleri geri istiyoruz. Var mısın yok musun? Onu söyle.

Biz diyoruz ki, Güroymak tekrar Norşîn olsun. Yani şehrin gerçek ismi belli; Norşîn. Şimdi “İslamî çözüm” olduğu zaman ismi “Norşînâbâd” mı olacak? Ya da “sosyalist çözüm” olduğu zaman ismi “Norşîngrad” mı olacak?

Bir haksızlık var ve ona karşı hak mücadelesi veriyoruz. Bu talebin bizzat kendisi İslamî, bizzat kendisi sosyalist değil mi zaten? İnsanlar hakkını aradığı zaman, adalet talep ettiği zaman İslam’a ya da Sosyalizm’e mi karşı gelmiş oluyorlar? Ben Kürtçe isimleri istediğimde ya da Kürtçe’nin özgürlüğünü istediğimde “kâfir” mi oluyorum yoksa “faşist” mi?

Ben İslamî öğretiye ve Qûr’ânî ilkelere uygun bir hareket yaptığımda zaten “İslamî hareket” olmuyor muyum? Ya da sosyalist öğretiye uygun hareket ettiğimde zaten “sosyalist hareket” olmuyor muyum? Bunun böyle olması için illâ da sizin 30 senedir, 40 senedir papağan gibi tekrarladığınız, bıkmadan, sıkılmadan tekrar edip durduğunuz aynı cümlelerle, aynı kelimelerle mi ifade etmek zorundayım? Bunun böyle olması için illâ da batıdaki Türk ağabeylerimiz hangi sözcüklerle konuşuyorsa ben de o sözcüklerle mi konuşmalıyım?

Bu ülkede bir başörtü yasağı sorunu mu var? Çözümü bellidir: Başörtüsünü hayatın her alanında serbest bırakmak… Başka çözüm yolu yok!

Başörtünün hayatın her alanında özgür olmasını istiyoruz. Var mısın yok musun? Onu söyle. “İslamî çözüm”müş, “sosyalist çözüm”müş, meseleyi niye sulandırıyorsun? Sana kimse “Gel bize yeni bir rejim kur” dedi mi? Başörtüsü konusunda özgürlükten yana mısın yoksa yasaktan yana mı? Onu söyle sadece; adam gibi söyle ve tarafını seç.

Biz diyoruz ki, başörtü serbest olsun. Yani başörtülü kızların talebi belli; özgürlük. Şimdi “İslamî çözüm” olduğunda başörtü serbest olacak ama kızlar yeşil renkte örtü mü takacak? Ya da “sosyalist çözüm” olduğunda başörtü serbest olacak ama kızlar kırmızı renkte örtü mü takacak?

Bu ülkede yer isimleri zorbaca gasp mı edilmiş? Çözümü bellidir: Bütün isimleri iade etmek… Başka çözüm yolu yok!

Bu ülkede insanların anadilleri mi yasaklanmış? Çözümü bellidir: Yasağı ortadan kaldırmak… Başka çözüm yolu yok!

Kürtçe’nin hayatın her alanında özgür olmasını istiyoruz. Var mısın yok musun? Onu söyle. “İslamî çözüm”müş, “sosyalist çözüm”müş, meseleyi niye sulandırıyorsun? Sana kimse “Gel bize yeni bir rejim kur” dedi mi? Kürtçe konusunda özgürlükten yana mısın yoksa yasaktan yana mı? Onu söyle sadece; adam gibi söyle ve tarafını seç.

Bunun “İslamî çözümü”, “sosyalist çözümü” nasıl olacak Allâh aşkına, bana söyler misin?

Biz diyoruz ki, Kürtçe serbest olsun. Yani anadilleri Kürtçe olanların talebi belli; özgürlük. Şimdi “İslamî çözüm” olduğunda Kürtçe serbest olacak ama Arap Alfabesi’yle mi yazılacak? Ya da “sosyalist çözüm” olduğunda Kürtçe serbest olacak ama Kiril Alfabesi’yle mi yazılacak?

Bu ülkede çevre sorunu mu var? Göllerimiz mi kuruyor, ormanlarımız mı yanıyor? Çözümü bellidir: Çevreni temiz tutacaksın, ormanları yakmayacaksın, denize çöp atmayacaksın, nehirleri zehirlemeyeceksin. Bu kadar basit!… Başka türlü çözüm yolu nasıl olur anlamıyorum ki!

Bu ne siyasî ajitasyon, bu ne ideolojik şartlanmışlıktır böyle Allâh aşkına?

Ben diyorum ki “Dişim ağrıyor, diş ağrısından mahvoldum, uyuyamıyorum. Çabuk buna bir çözüm bulun, dişim çok fena ağrıyor!”, muhatap aldığım insanlar ne cevap veriyor, kimi “İslamî çözüm” diyor, kimi “sosyalist çözüm” diyor. Yaw arkadaşım, dişim ağrıyor dişim! Yapman gereken şey çok basit: Beni hemen bir diş doktoruna götüreceksin! Fakat bunlar böyle yapmıyor ki. Kimi beni İslam Konferansı Teşkilatı’na gönderiyor, kimi de Sosyalist Enternasyonal Toplantısı’na! Ya benim güzel kardeşim, “Gözlerun Karayemiş” abicim, “Menyatun deresinde yakalandum çiseye / Nazar boncuği olsam giyduğun elbiseye”, dişim ağrıyor dişim! İslam Konferansı ne çözüm bulabilir buna, Sosyalist Enternasyonal ne çözüm bulabilir? Dişim ağrıyorsa beni alıp dişçiye götüreceksin, bu kadar basit!

Herşeye illâ da ideolojik bir şablon giydirmenin mantığı nedir Allâh aşkına? Örneğin trafik kuralları bellidir: Şehir içinde araç kullanırken saatte 50 km hızdan fazla sürat yapamazsın. Neden? Çünkü yerleşim yeridir, yayalar var. Okul olan yerlerde bu hız sınırı 30 km’ye düşer. Neden? Çünkü çocuklar var yolda, okula gidip geliyorlar. Şimdi, bir ülkeye Şeriât da gelse, Komünizm de gelse, Demokrasi de gelse, Krallık da gelse, bu kurallar değişir mi? Değişmez.

Bir çağrı yapılıyor, “Köylerimizin isimlerini çaldılar, gelin isimleri geri isteyelim, Güroymak tekrar Norşîn olsun, Dicle tekrar Piran olsun, Alacakaya tekrar Gûleman olsun”; İslamcı dostlarımız hemen kucağında Seyyîd Qutb’un, Mewdudî’nin kitaplarıyla koşup geliyorlar, “İslamî çözüüüm, İslamî çözüüüm”; sosyalist dostlarımız da hemen kucağında Marx’ın, Engels’in kitaplarıyla koşup geliyorlar, “sosyalist çözüüüm, sosyalist çözüüüm”…

Bir çağrı yapılıyor, “İnsanların anadillerini yasaklamak bir insanlık suçudur, gelin bu yasağa karşı çıkalım, Kürtçe ve Lazca özgürce yaşasın ve yaşatılsın”; İslamcı dostlarımız hemen kucağında Seyyîd Qutb’un, Mewdudî’nin kitaplarıyla koşup geliyorlar, “İslamî çözüüüm, İslamî çözüüüm”; sosyalist dostlarımız da hemen kucağında Marx’ın, Engels’in kitaplarıyla koşup geliyorlar, “sosyalist çözüüüm, sosyalist çözüüüm”…

Bir çağrı yapılıyor, “Binlerce yıllık bir kültür mirası olan Hasankeyf’i ortadan kaldırmak istiyorlar, gelin barajlara karşı çıkalım, bu projeyi durduralım, Hasankeyf yok olmasın”; İslamcı dostlarımız hemen kucağında Seyyîd Qutb’un, Mewdudî’nin kitaplarıyla koşup geliyorlar, “İslamî çözüüüm, İslamî çözüüüm”; sosyalist dostlarımız da hemen kucağında Marx’ın, Engels’in kitaplarıyla koşup geliyorlar, “sosyalist çözüüüm, sosyalist çözüüüm”…

Yaw kardeşim, bu konuların Seyyîd Qutb’la, Mewdudî’yle, Marx’la, Engels’le ne alakası var Allâh aşkına?

Dişim ağrıyor dişim!…

Sana kimse “Gel burada yeni bir rejim kur” dedi mi? Seni buraya devlet kurmak için mi çağırdık? Seni adam yerine koyup çağırdık, özgürlükten yana mısın yoksa yasaktan mı; sen de adam gibi bunu söyle ve tarafını seç.

Sen böyle yapmıyorsun ki! Sen İslamî kitaplarda yazılan şeyleri, sosyalist kitaplarda yazılan şeyleri okuyorsun bana. Senin önerdiğin çözümü hayata geçirmek için, önce bir devrim yapmak lazım.

Türkiye Cumhuriyeti devletinde yaşıyoruz. “İslamî çözüm”ü, “sosyalist çözüm”ü nasıl gerçekleştireceksin? TC bir İslam Cumhuriyeti mi, TC bir Sosyalist Halk Cumhuriyeti mi?

Öyle olmadığına göre bana niye ideolojik çözümler dayatıyorsun? Şimdi oturup senin devrim yapmanı mı bekleyelim yani? Bunu mu söylüyorsun? Evet evet; aslında sen tam olarak bunu söylüyorsun!!! Sen, sen Türkiye’nin batısından Diyarbakır’a gelip de Kürt sorunu hakkında konuşan İslamcı Türk araştırmacı – yazar, sosyalist Türk araştırmacı – yazar, sen kütüphanendeki kitaplarda yazılanları bana okumakla aslında tam olarak bunu söylüyorsun. “Oturun oturduğunuz yerde ve bizim devrim yapmamızı bekleyin; biz devrim yaptıktan sonra sorunlarınızı çözeceğiz” diyorsun sen bana.

Biz senin kitaplarında yazılan devlette yaşamıyoruz. Biz şu anda Türkiye Cumhuriyeti devletinde yaşıyoruz, anlıyor musun beni? Ne yani, oturup senin devrim yapmanı mı bekleyelim biz şimdi?

Yer isimlerinin değiştirilmesi yüzünden milyonlarca insan mağdur olmuş. Başörtü yasağı yüzünden milyonlarca insan mağdur olmuş. Kürtçe yasağı yüzünden milyonlarca insan mağdur olmuş. Şimdi bu kadar mağdur, milyonlarca insan, kılını bile kıpırdatmasın, herkes yerinde otursun ve batıdaki Türk kardeşlerinin devrim yapmasını beklesin, öyle mi? Sen benim Türk kardeşim, sen Diyarbakır’a her gelişinde kucağında kitaplarla gelmekle aslında tam olarak bunu söylüyorsun!

Hayır tuhaf olan ne, biliyor musunuz? İsimlerini verdiğim, İslamcılar’ın ve sosyalistlerin Kürt sorununun çözümü için bize “reçete” diye sunduğu bu insanlar, Seyyîd Qutb, Mewdudî, Marx, Lenin, dördünün de ortak bir özelliği var: Dördü de hayatı boyunca Kürdistan’a gelmemiş, hatta ömürlerinde bir tane bile Kürt görmemiş! Ve bizim İslamcılar ile solcular, hayatında hiç Kürdistan’ı görmemiş, ömründe bir tane bile Kürt’le tanışıp sohbet etmemiş olan bu kişilerin kitaplarıyla Kürt sorununu çözmeye çalışıyorlar. Üstelik, bunu da “tek çözüm yolu” diye dayatıyorlar haaa!

Öte yandan, anne baba Kürt kendi Kürt olan, hayatları Kürdistan’da ve Kürtler arasında geçmiş olan Bediuzzaman Sâîd-i Nursî’nin, Ahmed-i Xanî’nin sunduğu reçetelerle dalga geçiyorlar, alaya alıyorlar, küçümsüyorlar.

Güler misin ağlar mısın? Gerçi ben İslamcılar’ı ve solcuları sadece bu yönden eleştiriyorum şimdi ama, hangi bir işi doğru yapıyorlar ki sanki? Deveye sormuşlar, “How are you?”, o da demiş “Fine thanks and you?”…

Burası laik ve ulusal Türkiye Cumhuriyeti devleti… Beğenmiyorsan, gidip devletinle uğraş, halkımızla değil! Gidip devletine ayar vermeye çalış, halkımıza değil! “Tek kurtuluş yolu” olarak gördüğün ideolojini gidip devletine dayat, halkımıza değil! Şeriat devletinde yaşamadığımıza göre “İslamî çözüm” diye dayatmanın mantığı nedir? Komünizm devletinde yaşamadığımıza göre “sosyalist çözüm” diye dayatmanın mantığı nedir?

Sistem dışı çözüm yolu arasan “terörist” oluyorsun, sistem içi çözüm yolu arasan “kâfir” oluyorsun, sivil toplum dernekleri kurup hakkını arasan “işbirlikçi” oluyorsun, kültürel ve sanatsal çalışmalar yapsan “popüler kültür, yozlaşmış, bozulmuş, sekülerleşmiş” oluyorsun, sorunu uluslararası platforma taşısan “dış güçlerin maşası” oluyorsun. Peki bu insanlar ne yapsın, söyler misin? Söyledikleri şey çok açık aslında: “Oturun oturduğunuz yerde ve bizim devrim yapmamızı bekleyin. 200 sene sonra devlet kurduğumuzda sizin de probleminiz bitecek”. Söyledikleri şey tam olarak bu!

Ben de diyorum ki, hayır çözüm üretmiyorlar, sadece sorun üretiyorlar. İdeolojik çevreler, Kürt sorununu ideolojik kafayla çözmeye çalışanlar, sorunun çözümüne katkıda bulunmuyorlar, bilakis kendileri başlıbaşına sorundurlar.

Çünkü yukarıda da dediğim gibi, sorunlar bellidir. Bunların çözüm yolu da bellidir.

Dil yasaksa serbest olacak, başörtü yasaksa serbest olacak, isimler çalınmışsa iade edilecek, çevre kirliliği varsa herkes çevreyi temiz tutacak.

Bu kadar basit!

Bunun Müslümanca’sı, sosyalistçesi nasıl oluyor Allâh aşkına? Belki de ben cahil olduğum için anlamıyorum, nasıl olduğunu bilen varsa anlatsın da ben de öğreneyim, böyle cahil cühela kalmayayım!

Örneğin İslamî çözüm olduğunda Norşîn “Norşînâbâd” mı olacak, sosyalist çözüm olduğunda “Norşîngrad” mı olacak? Norşîn Norşîn’dir kardeşim! İslamî çözüm olduğunda Kürtçe Arap harfleriyle mi yazılacak, sosyalist çözüm olduğunda Kiril harfleriyle mi yazılacak? Türkiye’de hangi alfabenin kullanıldığı belli değil mi? Beğenmiyorsan gidip devletinle uğraş, benim dilimle değil! İslamî çözüm olduğunda Hasankeyf’in ismi “Hasan kardeşimizin keyfi” mi olacak, sosyalist çözüm olduğunda “Hasan yoldaşımızın keyfi” mi olacak?

Sen ağa ben ağa, bu ineği kim sağa?…

Soru: www.kolkhoba.org hakkındaki görüşleriniz nelerdir? Özellikle anadilde yayın ve anadillerimizi zenginleştirerek gelecek nesillere aktarmak, Kafkas ve Kürt halklarının kardeşliğine yönelik yayın politikası hakkındaki görüşleriniz nelerdir? 

www.kolkhoba.org tek kelimeyle mükemmel bir site. Laz dili ve kültürüne, tüm Kafkas halklarının kültürel gelişimine takdir edilecek bir hizmet sunuyorsunuz. Lazca dil dersleri, masallar, şiirler, atasözleri, halk türküleri, Laz tarihi ve edebiyatı, söyleşi ve biyografiler, hepsi de muazzam ve çok değerli çalışmalar. Sizleri tüm içtenliğimle tebrik ediyorum. Laz dili ve kültürünün yok olmaması için asimilasyon politikalarına karşı verdiğiniz kültürel mücadele Allâh katında çok muteberdir.

Türkiye’deki mevcut şovenist paradigma, sürekli olarak Türk halkı ile Kafkas halkları arasında “ortak tarih”ten, “kader birliği”nden bahsetmekte, bu yönde propaganda yapmaktadır. Alakası yoktur. Fakat ne yazık ki Türkiye’de yaşayan pekçok Çerkes kardeşimiz bu yalanlara kanmış durumdadır. Bunlar hatta Kürt halkının herhangi bir hak talebinde devletten önce Kürtler’in karşısına dikilmektedirler.

Tarihsel gerçekler açısından traji – komik bir durumdur bu.

Bilâkis “ortak tarih” ve “kader birliği”, Kürt halkı ile Çerkes halkları arasında var olan bir bağdır. Kürdistan ile Kafkasya arasında böyle bir bağdan sözedilebilir.

Ve Kürtler ile Çerkesler arasındaki bu “ortak tarih” ve “kader birliği” öyle güçlüdür ki, bunu ne yazık ki Kürt ve Çerkes tarihçilerden başka kimse bilmemektedir.

Kürtler ile Çerkesler arasındaki bu “ortak tarih” ve “kader birliği”, tâ Selahhadîn Eyyûbî’ye kadar gider.

Selahaddîn Eyyûbî, Kafkasya çıkışlı bir Kürt’tür. Botanlı Behdinanlı değil, Kafkasyalı bir Kürt’tür. Ve daha çarpıcı olan, Çerkesler arasında yetişmiş bir Kürt’tür. Savaşçı kişiliğini de büyük ölçüde aralarında büyüdüğü Çerkes halklarından alır.

Kürtler ve Çerkesler, Mısır’ı, Filistin’i ve tüm Ortadoğu’yu yüzlerce yıl birlikte yönettiler. Mısır topraklarında kurulmuş onlarca Kürt devleti ve onlarca Çerkes devleti vardır. Fakat bunları ne yazık ki pek kimse bilmemektedir.

Mısır’ı esaretten kurtarıp âbâd edenler Kürtler’dir. Kürtler bunu büyük çoğunluğu Abaza olan Çerkesler’le birlikte yapmışlardır.

640 yılında âzîz İslâm dîni Mısır’a girdi. Burayı fetheden Amr ibn-i Âs, bugünkü Kahire’nin bulunduğu yerde “Fustat” şehrini kurdu. Fustat, bir “garnizon şehri” olarak kurulmuştu (Zaten isim, Latince’de “askerî kamp” anlamına gelen “fossatum”dan geliyordu). İslâm’ın egemenliğine kadar Mısır’ın adı “siyâh ülke” anlamında “Kemet” iken, Müslümanlar “Misr” (Mısır) adını verdiler.

Abbasîler 751’de “el- Asker” kentini, Ahmed ibn-i Tulun önderliğindeki Tulunoğulları ise 870’te “el- Qataî” kentini kurdular.

Fâtımîler Mısır’ı 969’da fethettiler ve muzaffer ordunun komutanı Cewher, 969 – 972 yılları arasında Fustat’ın kuzeyinde yeni bir kent kurdu. 972’de el- Muizz’in gelişinden sonra bu kente, “muzaffer olanlar, zafer kazananlar, düşmanı kahredenler” anlamında “el- Kahire” (Kahredenler) adı verildi. İşte bu kent, bugünkü Kahire’nin doğuşudur.

Fâtımîler’in merkezi durumuna gelen kentin etrafı surlarla çevrildi ve Bedr’ul- Cemalî döneminde bu surlar genişletilerek günümüze kadar gelen büyük kapılarla donatıldı.

1171 yılında ülkeye egemen olan Kürt komutan Selâhaddîn Eyyûbî liderliğindeki Eyyûbîler, Fâtımîler’i ülkeden kovdular.

İslâm tarihinin en büyük komutanlarından biri olan ve ismi bile Batılılar’ın yüreğine korku veren Selâhaddîn Eyyubî, Kafkasyalı Hezbanî Kürtleri’ndendir ve Ravadîye Kürt aşîretinin Şadî koluna mensubdur. Sonradan, Selçuklu sultanı Mûhâmmed Tapar zamanında Irak’a göç eden bu aşîret, Tikrit şehrine yerleşir. 12. yy başlarında, Selâhaddîn Eyyubî’nin dedesi Şadî ibn-i Mervan başkanlığında Irak’ta Selçuklu emîrlerinden Behruz’un hizmetine girerler. Şadî ibn-i Mervan, İran sarayında yüksek rütbeye, Selçuklu prenslerinin özel öğretmenliğine yükselir ve Bağdad şehrinin valiliğine getirilir. Şadî ibn-i Mervan’ın oğlu Necmeddîn Eyyub ibn-i Şadî ibn-i Mervan el- Kûrdî ise (Selâhaddîn Eyyubî’nin babası) Tikrit’e vali tayin edilir.

Selâhaddîn Eyyubî, babası Necmeddîn Eyyub el- Kûrdî’nin Tikrit valiliği sırasında, 1138 yılında dünyaya gelir. Asıl ismi “Yusuf” olan Selâhaddîn Eyyubî, “Selâhaddîn” adını sonradan alır. İslâm’a yaptığı hizmetler ve İslâm sancağının dalgalanması uğruna yaptığı cihâdlarda ortaya koyduğu üstün askerî başarılardan dolayı, Arapça’da “dînin onuru” anlamına gelen “Salâh’ed- Dîn” ismi kendisine sonradan verilir.

Daha sonra Tikrit’ten ayrılan Eyyubî âîlesi Musul’a yerleşir. Selâhaddîn Eyyubî’nin çocukluğunun en güzel yılları Musul’da geçer.

Eyyubî âîlesi, daha sonra Selçuklu emîri Nureddîn Mahmud Zengî’nin hizmetine girip, Suriye’nin bugünkü başkenti Dîmeşk (Şam) şehrine yerleşirler. Selâhaddîn Eyyubî, Şam’da ilîm tahsîl eder. Cihâd rûhunu da bu şehirde kazanır.

Mısır Fatımî vezîri Şawer ibn-i Mucîr es- Sadî, rakibi olan diğer vezîr Dirğam ibn-i Âmîr el- Lahmî ile aralarındaki anlaşmazlıktan ötürü Selçuklu emîri Nureddîn Zengî’den yardım talebinde bulunur. Selâhaddîn, Mısır’da çok büyük kahramanlıklar gösterir.

Fatımî hâlifesi el- Adid, 13 Eylül 1171’de vefat edince, onun ölümüyle birlikte, 272 yıl süren Fatımî Devleti de tarihe karışmış oluyordu. Selâhaddîn Eyyubî, Mısır’da bir Cum’â günü, Abbasî hâlifesi Mustazî bi Emrillâh adına hutbe okutturdu.

Selâhaddîn Eyyûbî, Mısır’ı ve Kahire’yi âdeta yeniden kurdu. Önceleri iki ayrı kent olan Kahire ve Fustat’ı tek bir sur içine alan ve hisarı yaptıran Selâhaddîn Eyyubî zamanında şehir önemli bir iktisat merkezi durumuna geldi ve batı ile güney yönlerinde gelişti.

Mısır’da Kürtler’e duyulan özel sevgi ve muhâbbetin sebebi ise bu ülkeyi esâretten kurtarıp âbâd edenlerin, Selâhaddîn Eyyûbî ve çocuklarının olmasıdır.

Bugün Kahire’nin her yanında Selâhaddîn Eyyûbî’nin eserlerini ve izlerini görebilirsiniz. İsmi “Şara Selâh’ed- Dîn” (Selâhaddîn Caddesi) olan yolları, ismi “Midan-ı Selâh’ed- Dîn” (Selâhaddîn Meydanı) olan parkları, ismi “Mescîd’ul- Kûrdî” (Kürt Câmiî) olan câmiîleri Kahire’nin değişik değişik yerlerinde görmek mümkündür.

Selâhaddîn Eyyubî, Suriye, Lübnan, Filistin bölgelerini tamamen hâkimiyeti altına aldığı gibi, Mısır, Libya, Sudan’ın kuzeyi ve Yemen’i de devletinin sınırları içine almıştı. Selâhaddîn Eyyubî, her türlü engellemelere rağmen, 1183 yılında kardeşi el- Adid’i görevlendirerek Şam’da oluşacak bir İslâm Birliği Konferansı’na İslâm emîrlerini dâvet eder.

Selâhaddîn Eyyubî sadece dış düşmanlara karşı korkusuzca savaşan bir komutan değildir. Zira Selâhaddîn Eyyubî, bütün hayatı boyunca İslâm dünyasının birliğini ve vâhdeti sağlamak, tüm kavimleri ve halkları İslâm sancağı altında birleştirmek ve Şiî – Sünnî kardeşliğini tesis etmek için uğraşmıştır.

Selâhaddîn Eyyubî, 1193’te vefat etti. Öldüğünde, arkasında İran sınırından Doğu Akdeniz kıyılarına, Kürdistan coğrafyasından Yemen’e kadar uzanan geniş bir imparatorluk bırakmıştı.

Eyyubî İmparatorluğu’nun nasıl yıkıldığını Türkiye kamuoyu pek bilmemektedir. Daha doğrusu gerçek yıkılış sebepleri ülkemiz insanından gizlenmektedir.

Eyyubî ordusunun komuta kademesi, Kürtler’den ve Çerkesler’den oluşuyordu. Orduyu yönetenler Kürt ve Çerkes komutanlardı. Bu komutanların emrindeki askerler ise Araplar’dan ve “köle askerler” olan Türk kölemenlerden oluşuyordu.

Arap askerler “İslâm’a hizmet” duygusuyla bu orduda gönüllü olarak askerlik yapıyorlardı. Ama Türk askerlerin konumu böyle değildi. Türkler “kölemen” olarak tabir edilen köle askerlerden oluşuyordu ve orduda “paralı askerlik” yapıyordu. Yani maddî çıkar karşılığında.

İşte Eyyubî Devleti, orduda paralı askerlik yapan bu Türk kölemenler tarafından 1250 yılında yıkıldı. Türk kölemenler, Eyyubî Devleti’ni yıktıkları aynı yıl, hükümdarları Türk olan Memluklu Devleti’ni kurdular. (Selâhaddîn Eyyubî’nin vefatından 57 yıl sonra)

Ordusunun yönetim kademesi Kürtler’den ve Çerkesler’den oluşan Eyyubî Devleti’nin yıkılışından sonra, Kürtler dağılıp parçalandılar; yerine ikinci bir kuruluş ikâme edemediler. Ama Çerkesler kısa süre içinde toparlanmayı başardılar.

Çerkesler, 1257 yılında (Eyyubî Devleti yıkıldıktan 7 sene sonra) Mısır’ın başkenti Kahire’de bir Çerkes Devleti kurdular. O dönem kaynaklarında bu devlet, “Çerkes Sultanlığı” olarak da adlandırılır (1257 – 1517).

Mısır’da sürmüş olan Çerkes Devleti hakkında ne yazık ki Adiğe tarihinde herhangi bir bilgiye rastlanılmıyor. Bu konuda eldeki tek bilgi, Tsağo Nurî tarafından yazılmış bulunan “Müslüman Tarihi” adlı kitâbın sonunda yer alan kısa değinmelerdir.

İngiliz yazar Sir William, 1896’da Londra’da yazdığı “The Mameluke of Slave Dynaste of Egypt” isimli eserinde, Mısır’daki Çerkes sultanlarından uzun uzun söz eder.

Met Çunakıto İzzed Paşa’nın “Kafkasya Tarihi” kitâbını Arapça’ya çeviren ve Kahire’nin en tanıdık simâlarından biri olan Xahustıko Abdulhâmid, bu çevirisinde yer alan kendi ek yazısında şöyle der: “Elbette Mısır’da Çerkes sultanları dönemi, aynı zamanda Çerkes tarihinin de bir parçasıdır. Mutlaka bu dönem gereği gibi ele alınıp ayrıntılı bir biçimde incelenerek Çerkes tarihindeki yerini almalıdır.”

Çerkesler’i ilk olarak Mısır’a getirip yerleştirenler, Türkler’in Çerkesler’e kötülük yapmasından korkan Kürtler’dir.

“El- Mazaret’ul- İslâm’el- Asâr’ul- Arabîyye” adlı kitâbın dördüncü bölümünde, bu konu için şöyle denilir: “Eyyubîler köken olarak Tiflis yakınlarından ve Kafkasya çıkışlı Kürtler olduklarına göre ve üst düzey komutanlarının çok büyük bölümü Abaza kökenli Çerkes kişiler olduğuna göre, Kafkas halklarının Mısır’a gelişinin bu döneme denk gelmesi tesâdüf değildir.”

Ancak Eyyubîler döneminde başlayan Kafkas halklarının Mısır’a gelişi, daha sonraki dönemlerde de devam etmiştir.

Kürtler’in Çerkesler’i getirip Mısır’a yerleştirmelerinin sebebi, Türkler’in Çerkesler’e kötülük yapmalarından, zûlmetmelerinden korkmalarıdır. Bunun için Kürtler, güven içinde yaşasınlar diye Çerkesler’i Mısır’a yerleştirmiş ve zaten fıtraten “savaşçı” bir karaktere sahip olan Çerkesler, Eyyubî Devleti’nde askerî bakımdan oldukça önemli bir yer almışlardır.

Hasan Ali İbrahim’in “Ortaçağ’da Mısır” adlı kitâbının 231’inci sâhifesinde bu konuya değinilmekte, daha önemlisi, tarihçi İbn-i İyas’ın 4 ciltlik “Bedaiğ’uz- Zuhur fî Weqaid’ud- Duhur” adlı eserinde bu konudan geniş biçimde söz edilmektedir.

 (Çerkesler’in “savaşçı” karakteriyle ilgili terminolojik bir dipnot: “Çerkes” sözcüğü iki kelimeden oluşan bileşik bir sözcüktür ve zaten “savaşçı kişi” demektir; “çer” [şer] sözcüğü “savaşçı” demekken, “kes” sözcüğü ise “kişi” anlamına gelir.)

Bugünkü Mısır Arap Cumhuriyeti’nin bayrağında bile Selahaddîn Eyyubî kartalı vardır.

Bugünkü Mısır bayrağı, Pan – Arabizm renkleri olan siyâh, beyaz ve kırmızı renklerinden oluşur. Bu renkler alt alta dizilmişlerdir.

Arap ülkelerinin ezici bir çoğunluğunun bayraklarının bu renkleri taşıması, bütün Arap dünyasını bir çatı altında toplayıp birleştirmeyi hedefleyen Pan – Arap millîyetçiliğinin renkleri olmasından kaynaklanmaktadır.

İslâm tarihindeki Arap – İslâm imparatorluklarını incelediğimizde, her bir devletin, savaşlarda kendilerine sancaklar yapıp cenk ettiklerini ve bu devletlerin sancaklarının da ayrı ayrı renklerde olduklarını görürüz.

Allâh Rasulü (saw)’nün de bir ferdi olduğu Haşimîler kırmızı, Emewîler beyaz, Fatımîler yeşil, Abbasîler ise siyâh sancak taşımışlardır. Pan – Arabizm’in her bir rengi, bu Arap – İslâm topluluklarından birini sembolize eder.

Mısır bayrağını da oluşturan bu renklerden işte kırmızı Haşimîler’i, beyaz Emewîler’i, siyâh ise Abbasîler’i simgelemektedir.

Mısır bayrağının tam ortasında ise bir kartal resmi vardır. Bu kartal, Eyyubîler’in imparatoru Selâhaddîn Eyyubî’nin kartalıdır. Selâhaddîn Eyyubî’nin taşıdığı sultanlık armasında hep bu kartalın resmi vardı. Ancak Mısırlılar, bu kartalın üzerinde küçük bir ekleme yapmışlardır; kartalın göğsüne bir üçgen şeklinde yine siyâh – beyaz – kırmızı renkleri yapıştırmışlardır.

Bugünkü Mısır bayrağındaki kartal resmi, Avrupa’da Mısır ile ilgili yazılmış bulunan tüm kitaplarda “Saladin – Adler” (Selâhaddîn Kartalı) ismiyle geçer.

Görüldüğü gibi Türkler ile Çerkesler arasında değil, Kürtler ile Çerkesler arasında bir “ortak tarih”ten, bir “kader birliği”nden bahsetmek daha doğrudur, tarihsel gerçeklerle daha uyumlu bir davranış olacaktır.

Bununla birlikte, Kürtler ile Çerkesler, kültür ve sosyolojik karakter bakımından da biribirlerine tıpatıp benzeyen halklardır.

Ayrıca, Müslüman Çerkesler’in ölümsüz lideri Şeyh Şamil (rh.a.) ve Müslüman Kürtler’in ölümsüz lideri Şeyh Sâîd (rh.a.) kadar biribirlerine bu kadar benzeyen, biribirlerini bu kadar çağrıştıran başka iki sembol vardır mıdır yeryüzünde?

Soru: Son olarak neler söylemek istersiniz?

Biz bu topraklar üzerinde yüzyıllardır kardeşçe yaşamış halklarız. Bu birlikteliğin bozulmaması için herkes ne olursa olsun, ister Alevî ister Sünnî, ister Çerkes ister Laz olsun, ister Türk ister Kürt olsun, üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmesi lazımdır.

Bu ülkenin asıl sahipleriyiz ve bu ülkenin bir parçasıyız.

Anadolu demek tek bir dîn, dil, mezhep, ırk demek değildir. Müslüman, Hristiyan, Musevî, Alevî, Sünnî, Kürt, Türk, Laz, Çerkes, Arap, Ermenî, Rum, Süryanî, Çingene, hepimiz âzîz milletimizin öz evlatlarıyız.

Bunlardan biri eksik olursa bu kadim coğrafyanın ahengi bozulur. Anadolu demek bunlardan sadece biri veya birkaçı demek değildir; Anadolu demek bütün bunların hepsi demektir.

Bu topraklarda doğan, bu toprakların kokusunu teneffüs ederek büyüyen ve kendini bu topraklara ait hisseden herkes bu coğrafyanın çocuğudur. Hiç kimse kendisini bu toprakların asıl sahibi ama yekdiğerini bir yabancı, sığıntı olarak görmemelidir.

 “Ortak payda”dan benim anladığım budur; milletin ve ülkenin salahiyetini de bu paydada görüyorum açıkçası. Devlet veya hükûmet, ne gibi girişimler yapması gerektiğini bu satırlar arasında rahatlıkla bulabilir.

Halkın rızası alınmadan ve sırf asimilasyon amaçlı isimleri değiştirilen 28 bin yerleşim biriminin eski gerçek isimleri tekrar iade edilmelidir. Bütün isimler; 27 bin 999 değil, 28 bin ismin tamamı. Hem de hemen; hiçbir pazarlık veya kem küm’le vakit kaybedilmeden.

Kürtçe ve diğer diller önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır. Yeni bir “vatandaşlık” tanımı getirilmelidir.

Biz kardeşiz, hem de bin yıl değil, Adem’in çocuklarından beri. Bir aileyiz. Ancak bunun resmiyete geçmesi lazım. Kavmî kimliğiniz, diliniz, velhasıl varlığınız resmiyette tanınmadığı zaman, “Biz bir aileyiz, hepimiz Müslüman’ız” söylemlerinin bir anlamı kalmıyor.

Evet aynı dîne inanıyoruz, kıblemiz bir ama sadece “dînî nikâh” ile evlilikler yürümüyor, “resmî nikâh” şarttır.

Resmî nikah olmadığı zaman eşlerden birinin hiçbir hakkı bulunmuyor, her şeyin tapusu senin elinde. İstediğin zaman iyi geçiniyor, istediğin zaman kafasına vuruyorsun. Her şeyin tapusu sende. Her şeyin üzerinde senin ismin yazıyor. Hiçbir yerde hayat arkadaşının ismi yok, her şey ama her şey senin ismini taşıyor.

Bu nasıl bir evliliktir?

Bu hal devam ederse, “Demokratik Açılım” ile başlayan “cicim ayları” bittiği zaman yine kafasına vuracaksın.

– İlginizden dolayı teşekkür ederiz.

Asıl ben teşekkür ediyorum. Kolkhoba’ya yayın hayatında başarılar diliyor, Tüm Kafkas halklarını, Laz ve Çerkes halkını selamların en güzeli olan Allâh-û Teâlâ’nın selâmı ile selamlıyorum.

Bizler mazlum ve mustaz’âf bir toplumuz. Gasbedilmiş olan tüm haklarımızı geri istiyoruz.

Bizler asimilasyon politikaları sonucu isimleri zorla, zorbaca değiştirilen köylerimizin ve şehirlerimizin gerçek isimlerini geri istiyoruz.

Kardeş Kafkas halklarını, Çerkes ve Laz halkını kampanyamıza destek vermeye çağırıyoruz. İstediğimiz tek şey bir imzadır.

Sözlerimi Çeçenler’in yiğit komutanı Cevher Dudayev’in veciz bir sözünü hatırlatarak noktalamak istiyorum:

 “Yüz yıl köle olarak yaşamaktansa, bir gün şerefli ve başı dik durmayı tercih ederim.”

İbrahim Sediyani Biyografi: Dünya ülkelerini gezerek kaleme aldığı gezi yazıları ve hazırladığı Seyahatname ile tanınan, Almanya ve İsviçre medyasının “Karl May des Orients” (Doğu’nun Karl May’ı) lakabı taktığı, Alman filozofların kitaplarında Hitler’e karşı mücadele eden Yahudî kadın edebiyatçı ve aktivist Hannah Arent’e benzettiği, Türkiye’de ise “Çağdaş Evliya Çelebi” diye çağrılan gazeteci, yazar, şair ve seyyah İbrahim Sediyani, Elazığ’ın Karakoçan ilçesinde doğdu.

İbrahim Sediyani’nin 4 yıl boyunca Anadolu’yu karış karış gezerek hazırladığı ve Türkiye’de ismi değiştirilmiş yerleşim birimlerini ve köylerini bir çalışmada toplayan “Adını Arayan Coğrafya” adlı bir kitabı vardır. Kitap Cumhuriyet tarihi boyunca bu alanda yapılmış ilk çalışma özelliği taşımaktadır.

İbrahim Sediyani, henüz Diyarbakır’da öğrenci olduğu 90’lı yılların başında, Doğu, Güneydoğu, Karadeniz ve İç Anadolu olarak adlandırılan bölgeleri ilçe ilçe gezerek ve oranın yerli halklarıyla konuşarak bu eseri kaleme almıştır. Sediyani bu çalışmayı başlatırken henüz 21 yaşında genç bir üniversite öğrencisiydi. Üstelik o dönemler, Türkiye’de terör olaylarının zirvede olduğu, bölgenin OHAL yasalarıyla yönetildiği bir zaman dilimiydi. Türkiye’nin son otuz yılının en korkunç ve karanlık dönemiydi.

Böyle bir dönemde, henüz çocuk denebilecek yaşta ve sıradan biri, hiçbir sıfatı ve akademik kariyeri de bulunmayan genç bir öğrenci olan İbrahim Sediyani, insanların konuşmaya bile cesaret edemediği bir konuda canını da tehlikeye atarak bölgeyi karış karış gezer ve gittiği her yerde, oranın insanlarını başına toplayarak onlardan tek tek köylerinin ve beldelerinin eski gerçek isimlerini sorar, böyle bir çalışma yaptığını insanlara söyleyerek onların verdiği isimleri not eder. Sediyani bütün harçlığını ve zamanını bu iş için harcar. O dönemde internet denen bir olay da yoktur; arzuladığınız bir bilgiye oturduğunuz yerden ulaşma şansınız da bulunmamaktadır. Sediyani bu çalışma esnasında Güneydoğu’nun en güney ucu olan Suriye sınırındaki dikenlitellerden tutun mavi ile yeşilin buluştuğu Karadeniz kıyılarına, Van Gölü kıyısındaki şehir ve köylerden tutun İç Anadolu’daki bozkır topraklara kadar bölgeyi eski dönemlerdeki seyyâhlar gibi karış karış gezmiştir. Böyle bir çalışma neticesinde hazırlanan “Adını Arayan Coğrafya”, gerçek anlamda bir emek ürünü, bir ibret belgesidir.

Yerleşim birimlerinin eski gerçek isimlerini geri alabilmek için 20 yıldır hiç bıkmadan ve yorulmadan mücadele eden İbrahim Sediyani, son olarak 2011 başında “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” adlı bir girişim kurmuş, aynı isimle bir imza kampanyası başlatmıştır. Van İnsan-Der, Hakkari Özgür Yaşam Derneği, Norşin Akabe-Der ve Erciş Şafak-Der adlı dört derneğin ortak başlattığı ve Hakkari’den yayın yapan Ufkumuz.com sitesinin evsahipliği yaptığı “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” girişiminin sözcülüğünü yapmaktadır. Halen devam eden imza kampanyası, şu kurum ve kuruluşların destekleriyle sürdürülmektedir: Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Turizm Dairesi Başkanlığı, Mazlum-Der Van Şubesi, İnsan Hakları Derneği (İHD) Siirt Şubesi, Özgür-Der Diyarbakır Şubesi, Hakkari Eğitim ve Kalkındırma Derneği (HEK-DER), Bağgöze ve Çevre Köyleri Eğitim Kültür Sanat ve Sosyal Dayanışma Derneği (BAĞÇEV-DER), İSHAR, Van Umut Işığı Derneği, Van Kardelenler Kadın Derneği, Van Erdem-Der, Van Memur-Sen, Hakkari Empati Derneği, Hakkari Ati Gençlik Derneği, Hakkari Eğitim Bir-Sen, Hakkari Memur-Sen, Hakkari Toç Bir-Sen, Hakkari Sağlık-Sen, Hakkari Bem Bir-Sen, Hakkari Diyanet-Sen, Hakkari Kültür-Sen, Hakkari Bayındır-Sen, Erdem-Der Malazgirt Şubesi, Dünya ve Ülkemiz Çocuklarına Sağlık, Eğitim ve Yardım Derneği (ÇOCUK-DER), Diyarbakır Özgür Eğitim-Sen, Güroymak Genç Girişimciler Derneği, Özgür-Der Tatvan Şubesi, Karakoçan Onurlu Bir Yaşam İçin Mazlumlarla Dayanışma Derneği (HAKDER), Özgür Eğitim ve Bilim Çalışanları Sendikası, Özgür Yazarlar Birliği, Toplumsal Dayanışma Kültür Eğitim ve Sosyal Araştırmalar Derneği (TOKAD), Sapanca Bilgi Eğitim ve Dayanışma Derneği (SABED), Eğitim-Sen Siirt Şubesi, Zamanın Zeynebi – Kocaeli Duyarlı Hanımlar Sosyal Yardımlaşma Derneği (ZEYNEP-DER).

Almanya’da yaşayan ve 2010’da Akdeniz açıklarında İsrail saldırısına uğrayan Mavi Marmara gemisindeki gazetecilerden biri olan İbrahim Sediyani, Özgür Yazarlar Birliği (ÖYB) üyesidir. Malcolm X hayranı olan yazarın Malcolm adında bir oğlu ve Elif Yaren adında bir kızı vardır.

Kaynak Link: https://www.haksozhaber.net/asimilasyon-ilk-once-karadenizde-baslatildi-21881yy.htm

Artvin Ermenilerine Ne Oldu?

Cemil Aksu, Artvin Ermenilerine Ne Oldu? Tarih ve Toplum Yeni Yaklaşımlar, Sayı: 16 (256), Yaz 2013, s.91-126.

Editörden Not: Cemil Aksu’nun “Artvin Ermenilerine Ne Oldu?” başlıklı makalesinde hem Gürcü hem Türk Kaynakları bakımından yayın politikamıza uygun olmayan bazı noktalara yanıt olması amacıyla Sn. Aksu’nun makalesine ek olarak P.B.Chilashvili’nin aşağıdaki üç makalesinin incelenmesini tavsiye etmekteyiz;

Şavşat Ermenileri: https://tetripiala.wordpress.com/2021/09/13/savsat-ermenileri/

İmerkhev’deki Tek Ermeni Köyü: https://tetripiala.wordpress.com/2021/09/15/imerhevideki-tek-ermeni-koyu-phikiuri/

Ardanuç Ermenileri: https://tetripiala.wordpress.com/2021/09/21/ardanuc-ermenileri/

Giriş

Devletin, Artvin’i “turizm cenneti” yapma ‘kalkınma planının öngördüğü doğrultuda hazırlanan turizm tanıtım materyallerinde ‘kültür ve tarih zenginliği’ nişanı olarak bölgedeki kiliseler, manastırlar, şapeller tanıtılıyor. (1) Hemen hepsi virane olmuş ya da edilmiş bu yerlerin ‘kültür ve tarih turizmi’ adına ‘değer’ kazanması zar zor ayakta kalan yıkık dökük tarih yadigârlarının korunmaya alınması ya da en azından artık tahrip edilmemesi olumlu bir gelişme sayılır. Bu ‘turizm faaliyetleri’, örgütleyicilerinin muradı hilafına ağır bir soru(n) ortaya çıkarıyor: Peki bu kiliselerin cemaatlerine ne oldu, nereye gittiler, niye gittiler? Diğer taraftan, bir zamanlar Artvin’de Ermenilerin yaşadığı bilinmesine ve bunun resmi kaynaklarda yazılmasına rağmen, bu ‘turizm’ materyallerinde onlara ait kilise, manastır vb. kalıntılarına dair hiçbir bilgi yer almamaktadır. Artvin İl Kültür Müdürlüğü’nün resmî sitesinde ildeki ‘tarihi yapılar’ arasında Barhal/Parxal (Altıparmak) Kilisesi, İşhan/İşxan Manastır Kilisesi, Dört Kilise, Dolishane (Hamamlı) Kilisesi, Porta Manastır Kilisesi, Tibeti Kilisesi, Yeni Rabat Kilisesi, İbriga Şapeli, Köprülü Kilise sayılmaktadır. Artvin’deki kilise ve manastırlar üzerine yapılan hiçbir çalışmada da Ermeni kilise/manastırlarından bahsedilmemektedir. Burada, harabe ve kalıntıları olan kiliselerin hepsinin Gürcü/Bagrat kilisesi olduğu belirtilmektedir. (2) Artvin Ermenilerine ait kiliseler, manastırlar yok muydu? var idiyse, onlara ne oldu? Ve tabii asıl soru, Artvin Ermenilerine ne oldu? Nereye gittiler? Turizm tanıtım materyallerinde neyse de maalesef tarih kitaplarında da bu soruların cevapları yok.

Bu çalışmada, Artvin’deki Ermenilerin tarihini ve kaderini araştırmaya, bunu yaparken de Artvin tarihi kitaplarında konunun ele alınış biçimi ve sorunlarını ortaya koymaya çalışacağız.

‘Resmi tarih’ mesaisi ve ‘Artvin tarihi’ kitapları

Osmanlı İmparatorluğu’nun Dünya Savaşı koşullarında ‘elde kalan toprakları kurtarmak’ ve bu topraklar üzerinde egemenliklerini sürdürme gayretlerinin ideolojisi olarak doğan ve gittikçe kabul gören ‘ulus’ ve ‘ulus-devlet’ anlayışı, hızla Türk etnik kimliğinin nüfusta, ekonomide, siyasette egemen kılınması olarak icra edilmeye başlanmıştır. Cumhuriyet, İttihat ve Terakki Fırkasında temsil bulan oluşum döneminin ‘ulusçuluk’ anlayışını sürdürmekten başka bir kader seçmemiştir kendine. Türkiye’de ulus inşasında birincil yardımcı olarak tarih görevlendirilmiştir. Bu nedenle, hem emperyalistlerin Misak-ı Milli’nin Türk yurdu olduğuna inandırılması -Wilson ilkelerinden dolayı, özellikle Ermenilerin, Rumların yaşadığı bölgelerden Batılı devletlerin yetkililerine gönderilen mektuplardaki ana vurgulardan biri budur- hem de devletin tebaasının ‘anlı, şanlı’ bir ulus olduklarına ikna için, ülkede ve dünyada ‘Türk’ün ‘şanlı’, ‘destansı’, ‘köklü’ varlığını ispatlamak, ‘kurmak’ tarih çalışmalarının ana mesaisi olmuştur. Tarihin bu ‘resmi’ görevinin önemli bir mesaisini, hiç kuşkusuz, Anadolu’daki farklı etnik, dilsel ve dinsel grupların Türklüğünü, Türk kökeninin ispatı oluşturur. Araştırma alanındaki ötekilerin tarihleri, yaşamları vs. bu düsturla çalışan tarihçinin gözüne gözükmez olmuştur. Ezcümle tasvir edilen yaklaşım konu Ermeniler, Rumlar olduğunda çok daha titizdir. Türk kimliğinin kuruluşunda Ermenilerin, Rumların oynadığı ‘düşman’ rolü,(3) tarih kitaplarında bu halkların ancak düşmanlıklarıyla yad edilmesini getirir. Nüfus ve ekonomik-sosyal yaşamdaki etkinlikleri ile öne çıkan Rum ve Ermenilerin Osmanlı egemenliğinde uğradıkları haksızlıklar ve bunlardan ‘kurtuluş’ arayışlarını anlamaya çalışmak -ki resmi tarihçilerden böyle bir şey beklemek fazla naiflik olur- bir yana zaten ‘misafir’ olan bu halkların ihanetleri ve katliamlarını ispatlamak dışında onların başına neler geldiği ile ilgilenilmemektedir.

Hasbelkader Artvin (4) tarihi üzerine yapılan çalışmaların da bu tarihin mikro uygulaması olduğunu söyleyebiliriz. ‘Artvin tarihi’ kitapları, (5) yukarıda ezcümle tarif edilen anlayış doğrultusunda, tarihi Türklerin ya da Türk olduğu iddia edilen kavimlerin Artvin’e yerleşmesiyle başlatıyor. Bu kanondaki diğer kitapların ve yazıların ana kaynağı olan Fahrettin Kırzıoğlu’nun Artvin tarihi üzerine çalışmalarının özeti sayılabilecek yazısının girişindeki şu ‘tespit’ ilk vuruştur: “Kuzeyindeki Acara-Batum bölgesi de Balkanlık olan Artvin iline komşu yerlerin ilk medeni insanları, Irak ile Doğu Anadolu’nun halkı gibi, M.Ö. beşinci bin yıllarında Türkistan’dan göçüp gelen yuvarlak başlı (brakisefal) ve Sümerliler, Elamlılar, Subarular, Hurriler ile Soydaş (Asyanik) denilen ve Türklerin ataları ile ırkdaş sayılan insanlardır.”(6) Bundan sonra yapılacak iş bu medeni insanların tarih içindeki gelişiminin takip edilmesidir. Bu ‘medeni insanlar’ dışında sahneye girip çıkan diğer insanlar -ki yöntem gereği onlar işgalci, barbar, vs. oluyor- bu nitelikleri dışında tarihçinin nazarında bir değer ifade etmezler.

Bu çalışma boyunca ‘okunacak’ ‘Artvin tarihi’ kitaplarında da Ermeniler, (7) ihanetleriyle ve nüfus verisi olarak sahneye girip çıkmaktadırlar. Ermeniler, en çok da Birinci Dünya Savaşı yılları anlatılırken adları anılır ve bu birkaç yıldan sonra adları bir daha hiç anılmaz. (8) 1926 yılında, kalan son Ermenilerin de Artvin’den ayrılışları ‘kurtulduk/temizlendik’ havasında anlatılır.

Artvin tarihi çalışmalarının en büyük eksikliklerinden biri de 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan (’93 Harbi) sonra imzalanan Berlin Antlaşması ile Rusların egemenliğine geçen bölgenin Rus egemenliği altındaki kırk yıllık zaman dilimine dair çok az bilgi sunmalarıdır. Bu dönem için asıl odaklanan nokta muhacirliktir. Buradaki temel sorun, bölge tarihine yaklaşırken sadece ‘Türk’ün gözünden bakma’ (daha doğru tanımlama ile, Türk devletinin gözüyle bakma) ve Türk/çe kaynakları esas almadır. Oysa bölge ile yakından ilgili olan Ermenistan, Gürcistan ve Rusya kaynakları neredeyse hiç araştırılmamış ya da yok sayılmıştır.

Asıl konumuza geçmeden, bu alanda yapılan çalışmaların başka sorunlarına da değinmek gerekir. Birincisi, Artvin üzerine -belki kentteki Çoruh Üniversitesi yeni kurulduğundan- yapılan tarih çalışmaları çok sınırlıdır. Bu alandaki eserlerin büyük çoğunluğu ‘araştırmacı-yazar’ yani tarih mesleği dışındaki kişilerin çalışmalarıdır. (8) Bunun tek istisnası Fahrettin Kırzıoğlu’dur. Kırzıoğlu, bütün mesaisini Kür boylarının Türklüğünü kanıtlamaya vakfetmiştir. Ondan sonra konuya eğilenler de onun düsturundan ayrılmamışlardır.

Artvin, Ardahan, Kars ve Doğu Karadeniz Bölgesi’nin tarihini yapan/yazan kişi olarak Kırzıoğlu’nun tarihçiliğine biraz yer ayırmak durumundayız. Kars’ın Çarlık Rusya’sı egemenliğindeki dönemine dair çalışmasında, kendisinden önceki Kars tarihi çalışmalarında tek kaynak olarak Kırzıoğlu ile karşılaşan Candan Badem, örneklerle Kırzıoğlu ve şürekâsının ‘tarihçiliği’ hakkında şunları yazmaktadır: “1960’larda Kırzıoğlu’nun tez danışmanı olan ve aynı zamanda Brüksel’de NATO merkezinde danışmanlık yapmış olan Prof. Akdes Nimet Kurat gibi Prof. Kırzıoğlu da Ruslara, Çarlığa ve Sovyetler Birliği’ne karşı şiddetli bir nefret duygusuyla hareket etmiştir… Bu aşırılık Kırzıoğlu’nda ilginç bir hal almaktadır çünkü bir yandan aşırı bir Rus düşmanlığı ile Rusların yaptığı her şeyi (ama her şeyi) kötülerken bir yandan da Rusların Karslılardan vergi almadığını tamamen mesnetsiz bir şekilde iddia etmektedir![…] Kırzıoğlu’nun yöntemi bilimsel değildir ve saldırgan bir milliyetçiliğin en uç biçimlerinden birini oluşturmaktadır… Kırzıoğlu’nun yönteminin bilimsel olmayışının bir kanıtı da verdiği çok özgül bilgiler için bile hiçbir kaynak zikretmemesidir.”(10) Bu uyarının aşağıda Kırzıoğlu ve şürekâsının eserlerine gönderme yaptığım durumlarda, göz önünde bulundurulmasını murat ediyorum.

Kırzıoğlu’nun esas olarak Artvin üzerine bir çalışması yoktur. Ama istek üzerine Artvin Valiliği tarafından çıkarılan Artvin Yıllığı için bir makale kaleme almıştır. Kırzıoğlu, dönemin TTK’nun misyonuna uygun olarak bölgedeki Türk varlığını araştırmaya ve bölgedeki ötekilerin Türklüğünü ispatlamaya mesai harcamıştır. Bunlar dışında, Artvin’de ilk ve tek arkeolojik çalışma ise 2008 yılında yapıldı. (11) Bu ‘araştırma’ kitaplarının -savaşlar, el değiştirmeler, Artvin’in kurtuluşu vs. konular dışında- önemli bir kısmı bölgenin ‘Türk yurdu’ olduğunu ispat için yer-yöre adlarının Türkçeliğini anlatmaya vakfedilmesine rağmen eser sahiplerinin -ve de kaynaklarının- hiçbiri etimolog değildir. Ve birçok yer adının Türkçe olduğu noktasındaki gayretkeşliğe rağmen hâlâ Artvin’in etimolojik kökeni ve anlamı bulunamamıştır!

Yeri gelmişken, çalışma boyunca değindiğimiz ‘resmi Artvin tarihi’ kitaplarının/yazılarının genel bir özelliğine dikkat çekmek istiyorum: ‘Artvin tarihi’ kitapları, savaşın pek çok cephesi ve genel gelişmelerle ilgili izahatlara yer vermelerine karşılık, Osmanlı hükümetinin tehcir kararına ve uygulamalarına hiçbir şekilde değinmiyorlar. Diğer taraftan özellikle Ermenilerin Türklere karşı saldırıları anlatılırken Artvin değil, ‘Evliye-i Selase’ bölgesi konu edilmektedir. Böylece Evliye-i Selase’ye dahil olan Ermeni nüfusun daha yoğun yaşadığı Kars, Ardahan’da ve diğer yerlerde yaşanan Rus ordusundaki ve Osmanlı-Türk çetelerine karşı silahlanmış Ermeni çetelerinin saldırı olaylarından hareketle ‘resmi tarih’ müfredatının ‘Ermeni katliamları’ dersini Artvin tarihinde de işlemiş oluyorlar. Çünkü Evliye-i Selase’de Ermeni katliamları/zulmü başlıkları altında Artvin’de yaşanan herhangi bir olay anlatılmıyor.

‘Artvin tarihi’ kitaplarının müfredatının Fahrettin Kırzıoğlu’nun 1973 Artvin Yıllığı’nda (M. Adil Özder ile birlikte) yazdığı “tarih” bölümünde belirlendiğini söyleyebiliriz. Örneğin, 2001 yılında yayımlanan Ali Gündüz ve Halit Özdemir’in ‘Artvin Tarihi’ kitaplarının, bazı yerlerde aynı cümlelerle, Kırzıoğlu’nun makalesindeki bilgilerin birkaç kelime, cümle ile detaylandırılmasından ibaret olduğunu söyleyebiliriz. Yazının başında da belirttiğimiz gibi, Kırzıoğlu, Artvin’in tarihini Türk kökenli medeni insanların buraya yerleşmesiyle başlatıyor. Adı geçen eserlerde, M.Ö. 5 bin yıllarından 1538 senesine kadar anlatılan tarihte (yani yaklaşık 6538 yıl) Ermenilerden üç yerde bahsedilmektedir:”…30 Nisan 607’de toplanan Diwin-Konsili ile 450’deki Kalkedon-Konsili’ne bağlı ve Hazreti İsa’da ‘iki cevher’ (hem Tanrı hem insan vasfı) gören Ortodoksluk ile, bir cevher’ gören ve adını Arsaklı (Türkman) Aziz Grefuvar’dan alan Gregoryenlik kesin olarak ayrıldı. Bu yüzden, yerli Ortodokslara Bizanslı/Rum mezhep başlarından ayırmak için ‘Korklu/Gorglu’ ve bundan bozma olarak sonraları Gürcü, Gregoryenlere de coğrafya bölgelerinden dolayı Ermeni denmek, gittikçe adet oldu. Mezhep anlamındaki bu iki deyim…”(F. Kırzıoğlu, M.A. Özder);”…Böylece Selçuklular ve Bizanslılar arasında ilk ciddi karşılaşma vuku buldu. Musa Yabgu’nun oğlu Hasan’ın da katıldığı bu harekât sırasında Gence önünde Gürcü, Ermeni ve Rumlardan oluşan Bizans ordusu ağır bir yenilgiye uğratıldı (1046),”(H. Özdemir, s. 45);”[1249 senesi] (…) Başta Kereyitler olmak üzere birtakımı Hristiyan çoğu Şaman ve Budist olan Çingizliler, ‘Ermeni’ ve ‘Gürcü’ gibi yerli Hristiyanları istila ve seferlerinde asker ve memur olarak da kullanıp, Müslümanların bunlar eli ile ezilmesine yol açtılar.”(H. Özdemir, s. 64)

Kırzıoğluna göre, Artvin bölgesinde tarihten beri yaşayan, buradan gelip geçen bütün kavimler, Sümerler, Hititler, Arsaklılar, Hurriler, Urartular, Bagratlar vs. Türk soylarındandır; bütün yer, kişi isimleri de Türkçedir dolayısıyla Artvin Oğuz elidir. Kırzıoğlu’nun bu ‘tarihçiliği’ ile Özdemir’den aktardığımız iki parçadaki “Ermeni imgesi” (büyük dış güçlerin ‘askeri/maşası’, Türk-Müslümanlara eziyet eden) birbirini tamamlamaktadır. Özdemir, çalışmasının ilerleyen sayfalarında (s. 131) 2 Nisan 1538-18 Ocak 1539 tarihlerinde işlenmiş “İcmal Defteri”nden,1593 Ahıska/Çıldır Eyaleti Tahrir Defteri kayıtlarına bakarak, bölgedeki yer ve kişi adlarının öz-Türkçe olduklarını; “Çoruh ve Yukarı Kür boylarındaki Ortodoks-Kıpçak Türklerinin neden kısa zamanda Osmanlı himmeti ile gönülden Sünni-Müslüman olduklarını anlarız. Resmî belgelerde gördüğümüz bu Türkçe adlar; öteden beri buralarda tek tük kalan Ermeni-Gregoryen ve sonra Artvin Katolik Ermeni köylüleri dışında, hepsi Türk ve tek dili Kıpçak-ağzı güzel Türkçe olan yerli halkın, milli dil ve kültürünü koruduğunu gösterir” demektedir. Kırzıoğlu ve onun iktibasçılarının bu Türklük iddialarına rağmen (fakat onların Türkleştirme zihniyetine uygun olarak),Cumhuriyet’in erken bir tarihinde,1926 yılında Artvin’deki bütün yer isimleri değiştirilmiştir.

On dokuzuncu ve yirminci yüzyılda Artvin Ermenilerine dair bilgiler

Artvin’de yaşayan halkın etnik ve dini bileşenine dair istatistik bilgilere Osmanlı döneminin sonralarında yapılmaya başlanan nüfus sayımları ve salnameler sayesinde erişebiliyoruz. Halit Özdemir’in aktardığı 1869 Trabzon Salnamesinde Lazistan sancağına bağlı Livana kazasında 378 gayrimüslim hanesi ve 308 Ermeni, 1261 Katolik erkek olduğu belirtilmektedir. Ayrıca 80 öğrencili bir Ermeni okulu, 300 öğrencili dört Katolik okulu, 14 rahip, dört kilise olduğu ifade ediliyor. Özdemir, 1870 salnamesinin verilerini aktarırken dört Ermeni kilisesi olduğunu aktarıyor. Aynı bilgi 1873 ve 1876 Trabzon Salnamelerinde yineleniyor. Yine aynı salnameye göre Arhavi’de üç Rum kilisesi var. 1873 Erzurum Salnamesine göre, o zamanlar Çıldır sancağına bağlı olan Ardanuç kazasında 549, Şavşat kazasında ise 647 Hristiyan erkek nüfusu yaşıyor. Ardanuç’ta dört kilise, dört Hristiyan ilkokulu, Şavşat’ta üç Hristiyan ilkokulu olduğu bu salnameden aktarılan bilgiler arasında.’93 Harbi’nin başladığı yıl olan 1877 yılına ait Trabzon Salnamesinde de Livandaki Katolik-Ermeni toplam erkek nüfusu 1549 (Müslüman-gayrimüslim toplam erkek nüfus sayısı 16036) olarak verilmektedir. (12)

1887 yılında yayınlanan Chorohskiy Kray adlı kitabında V.Y. Lisovskiy, bölgedeki Ermenilere dair şunları yazmaktadır: “Ermenilere gelince, onlar da görünüşe göre Türkler gibi bölgeye sonradan yerleşenlerden sayılmalıdır; çünkü, birinci olarak sayıları çok azdır ve ikinci olarak da sanki küçük kolonilermiş gibi dağınık halde, birkaç yerleşim yerinde, esas itibariyle bölgenin güney kısmında yaşarlar. Şavşat’ta Ermeni nüfus şuralarda yerleşmiştir: Phukiur ve Okrobaket köylerinde ve ‘Rabata’ adı verilen iki köy stili yerleşim yeri, Samcelya ve Mamanelisa’da. Ardanuç ilçesinde Ardanuç kasabası ile Tanzot ve Enirabat’ta yerleşmişlerdir. Kintriş ilçesinde ise onlara sadece ticaret faaliyeti yürüttükleri birkaç yerleşim yerinde rastlanır. Bunlara ek olarak, Ermeniler Artvin şehri nüfusunun 4/5’ini ve Batum’unkinin 1/10’unu teşkil ederler. Batum’daki Ermenilerin bir bölümü buraya sonradan gelme bir unsurdur; bölgeye ancak Rusya’ya ilhak edilmesinden sonra gelmişlerdir.” (13)

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra bölgenin egemenliğini ele geçiren Rus Çarlığı, bölgede ayrıntılı nüfus çalışmaları yapmıştır. Bu çalışmalarda nüfus milliyet, din ve mezhep, ekonomik durum gibi çeşitli kriterlere göre tasnif edilebilecek kadar ayrıntılı bilgiler mevcuttur.1886 yılında yapılan bu nüfus sayımın sonuçları Kafkasya İstatistik Komitesi tarafından 1889’da yayınlanmıştır.(14) Buradaki bilgilere göre Artvin’in (bu tarihlerde Artvin merkez, Şavşat ve Ardanuç bölgeleri Rusların egemenliğindedir) nüfusu, Ermeniler 2853, Gürcüler 17802, Türkler/Müslümanlar ise 24887 ve diğer milletler (Kürtler, Çingeneler ve İspanikler) 450 kişiden mürekkep, toplam 45992’dir. (15)

1907 yılında yayınlanan The Catholic Encyclopedia, Artvin’deki Katolik eğitim kurumlarına dair bilgileri, 1894 yılını esas alarak vermektedir. Ansiklopedi’ye göre Artvin, Karadeniz’e akan Çoruh’un sol yanına, Türk Ermenistan’ının yakınına konumlanmıştır. 1894 yılı Artvin’inde, çoğunluğu Türk ve Ermenilerden oluşan 5.900 nüfus vardır. Dokuz Ermeni-Katolik kilisesi ile bu kiliselere bağlı, dördü kız, üçü erkekler okulu olmak üzere yedi Katolik okulu vardır. Bu okullar, Artvin ve havalisindedir. Artvin ve havalisindeki bu kiliseler ve okullar, Artvin Ermeni-Katolik Diakozalığına (16) bağlıdırlar. Papa Gregorius’a bağlı olan Gregoryen Ermenileri ise beş kiliseye ve iki okula sahiptirler.”

“Ermeni sayımları, Artvin diakozasının yaklaşık 12 bin Katoliği, 25 görevli rahibi, 30 kilise ve şapeli, yaklaşık 900 öğrencisi olan 22 ilkokulu gösteriyor. Kızlar, kısmen Kutsal Bakire Meryem Kızkardeşleri tarafından eğitilmektedir. Artvin diakozasındaki Latin sayımındaki Katolikler, Tiraspol Piskoposluğunun yetki alanına bağlıdırlar.” (17)

Osmanlı Devleti’nin isteği üzerine Ermeni Patrikhanesi tarafından 1912-1913 tarihlerindeki faal kilise ve manastırların durumuna dair bir rapor hazırlanarak yetkililere verilmiştir. “Annotated Selections from the Inventory of Armenian Church Properties conducted for and by the Ottoman Government in 1912-1913″(18) adlı belgeye göre, Artvin’in Rusya egemenliğinde olduğu o yıllarda, Erzurum sancağına bağlı olan Kiskim’de (şimdiki Yusufeli ilçesi) dört Ermeni kilisesi olduğu anlaşılmaktadır. Kiskim’deki kiliseler; Kutraşen köyünde The Church of Holy Mother of God, Khotorçur köyünde The Church of Holy Mother of God, St. Gevorg Church, Holy Resurection Church,St. Hovhannes Church,St. Karapet Church, Holy Saviour Church,St. Hakob Church,St. Illuminator Church; Nikhakh köyünde The Church of Holy Mother of God; Karmrik köyünde St. Hovsep Church, The Church of Holy Mother of God olarak belirtilmektedir.1288 (1872) Tarihli Erzurum Vilayet Salnamesinde Kiskim’deki erkek nüfus 15 hanede 1612 Hristiyan, 4060 Müslüman olmak üzere toplam 5672 olarak verilmiştir. (19) Ermenistan ve Çevre Bölgelerin Yer İsimleri Sözlüğüne göre;(20) “Kiskim kazası 1829 yılına kadar Akhıskha paşalığındadır. Kiskim kazası kendi bölgesiyle eski Berdagrak’tır. Vital Cuinet’e göre 1891 yılında Kiskim’de 23929 Müslim, bundan 5954 Ermeni sakin ve 68 başka boylar yaşamaktaydı. Bu Müslim sakinler arasında Türkler, zorla İslamlaşmış/Türkleşmiş olan Ermeniler ve Lazlar da vardı.” (21)

Kaçkar dağlarının güneyinde Çoruh bakarlarındaki Barhal (Altıparmak), Hevek (Yaylalar), Khodorçur (Sırakonaklar) Hemşin coğrafyasına dahildirler. (22) İspir-Yusufeli sınırında olan ve bu nedenle bazen İspir’e bazen Yusufeli’ne bağlanan Khodorçur köyü 1574 tarihinde tahminen 334 haneli 1804 nüfusa sahiptir. (23) Katolik Ermenilerin yaşadığı Khodarçur hakkındaki, Raffaele Gianighian’ın 1992’de yayınlanan kitapta Khodorçur’a bağlı Hunut, Areki, Gudraşen, Garmik, Mokhorgut, Zraraçur, Cicibağ ve Kisak köylerinden söz edilmektedir. Zraraçur, Mokhorgut ve Kisak’ta birer kale bulunmaktadır. Areki köyünde Surp Yerrortutyun kilisesi bulunmaktadır. Mokhorgut köyünde Surp Asdvadzadzin manastırıyla bir kale bulunmaktadır. Cicibağ’da ise Surp Yerrortutyun katedrali ile içinde pek çok Khaçkarın (24) bulunduğu bir mezarlık vardır. (25) Sonraları İspir’e bağlanan Khodorçur’daki 23 vartabedinin (26), ‘tehcir’ edildiği bilinmektedir. (27) Köydeki kilise de cami yapılmıştır. (28)

Khodorçur ve yine bugün Yusufeli’ne bağlı olan Hevek/Khevak köyü ile ilgili 1776 yılında bu köye uğrayan Venedik Mkhitar Manastırı üyesi Poğos Vardapet Meheryan’ın anılarında bazı bilgilere ulaşılmaktadır. (29) Meheryan, 1776 yılında Khordorçur’da Karmirk ve Hokhrakuyt köylerinin mugannilerini papazlığa terfi etme töreni için Hemşin sancağındaki Hevek/Khevak köylü muganni Serobe’yi getirdiklerini anlatır. Khordorçur’un yaşlı papazları, Heveklilerin Türkleşmesi esnasında beş-altı hanenin dinlerini değiştirmediğini ve kendilerinin de onlara papazlık yaptıklarını anlatmışlardır. Ayrıca Meheryan, Hevek’teki yıkık kiliseyi de onardığını ve orada yaptıkları ayine Müslümanlaşmış Heveklilerin de katıldığını anlatır. Meheryan, Hevek’ten üç günlük bir yolculukla Artvin’e vardıklarını, buradaki halkın kendilerini sevgiyle karşıladığını ve Artvin’de Ter Hovsep’in evinde kaldığını aktarır.

93 Harbi ve sonrasında Artvin

Halk arasında 93 Harbi olarak bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın Rusya’nın galibiyetiyle sonuçlanması üzerine imzalanan barış anlaşması gereği Osmanlı Devleti, Evliye-i Selase (Kars, Ardahan, Batum) ile Batum sancağına bağlı olan Artvin, Ardanuç, Borçka, Şavşat, Hopa’nın Kemalpaşa kesimi Rusya’ya bırakmıştı. Bu tarihten itibaren 1918’e kadar Artvin Rusya’nın egemenliğinde kalmıştır.

’93 Harbi’nin -konumuz açısından- en önemli sonuçlarından biri, Evliye-i Selase’nin (Kars, Ardahan, Batum) Rusya’ya verilmesi üzerine bölgedeki Müslüman halkın Osmanlı topraklarına, buna mukabil Osmanlı’da katliamlara maruz kalan Ermeni ve Rumların bir kısmının da bu bölgeye göç etmesidir. Osmanlı-Türk kaynaklarında “muhacirlik yılları” olarak yadedilen yıllarda binlerce Müslüman Osmanlı’nın değişik ellerine göç etmiştir. ‘Muhacirlerin’ bir kısmı ancak terkettikleri yerlerin tekrar Osmanlı’ya geçişinden sonra geri dönüş gerçekleştirmiştir.

’93 Harbi, Kafkas bölgesinden Anadolu’ya yapılan göçe yeni bir ivme kazandırmıştır. Bu savaşta Kafkasya bölgesinde Türkler, Çerkesler, Çeçenler, Abazalar, Dağıstanlılar ve Acara bölgesinde yaşayan Müslüman Gürcüler, aktif olarak Osmanlı Devleti’nin yanında savaşa katılmışlardır. Savaş Osmanlı aleyhine neticelenip Kafkaslar yine Rusya’nın hakimiyetinde kalınca Müslüman Kafkas toplumları da bunun acı neticesi ile karşılaşmışlardır. Artvin ve Batum halkından bir kısmı deniz yolu ile göç ederken bir kısmı da kara yolu ile Erzurum ve Bayburt gibi yerlere ulaşmıştır. Buralarda yerleşmeler olduğu gibi göçmenler Tokat, Amasya, Muş gibi başka bölgelere gitmişlerdir. Deniz yolu ile göç edenler Karadeniz’de sahil boyu ve iç bölgelerde Hopa’dan itibaren İstanbul’a kadar iskân edilmişlerdir. İstanbul’a ulaşan göçmenler boş arazi bulunan Anadolu vilayetlerine sevk edilerek yerleştirilmişlerdir. Bu göçler tam anlamıyla bir insanlık dramıdır. Yollarda çekilen her türlü açlık, sefalet, salgın hastalıklar göç edenlerin büyük çoğunluğunu yok etmiştir.

Ayastefanos Antlaşması’nın 21. maddesine göre Rusya’ya bırakılan yerlerin halkına, bulundukları yerde kalmak veya göç etmek hususunda üç sene serbestlik tanınmıştır. Rusya, işgal ettiği yerlerdeki halkın göç etmemesi için ikna edici faaliyetlerde bulunmasıyla beraber 1890 yılına kadar göçleri serbest bırakmıştır. Bu tarihten sonra toplu göçler, Osmanlı Devleti’nin Rusya nezdinde resmi girişimlerle mümkün olmuştur.1909 yılına kadar Rusya, bölge halkının sınır geçişlerini serbest bıraktığı için küçük gruplar diplomatik konu teşkil etmeden göç edebilmişlerdir.

Bu göçlerin Osmanlı Devleti tarafından hem bir işgücü hem de elde kalan topraklarda Türk-Müslüman unsurunu egemen kılma politikası açısından da değerlendirildiği anlaşılmaktadır. “Toprak kayıpları ile başlayan Türk ve Müslümanlar göçler, Osmanlı Devleti tarafından teşvik edilmiş ve göçmenlere iaşe, barınma ve yerleşmeleri konusunda her türlü destek sağlanmıştır. Padişah II. Abdülhamid,”93 Göçmeni” olarak adlandırılan Artvin ve Batum göçmelerine karşı Müslümanları koruyup sahip olması gerektiği inancıyla hareket etmiştir. Ayrıca göçmenlerin sağlayacağı işgücü Anadolu’da boş arazilerin ekonomiye kazandırılması bakımından ve göçmen kitlelerin, Anadolu nüfusunun Türkleştirilmesi yönünden önemsenmiştir.” (30)

David Martirosyan, bu göçler hakkında şu bilgileri vermektedir: “Albay N.Y. Lisovskiy’nin araştırmasında belirttiği resmi verilere göre ayrıcalıklı süre zarfında [geçişlerin serbest olduğu ilk üç yıl] Batum bölgesini yaklaşık 38 bin kişi terketmiştir. Böylece Batum’un kuzeyindeki vadilerden nüfusun yaklaşık 2/3’ü; Goniya’dan ve Aşağı Acaristan’dan ise 1/2’sinden biraz azı göç etti. Kintriş ve Maçahel vadilerindeki bazı yerleşim yerleri nüfuslarının 9/10’unu kaybetmiş, bazıları ise tamamen boşalmıştır. En az göçü ise Şavşat, Ardanuç ve Yukarı Acaristan verdiler: Ekilebilir topraklardan yana daha zengin oldukları ve savaş sahnesinden de uzakta bulundukları için kıtlığın dehşetine maruz kalmadılar.” (31)

M. Adil Özder göçler konusunda biraz farklı bir tablo çiziyor. (32) Ona göre, Rusya’nın eline geçen bölgelerdeki ileri gelenlerden bazıları, insanların göç etmemesi konusunda ikna çalışması yürütmüştür. “Kars Şehbenderi olarak 1880 Ağustos’undan itibaren on altı ay şehirde bulunan Mehmed Asım Bey, el altından ve yine imam ve müftüler vasıtasıyla: ‘Buraları Padişah, geçici bir zaman için tazminat yerine Ruslara bırakmıştır. Gaziler ocağı, şehitler yatağı mübarek Kars’tan Ezan-ı Muhammedi ve Müslüman (Türk) sesi kesilmesin. Cami ve mescitlerin, türbelerin hatırı için kâfirin zulmüne katlanarak vatanda kalıp, ekseriyeti temin etmek, en büyük ibadet ve millet hizmetidir’ yollu haberler yayarak halkı uyandırmıştı.” (33) Özdemir, Mehmed Asım Bey’in Batum Müftüsü aracılığıyla da fetva çıkarıp bu anlayışı yaydığını belirtiyor. Bunun gibi çalışmaların Artvin, Ardanuç ve Şavşat’ta da yapıldığını söylüyor, Özdemir. (34)

Çarlık döneminde Artvin

Artvin ve civarının Rusya’nın egemenliğinde geçirdiği dönem için, yerli halklar arasındaki ilişkiler açısından Hristiyanların Müslümanlara karşı sosyal, ekonomik ve siyasal olarak avantajlı hale geldiklerini tahmin etmek zor değil. Osmanlı’da askere alınmayan, ekstradan vergiler ödemek zorunda olan, sosyal yaşamda ikinci sınıf muamelesi gören Hristiyanların, Rusya’nın yönetiminde bu durumdan kurtulurken, Müslüman halkın baskı ve asimilasyonuna dair herhangi bir bilgi yoktur. Fakat bu statü değişimi, Rusya’nın ve Osmanlının bölge siyasetleri tarafından bir enstrüman olarak kullanılmıştır.

Rusya’nın egemenliğinin başlamasıyla idari olarak Artvin, Ardanuç kazaları ile Şavşat ve Borçka nahiyeleri 1878’de Batum oblastına (vilayet) bağlanmıştır.1883’te Batum oblastı kaldırılarak Kutaisi guberniyasına bağlanan Artvin,1903’te yeniden Batum oblastına bağlanır. Sonradan Şavşat kaza, Artvin de naçallik yapılmıştır. Naçalliklerin albay rütbesinde kişiler olduğunu ve bunların genelde Gürcü olduğunu, buna karşın nahiyelerin başındaki kişilerin halk tarafından seçildiğini ve Türk-Müslüman olabildiklerini belirtiyor, M. Adil Özder.(35) ’93 Harbi ile Rusya’nın egemenliğine geçen Evliye-i Selase’deki idari örgütlenme hakkında, bu yıllardaki Kars’ın yaşantısını Rus kaynaklarına dayanarak yazan Candan Badem’in Kars Vilayeti kitabında özetle şu bilgiler verilmektedir: Bu dönemde Rusya İmparatorluğu’nun idari yapılanışı askeri ve hukuki mahiyetleri açısından guberniya, oblast, okrug, kray gibi farklılıklar göstermektedir. Guberniyalar Çarlık yasalarının tam olarak uygulandığı normal yönetim birimleridir. Oblast ise henüz tüm Çarlık yasalarının uygulanmadığı, yerel adetlere de izin verilen bir tür ikili hukukun uygulandığı askeri yönetim birimleridir. “Batum ve Kars oblastları askeri valilerinin yetki ve yükümlülüklerine ilişkin Şubat 1879 tarihli bir talimatnamede bu valilerin kendi vilayetlerindeki asayişten sorumlu oldukları ve nüfusu yavaş yavaş uygar yurttaşlığa (grajdanstvennost) hazırlamaları, ancak halkın alışmış olduğu düzeni ve yaşam tarzını özel bir gereklilik olmadıkça keskin bir biçimde bozmaktan kaçınmaları gerektiği yazılı idi. Valiler vilayetlerindeki en etkili kişileri Güney Kafkasya’ya ve hatta Rusya’nın içerlerine bağlayan maddi ve manevi çıkarları olmasını sağlamalı ve bunun için ticareti geliştirmeli, okullara öğrencileri yollamalıydılar.[…] Doğal afetlerde ve kıtlık durumunda halkın yardımına koşmak ve gerekirse Kafkasya başkomutanlığından yardım istemek, okullar açmak, fanatizme kaçmamak koşuluyla Müslüman dini okullarına karışmamak, özel girişimi desteklemek ancak tekelciliğe izin vermemek, bayındırlık ve ulaşımı geliştirmek, yerel halkın haklarını kısıtlamamak kaydıyla Rus yerleşimciler için yeni araziler bulmak, ormanları korumak, atlı zaptiye için gönüllüleri teşvik etmek, zaptiye subaylarının seçimine özen göstermek ve vilayetin gelirlerini artırmak için gerekli önlemleri bildirmek görevleri arasındaydı.” (36)

Özder ve Özdemir, Rusya’nın egemenliğinde geçen kırk yıllık kara günlerdeki halkın yaşamına dair şu bilgileri (37) vermektedirler: “Yerli halkın gönlünü hoş tutmak amacıyla vergiler de pek ağır sayılmazdı. Köylerden iki taksitte ödemek şartıyla yıllık toprak vergisi alınır, zamanında ödenmeyen vergilere zam yapılırdı. Vergileri köy muhtarları toplar ve Rus idaresine teslim ederdi. (…) Toprak belirli sınırlar içinde köy adına verilir, bölüştürme işi köylüye bırakılırdı. Genel olarak toprak bölüştürmesi üç-beş yılda bir nüfus oranına göre yapılırdı. Nüfusu azalan ailelerden alınan toprak, artan ailelere verilirdi. Bölüştürme işindeki anlaşmazlıkları hükümet giderirdi. Nüfusu oranında verilen toprağı köylü değiştiremez ve satamazdı. Payına düşen toprak üzerinde bağ ve bahçe yapan köylülere o toprak mülk olarak verilir; bölüştürmeye girmezdi.”(38)

Rusya egemenliğinde askerlik sistemi de değişmiştir. Osmanlı’da Hristiyanlar askere alınmazken Rusya’nın egemenliğinde Türk-Müslümanlar askerliğe alınmıyor. Askerlik sırası gelen Türkler yılda 1,5 ruble vergi ödeyerek askerlikten muaf tutuluyor. Bununla beraber, kendi atı ve silahıyla ücretli stranjnik (jandarma) ve abeşik (orman muhafaza memuru) gibi görevlerde çalışabiliyorlar. Halit Özdemir bu uygulamayı “savaşçı Türklerin benliğini hiçe indirmek” amacını taşıdığını ifade ediyor.(39)

Yazarların askerlik konusundaki bu şoven yorumuna karşılık Çarlık yönetiminin Türkleri askerliğe mahsustan almadığı bilgisi yalandır.”[…] Çarlık yönetimi aslında bu konuda bazı girişimlerde bulunmuş ancak hem yerli halkın hem de 1879’dan itibaren yöreye yerleşen Rus sektantları olan Duhoborların ve kısmen Malakanların şiddetli direnişiyle karşılaşmıştır. Nihayet 1889 yılından itibaren gayri-Hristiyan (Müslüman, Yezidi, Yahudi, vd.) nüfusa ve Rus sektantlarına askerlik hizmeti yerine Osmanlı Devleti’nde gayrimüslimlerin ödediği bedel-i askeri vergisine benzer bir ‘askeri vergi’ (voinskiy nalog) getirilmiştir. Yani sorun Kırzıoğlu’nun deyişiyle Rusların ‘uyuşturma ve erlikten düşürme’ siyasetleri değildir; tam tersine Rus hükümeti dinine ve mezhebine bakmaksızın bütün tebaasının askerlik yapmasını istemiştir.”(40) Fakat bu konuda direniş nedeniyle geri adım atmak zorunda kalmıştır.

M. Adil Özder, Rusya’nın bölge halklarını Ruslaştırmak siyaseti güttüğü iddia etmesine karşın Türklerin dini eğitim ve ibadetlerinde, sosyal hayatlarında serbest olduğu da ifade ediliyor. Rusya’nın açtığı okullarda resmi dilin Rusça olduğu halde din dersinin Türkçe verildiği anlaşılıyor. (41) Buna rağmen Türklerin Rusya’nın açtığı okullara pek gitmediğini ifade ediyor, Özdemir.

Özder, Rusya’nın Evliye-i Selase’de uyguladığı genel siyaseti; “a-Yerli Müslüman -Türk ahaliyi uyuşturma ve Ruslaştırma çabası, b-Türkleri kendi yerlerinde azınlığa düşürmek için yürütülen uygulama, c-Yerli ahaliden ileri gelenleri memnun etmek için verilen unvan ve memuriyetler” olarak özetliyor. (42)

Özder,”36 yıllık Çarlık yönetimi” döneminde, “Ermenilerin ticari baskısı ve sinsi seyirci kalan Rus idarecileri bu iki cemaatin münasebetlerini çığrından çıkarmağa sebep olmuşlardır”, diyor. Özder, örnek olsun diye 1890’lı yıllarda, Artvin belediye başkanının iki muavini olan Ermenilerden Andriyas ile Türklerden Ahmed Tevfik Bey (A. Tevfik Bey aynı zamanda Artvin Naçaliğinin jandarma kuvvetlerinin başındadır) arasında yaşanan bir olayı aktarıyor: Bir toplantıda yaşanan söz düellosundan sonra, adamlarını da yanına alan A. Tevfik, gecenin karanlığında Andriyas’ı bir köşede sıkıştırıp öldürür. (43) Özder’e göre “zengin ve azgın komiteci” Andriyas’ın Tevfik Bey tarafından öldürülüşünü anlattıktan sonra “Bu vahşice intikam alma hıncının oluşup yerleşmesine sebep olanlar kimlerdi” diye soruyor. “Burada tekrar sormağa lüzum var mı bilmem, ama 1890’da İstanbul’da henüz kurulmuş olan Hınçak Cemiyeti’nin bu gelişmelerin baş körükleyicisi olduğu da apaçık bir gerçektir.” (44)

Özder’in aktardığı olayı anlatışına, nedenine dair yorumuna diyecek söz yok…Arada belediye başkanı muavinliğinin biri Ermeni biri Türk iki kişi tarafından yürütülüyor olması dikkat çekicidir. Ayrıca geçerken Artvin Naçaliği Abaşidze’nin de bir Türk tarafından öldürüldüğü de aktarmaktadır Özder. “Okuduğumuz” çalışmalarda bu dönem boyunca Artvin’de Ermenilerin Türklere yönelik bir katliam, öldürme girişimi veya faaliyetinden bahsedilmemektedir.

Diğer taraftan, genel siyaset arenasında Rusların Ermenilere hamilik yapıyor gibi görünmesine karşılık Rusya’nın Osmanlı’dan hicret eden Ermenilerle bölgedeki Ermeni sayısının artmasından rahatsız olduğu anlaşılmaktadır. Örneğin Kars’ın ilk askeri valisi olan V. Frankini,18 Şubat 1879 tarihli raporunda bölgedeki Ermenilerin siyasi emelleri olduğunu ima ederek sayı olarak Rumlarla dengelenmesi gerektiğini bildirmektedir. Frankini ayrıca bölgeye gelen Ermeni mültecilerin mevcut Ermeni köylerine dağıtılmalarını ve yeni köyler kurmalarına müsaade edilmemesini salık vermektedir.(45) Balkanlar’da özellikle Bulgarların bağımsızlık hareketlerine büyük destek veren Rusya, bu hareketlerin ‘devrimci’ potansiyelleri nedeniyle içine düştüğü durumla yeniden karşılaşmamak için Kafkasya’daki bağımsızlık hareketlerine karşı çıkmıştır.1882-1895 döneminde Rusya Dışişleri Bakanı olan Nikolaus Giers, Rusya’nın Ermeni politikasını şöyle ortaya koyuyordu: “Rusya’nın ikinci bir Bulgaristan yaratmayı arzu edecek hiçbir nedeni yok. O zaman Rusya Ermenilerinin de katılmak isteyecekleri özerk Ermeni prensliklerinin doğuşu, Rusya’ya tehlike oluşturacaktır.”(46) Yine, Rusların Osmanlı’ya, Kafkasya’ya göç etmiş Ermenilerin memleketlerine dönmelerine izin verilmesi konusundaki ısrarlı girişimleri (47) de göz önüne alınarak, Rusların bölgedeki Ermenilere yönelik kayırmacı bir yaklaşımlarının olmadığı söylenebilir.

’93 Harbi’nden Birinci Dünya Savaşı’na doğru Osmanlı’da ‘Ermeni sorunu’

Halk arasında ’93 Harbi olarak bilinen savaşın ardından 3 Mart 1878’de imzalanan Ayastefanos Antlaşması’na göre Rusya, Osmanlı va’dettiği reformları gerçekleştirinceye dek Doğu vilayetlerindeki işgali sürdürme hakkını kazanmıştı. (48) Fakat Rusya’nın o bölgede asker bulundurmasını Hindistan’daki sömürge çıkarlarına bir tehdit olarak algılayan İngiltere, yeni bir kongre toplanmasını sağlamıştı. Kongre sonucunda imzalan 1878 Berlin Antlaşması, Ayastefanos’a göre daha hafif şartlar içermesine rağmen Osmanlılar, Balkanlar ve Kafkasya’daki büyük toprak kayıplarının yanı sıra nüfusunun beşte ikisini kaybetti.

Berlin Antlaşması ile Doğu sorunu artık Ermeni sorunu olarak belirmiştir.1830 ve 1840’larda Osmanlı hükümetinin Kürt aşiretlerini yerleşik düzene geçmeye zorlaması sırasında Doğu vilayetlerinde yaşanan ve etnik ya da dini kökenli olmaktan çok yerleşik ve göçebe toplumsal yapılar arasındaki gerilimden kaynaklanan asayiş sorununun yarattığı huzursuzluk,1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’yla artmıştır. Savaş sırasında Osmanlı ordusuna hizmet eden ve çoğunluğu Kürt ve Çerkes süvarilerinden oluşan düzensiz birliklerin başına buyruk davranışları, savaş sırasında ve sonrasında Kafkasya’dan Osmanlı topraklarına kaçan muhacirlerin ve savaş koşullarının yarattığı genel sıkıntılar ve bazı Ermeni militanların savaş sırasında Rus ordusunda görev yapmaları gibi gelişmeler, söz konusu asayiş sorununu daha da ciddileştirdi. Osmanlı Devleti, Berlin Antlaşması’nın 61. maddesiyle Ermenilerin yaşadığı vilayetlerde gereken reformları gecikmeden gerçekleştirme ve Ermenilerin Kürt ve Çerkesler karşısında güvenliğini sağlama taahhüdünü vererek bu asayiş sorununun uluslararasılaşmasına giden yolu açmış oldu. (49)

Berlin Antlaşması’nın 61. maddesi ile “Babıali, Ermenilerin yerleşik olduğu eyaletlerin yerel gereksinimlerinin dayattığı iyileştirme ve reformları gecikmeksizin gerçekleştirmeyi ve Kürtlerle Çerkeslere karşı Ermenilerin güvenliğini garanti altına almayı üstlenmektedir. Uygulamayı takip edecek olan büyük devletlere, bu amaçla alınan önlemler hakkında düzenli bilgi aktarılacaktır”, deniyordu. Avrupa’daki toprak kayıplarından sonra Osmanlı için Doğu bölgelerinin, Anadolu’nun yeni bir düzene kavuşturulması sorunu, iç ve dış siyaset açısından giderek daha büyük bir önem kazanmaya başlamıştır. Bir başka ifade ile Doğu sorunu/Ermeni sorunu, İmparatorluk açısından beka sorunu olarak algılanmaya başlanmıştır.

“Berlin Antlaşması’nda verilen sözlerden cesaret alan Ermeniler, elbette beklentilerin artmasına yol açan yeni bir ulusal bilinç geliştirdiler. Münferit hak aramalar, Osmanlı sistemine has suistimallere edilgen bir şekilde boyun eğme geleneklerini aşındırmaya başladı. Bunlara ek olarak, göçmen Ermeni entelektüeller bu suistimalleri protesto etmek ve va’dedilen reformların uygulanmasını zorlamak için Avrupa’nın çeşitli başkentlerinde komiteler kurdular.”(50) Programları itibariyle farklı tonlarda ulusalcı-sosyalist bir dünya görüşüne yakın Ermeni devrimci örgütleri olan Hınçak 1887’de Cenevre’de, Daşnak 1890’da Tiflis’te kuruldu. Osmanlı yönetiminin bir türlü çözemediği asayiş sorunu Ermeni toplumunun Jön Türkleri olarak tanımlanabilecek bu grupların eylemleriyle Avrupa kamuoyuna taşınmaya başladı.1890 Temmuzu’nda Hınçak militanlarının İstanbul’da düzenledikleri gösteri kanlı bir şekilde durduruldu.1894-1896 yılları arasında ise Ermeni sorunu iyiden iyiye kendini hissettirdi.Önce,1894’te Sasun’da çıkan bir ayaklanma kanlı bir şekilde bastırıldı.Ardından,1895 sonunda Anadolu’nun pek çok yerinde yaşanan saldırılarda çok sayıda Ermeni öldürüldü ve malları yağmalandı. (51)

İmparatorluğun doğu bölgelerinde yaşanan çatışmalar Karadeniz’e de sıçramıştır. Ermeniler ve Rumlar, nüfus ve ekonomik güç açısından önemli bir ağırlıklarının olduğu bölgelerden biri olan Orta ve Doğu Karadeniz’de (Samsun-Canik ve Trabzon eyaletleri) özellikle 1890’dan sonra yerel derebeylerinin, çetelerinin saldırılarına maruz kalmışlardır.1985 Ekimi’nin ilk haftasından itibaren Trabzon ve çevresinde yaşananları “Asya Türkiyesi’ndeki seri olayların ilki” olarak niteleyen Longworth’a göre, olaylarda 298’i Trabzon merkezde olmak üzere, civar kasaba ve köylerde (Gümüşhane dahil) toplam 507 Ermeni ölmüş,5197 kişi göç etmiş,1510 ev ve dükkân yağmalanmış,320 ev ve dükkân yanmıştı. Türk tarafının kaybı ise 16 kişi olup, Trabzon’da Müslümanlara ait 162 dükkân, Gümüşhane’de ise 70 dükkân yağmalanmıştı. Olaylarda üç de Rum ölmüştü.

Bu olaylardan sonra Trabzon’dan Rusya’ya ilk göçler de başlamıştır. Longworth’un tahminine göre 1896’nın sonunda Trabzon Sancağı’ndan göç edenlerin sayısı 7.600 kişiye ulaşmış,1200 Ermeni hanesi 450’ye inmiştir. (52)

Göç edenlerin bir kısmının Batum ve civarına (Abhazya ve Krasnador) yerleştiği bilinmektedir. Ama bunlara ilişkin sayısal veriler bulunmamaktadır. Karadeniz’den ve Osmanlı’nın doğu vilayetlerinden Artvin ve civarına göçlerin olduğu belirtilmesine rağmen bunların iskânına dair bilgi bulunamamıştır.

Özder -ve onu yineleyen Özdemir- “Samsun ve başka bölgelerden Artvin, Ardanuç, Şavşat kasaba ve köylerine yerleşmeye başlayan ve çoğu ilkten fakir çiftçiler olan Ermeniler kısa zaman sonra ‘ağa’ olmuşlardı. İçlerinden biraz paralı olanlar ise bölgenin ticaret ve yerli sanatlarını tamamıyla ellerine geçirmişlerdi. Yerli ahali de bunların bir nevi kölesi durumuna düşmeğe başlamıştı” (53) demektedir. Özder ve Özdemir, Ermenilerin zanaatkâr olmalarını adeta bir kabahat sayıyor. Öyle ki, Türkler arasında “bu işleri [zanaatçılık] yapmak sizin dinde günahtır” şeklinde propaganda yaptıklarını bile ileri sürüyorlar.

Artvin ve Batum’daki Ermeni nüfusundaki artışın asıl olarak bölgenin Rusya’nın egemenliğine geçmesiyle oluştuğunu söyleyen Martirosyan, Rus Bibliografik Enstitüsü’nün Granat Ansiklopedik Sözlüğü’ne dayanarak, Birinci Dünya savaşı başlangıcına doğru Batum bölgesinin nüfusu için şu bilgileri aktarmaktadır:”1-Batum civarında ki nüfus yüzde 63.9 Gürcü kalanı da yüzde 10.1 Rus, yüzde 8.1 Ermeni, yüzde 5.5 Yunan ve yüzde 3.6 Türk bölgenin tüm nüfusu 96.500 (1908 yılındaki verilere göre) şeklindedir.2-Artvin bölgesinde ki nüfus durumu ise yüzde 73.9 Türk, yüzde 14 Ermeni, yüzde 9.8 Gürcü, yüzde 2 Rus, nüfus sayısı da 62.800 şeklindedir.” (54)

Birinci Dünya Savaşı sürecinde Teşkilat-ı Mahsusa’nın Artvin’deki faaliyetleri ve Artvin Ermenilerinin trajedisi

Birinci Dünya Savaşı’nın Kafkasya Cephesi ele alınırken, Türkiye’de tarihsel ve toplumsal bir travma olan Ermeni Soykırımı’nda başrolü oynayan Teşkilat-ı Mahsusa’nın namlı isimlerinin Artvin’de toplanmış olması konuyla ilgilenen herkesin dikkatini celbetmesi gerekirdi. Buna mukabil, Ermeni Soykırımı üzerinde duran ‘resmi tarih dışı’ çalışmalar bile Teşkilat-ı Mahsusa’nın Artvin’deki faaliyetlerini ıskalamışlardır. “Resmi tarih” çalışmaları ise, bu Mahsusacıları bir kahraman olarak işlemektedir.

Tehcirin başlamasından birkaç ay önce Artvin’de yaşananlara karşı ilgisizliğe Martirosyan da dikkat çekmektedir: “Birinci Dünya Savaşı’nın Kafkas (Rus-Türk) cephesindeki olayları incelerken 1914 yılının sonları ile 1915 yılının başlarındaki seferin bilimsel analizinin çerçevesi dışında olarak, Batum bölgesinde (cephenin sağ uç kanadında) birtakım dramatik olayların gerçekleşmiş bulunması dikkatimi çekti. Gerçekten de o zamanlardan bu yana geçen neredeyse yüz yıl boyunca askeri tarihçiler Y.V. Moslovskiy ve N.G. Korsun’un Kafkas ordusunun (cephesi) operasyonlarıyla ilgili eserlerinden çıkarılması mümkün olan birtakım bölük pörçük bilgiler dışında bu doğrultuda hiçbir çalışma yapılmamıştır. Ve yukarıda anılan her iki yazarın da monografilerinde Batum bölgesindeki olayları tek bir ifadeyle, yani Acar İsyanı olarak nitelendirdikleri gerçeği göz önünde tutulursa bu çok tuhaftır. Mesela N.G. Korsun şöyle yazmıştır: ‘Türklerin engebeli, dağlık Çoruh bölgesinde yaptıkları saldırıya Batum bölgesinin güney kısmındaki Acar nüfusun Rus Çarlık güçlerine karşı genel isyanı eşlik etmiştir.’ Dünyanın medeni ülkelerinin çoğunda Ermeni Soykırımı olarak adlandırılan olaylarla bu konunun bir dizi nedenle doğrudan ilişkisi vardır. İlkin, Türk-Acar isyanının sonucu olarak Rusya İmparatorluğu’nun Batum eyaletindeki Ermeni nüfusun hatırı sayılır bir bölümünün toplu katli gerçekleşmiştir. İsyancıların mezalimi, Batum Ermenilerinin herhangi bir saldırgan faaliyeti yüzünden, tahrik sonucu gerçekleşmiş değildi. Daha açık söylemek gerekirse, onlar sırf etnik kimliklerinden ötürü yok edilmişlerdi. İkinci olarak, ‘Özel Teşkilat’ (Teşkilat-ı Mahsusa) tabir edilen Türk organizasyonunun elemanları, bu cürümlerde faal ve direkt bir rol üstlenmişlerdir. Türk askeri tarihçileri bu kuruluşun faaliyetlerine değinmekten çekinmemekte, hatta resmi nitelikli çalışmalarda onun Rusya savaşındaki ‘başarılarını’ betimlemektedirler.” (55)

Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na henüz resmen girmemişken İtilaf devletleri, Osmanlı topraklarına yönelik askeri hazırlıklara hız vermişlerdir. Rusya ise Kuzey İran topraklarını kullanarak sınırına yakın Türk topraklarına karşı saldırılar başlatmış, Türk-İran sınır bölgelerinde yaşayan Ermenileri, Nasturileri ve bazı aşiretleri, çeşitli vaatlerle Türkler aleyhine harekete kışkırtmıştır. Osmanlı Devleti de Birinci Dünya Savaşı’na resmen girmeden önce aynen Rusya’nın yaptığı gibi karşı etkinliklere girişerek, Kafkasya bölgesinin Türk ve Müslüman halklarıyla temasa geçerek burada isyan hazırlıkları yapmıştır. (56)

Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na dahil olmasında ve Kafkasya’da izlediği siyasetinde Almanya’nın rolü ve Enver Paşa hükümetinin Turancılık gayeleri belirleyici olmuştur.” Almanlar Osmanlı Devleti’nin kendileri safında bir an önce savaşa girmesini isterlerken Rusların bir kolordularını Kafkasya’dan Avrupa yönüne aldıklarını belirtip bu bölgenin Türkler için istikbal olduğunu vurgulayarak Erzurum’daki askerle Türk ordusunun Kafkasya’ya girmesini istemişlerdir.” (57) Yapılan görüşmeler sonucunda 2 Ağustos 1914’te Almanya ile gizli bir ittifak anlaşması imzalanmıştır.

Enver Paşa, Osmanlı Devleti savaşa resmen girmeden önce, ihtilal çıkarmak üzere Kafkasya’ya istihbarat ve örgütlenme için görevliler göndermiştir. Bu amaçla ağustos ayı içinde kurulan ve başkanlığına Süleyman Askeri Bey’in getirildiği Teşkilat-ı Mahsusa görevlendirilmiştir. Teşkilat-ı Mahsusa’nın bu faaliyetlerini yürütmek için Musul’a eski mebuslardan İbrahim Fevzi Bey, Erzurum’a Bahaeddin Şakir, Trabzon’a da Mülazım Rıza Bey gönderilmiştir. (58) Bu kişilerden gelen raporlar, Kafkasya’daki Müslümanların ayaklanmaya hazır olduğu, Osmanlı Devleti’nin Rusya’ya savaş açması durumunda bu halkların kuvvetli desteği ile muzaffer olunacağı yönündedir. Ayrıca, Osmanlı Devleti’nin Kafkasya harekâtı için kimi Gürcü siyasetçileriyle de iş birliği yaptığı, bu Gürcülerin de kendi birliklerini oluşturarak harekâta katılması için kayıklarla Trabzon’a ve Rusya’ya gönderildiği anlaşılmaktadır. Osmanlı Devleti, planlanan bu Kafkasya harekâtı için 12 Ekim tarihinde Kafkas İhtilal Cemiyetini kurmuş, Erzurum’da genel merkez, Trabzon ve Van’da birer bölge yönetim kurulu oluşturmuştur. (59)

Cemiyet’in talimatnamesine göre, amaç, “Kafkasya’da genel bir ihtilal tertip ve hazırlanmasıyla Rusya’nın halihazırda mağlubiyet sebeplerini temin ve Devlet-i Aliye tarafından Rusya’ya harp ilan edildiği takdirde Kafkasya dahilindeki kavimleri silahlandırarak Rusya’nın askerî harekâtını güçleştirmek ve Kafkasya’yı işgal edecek Osmanlı ordusuna fiilen yardımdır”, olarak belirtilmektedir. (60) Bahaeddin Şakir ve Kara Kemal, ağustos ayı içinde bölgedeki faaliyetin genel planını yaparlar ve eylemlerden hükümet ve Parti’nin sorumlu tutulmaması amacıyla “Kafkasya İhtilal Cemiyeti’ni kurarlar ve hazırladıkları gizli nizamnameyi ilgili kişilere ve Teşkilat-ı Mahsusa şubelerine dağıtırlar. (61)

İttihat ve Terakki hükümeti, Kafkas harekâtı için Teşkilatı Mahsusa’nın önemli kadrolarını Doğu Karadeniz’e göndermiştir: Dr. Bahaeddin Şakir, Rıza Bey, Yakup Cemil, Filibeli Hilmi Bey, Kara Kemal, Yenibahçeli Nail. “İttihat ve Terakki Fırkası’nın Merkezi Umumi Azası Bahaeddin Şakir, Kara Kemal, Topçu Binbaşı Trabzonlu Rıza ve Yenibahçeli Nail beylerin Doğu Anadolu’ya ve Kafkas sınırına gönderilerek çeteler teşkil etmeleri ve Acara halkını ayaklandırmak üzere Rus hududunu geçmeleri” için görevlendiriyordu. (62)

Dadrian, Bahaeddin Şakir’in doğuya gelişinin Ermenilerin tehcirine hazırlık maksatlı olduğunu ifade etmektedirler. Dadrian, “Ermeni soykırım oyununun giriş bölümündeki kesin aşamanın Şakir’in (eski takvimle) Şubat sonunda (yeni takvimle) 13 Mart 1915’te Erzurum’dan İstanbul’a dönüşüyle başladığına hükmedilebilir” demektedir. (63)

Bahaeddin Şakir, teşkilat çalışmaları için merkezini kurmak üzere 1914 Ağustosu’nda Erzurum’a gelir. Bu tarihlerde Taşnak Kongresi (28 Temmuz-14 Ağustos) yapılmaktadır Erzurum’da. Bahaddin Şakir’in Taşnak liderlerine, Kafkaslarda Rusya’ya karşı sabotaj ve gerilla eylemlerine iştirakin karşılığında Ermenilere, Türkiye’nin ve Transkafkasyanın doğusundaki bazı bölgelerde toprak imtiyazları ve otonomi va’dettiği bilinmektedir. (64) Fakat bu teklif Taşnak Partisi tarafından kabul edilmemiştir. “Hatıratında belirttiği gibi Şakir’in, ilkin doğu vilayetlerinde ardından tüm İmparatorluk’taki Ermenilerin kitlesel imhasıyla sonuçlanan çeşitli tedbirler almaya yönelik ilk somut girişimi, Erzurum’daki vekili Filibeli Ahmed Hilmi’ye kongrenin sonunda şehirlerine dönen Taşnak liderlerini pusuya düşürerek ortadan kaldırması için verdiği emirdir.”(65)

Bahaeddin Şakir’in Kasım 1914’te Erzurum’dan Yusufeli-Ardanuç üzerinden Artvin’e geçtiği anlaşılmaktadır.5 Aralık 1914 tarihli eşi Cenan Hanım’a yazdığı mektupta şunları yazmaktadır: “Erzurum’dan Yusufeli kazasına geçtim. Buradan sonra Ardanuç’a ve oradan da Artvin’e geldim. Buralar hep bizim çetelerin zapt ettiği yerlerdir… Şimdi Artvin’deyim. Bana çekmiş olduğunuz telgrafı burada aldım ve derhal cevap yazdım. Artvin kasabası bir dağ üzerindedir. İnsan kasaba olduğunu anlıyor. Evleri de gayet güzel. Biz şimdi bir Rus baytarının evindeyiz. Orası hükümet konağı yapılmıştır. Evin sahipleri piyanoya varıncaya kadar her şeylerini bırakıp gitmişler. Kuş tüyünden yastıklar, yorganlar velhasıl her şey mevcut. İstanbul’dan çıktığımdan beri ilk defa olarak eve benzer bir yerde oturuyorum…” (66)

Artvin’de üç ayrı Teşkilat-ı Mahsusa çetesi vardır: Bunlar Yakup Cemil’in komutasındaki “İstanbul Çetesi”, Borçka-Acara bölgesinde faaliyet yürüten Rıza Bey’e bağlı çeteler ve Dr. Bahaeddin Şakir’in başında olduğu çetedir. Bazı kaynaklarda bu çetelerin hepsine birden “Çoruh Müfrezesi” denilmektedir. Bahaeddin Şakir aynı zamanda Artvin’deki (ve doğudaki bütün) Teşkilat-ı Mahsusa çetelerinin komutanıydı. Artvin’deki resmi ordu kuvvetlerin başında ise Alman Binbaşı Stange vardır. Kafkas Cephesi Harp Ceridesi’ne göre, Bahaeddin Şakir, Binbaşı Stange ile birlikte Artvin’deki birliklere komuta etmektedir. Şakir ve Stange, yayınlanan “ortak” emirlere birlikte imza etmişlerdir. (67) 3. Ordu Komutanlığı’nın Şakir’in ve ona bağlı Teşkilat-ı Mahsusa çetelerinin faaliyetlerinden haberdar olduğu da bu Harp Ceridesinden anlaşılmaktadır. (68) “O dönem Hasan İzzet Paşa 3. Ordu Komutanı olarak tanınırken Bahaeddin Şakir Bey ise Çeteler Başkumandanı olarak anılıyordu.” (69)

İttihat ve Terakki hükümetinin Kafkasya’daki hazırlıklarının esas olarak Sarıkamış Harekâtına paralel olarak bölgede yerli ayaklanmalar gerçekleştirmeyi amaçladığı anlaşılıyor. İstanbul’dan Kafkasya’daki Teşkilat-ı Mahsusa operasyonunun önemli simalarından olan Rıza Bey’e gönderilen talimatta “dikkat çekecek nümayişkâr hareketler yapılmaması, henüz bizim tarafta yapılacak düzenleme ve hazırlıkların tümüyle örtülmesi gereği icap edenlere bildirilmelidir” denmektedir.

Kafkasya’daki Teşkilât-ı Mahsusa operasyonu için Ağustos 1914’te Trabzon’a gelen ve çalışmaları başlatan kişinin Rıza Bey olduğu anlaşılıyor. (70) Fakat Arif Cemil’in anılarında bölgeye iki Teşkilat-ı Mahsusa heyetinin geldiği ifade edilmektedir. Arif Cemil Denker’in “Birinci Dünya Savaşı’nda Teşkilat-ı Mahsusa” adıyla kitaplaştırılan anılarının ilk bölümünde (s.13-268) Artvin cephesinin Borçka-Acara kısmındaki Rıza Bey’in faaliyetleri ile ilgili oldukça ayrıntılı anlatımlara yer vermektedir. Arif Cemil’e göre Enver Paşa taraftarı olan Rıza Bey haricinde Nail Bey, Kara Kemal Bey ekibi ve ayrıca Almanlar ve Gürcüler de Trabzon’a gelmiş ve faaliyete başlamıştı. (71) Ayrıca “sopalı mutasarrıf namı verilen ve o sırada Rize Mutasarrıfı olan Cemal Azmi Bey Trabzon’a vali tayin edilmişti.” Onun yerine de İstanbul valisi olan Süleyman Bey atanmıştı.

Rıza Bey ve diğer Teşkilatı Mahsusacıları, “gönüllüler birliği” oluşturmak için Trabzon, Rize, Arhavi, Hopa gibi yerlerdeki yerel çetelerden, kaçaklardan, mahkûmlardan yararlanma yoluna gitmişlerdir.” Dr. Bahaeddin Şakir Bey, Trabzon Valisi Cemal Azmi Bey ile de irtibat kurdu. Kendisiyle yaptığı görüşmeler sonunda, Trabzon’da bulunan Gürcüler ve Rusya’ya gidip gelen tüccarlardan bilgi edinilmesi, Rusya’ya karşı Gürcülerin tarafımıza çekilerek desteklenmesi ve Trabzon hapishanelerinde bulunan çete reislerinin kazanılması kararlaştırıldı.”(72) Bu amaçla, Trabzon’daki kayıkçılar kâhyası Yahya, Topal Osman, Rizeli İpsiz Recep gibi birçok çetecinin adamlarıyla birlikte Teşkilat-ı Mahsusa’ya katıldıkları bilinmektedir. Arif Cemil’in anılarında, Teşkilat-ı Mahsusa ve resmi birliklerin ilk saldırılarında muvaffak olmalarının duyulması ile birçok çetenin “ganimetten pay kapmak” (73) için cepheye gitmek için başvurduğunu belirtmektedir.

Teşkilat-ı Mahsusa’nın oluşturduğu gönüllü birliklerin sayısına dair farklı bilgiler vardır. Şakir ve Yakup Cemil’e bağlı kuvvetlerin 1000-1500 kişi olduğu tahmin edilmektedir. (74) “Artvin ile Ardahan arasında 3 bin kadar milis [Teşkilat-ı Mahsusa ve gönüllüler] vardır.”(75) Sarısaman, Rıza Bey’in Trabzon, Giresun ve Ordu’dan 3 bin gönüllü topladığını, fakat başka belgelerde bu sayının on bin olarak geçtiğini belirtmektedir. Sarısaman ayrıca, bu çetelerin sık sık yağmacılık olaylarına kalkıştığını, Kayıkçılar Kâhyası Yahya’nın kaçakçılık yapmaya başladığını, çete kumandanlarından halkı soyan ve zulmeden kişilerin çıktığını aktarmaktadır. (76) Bu arada İstanbul hapishanelerinden de bölgeye mahkûmlar gönderildiği bilinmektedir. İstanbul’dan toplanmış gönüllülerden oluşan ve başlarında Yakup Cemil’in olduğu “İstanbul Çetesi” de bölgedeki faaliyetlere katılmıştır. Yakup Cemil’in ekibinde daha sonra iktisat vekili olan Şakir Bey, İttihat ve Terakki devrinde Lazistan Mebusu olan Sudi Bey, Cesri Mustafa Paşa Kaymakamı Binbaşı Asım Bey, sonraları Halit Paşa diye şöhret kazanan Yüzbaşı Halid Bey, Abdülhamid’i Beylerbeyi Sarayı’nda muhafaza edenlerden Mülazım Etem Bey gibi önemli isimler vardı.

Teşkilat-ı Mahsusa’nın bu faaliyetlerinin önemli bir ayağı da ’93 Harbi’nden beri Rusya’nın işgali altındaki Artvin ve ilçelerindeki çete örgütlenmesinin sağlanmasıdır. Artvin ve ilçelerindeki bu örgütlenmenin ileri gelenleri olarak Murgullu İmamzade Mehmed Efendi adıyla Mehmed Emin Dinç, Artvinli Çoşkunoğlu İsmail Ağa, Artvin’den Korzullu Yolustasıoğullarından Jandarma Binbaşı emeklisi Yusuf Rıza Bey, Seyitler köyünden Kadir Ağa, Artvin Çarşı imamı Hafız Hasan (Binatlı Hoca), Sirya’dan Keşoğlu Yusuf Ağa, Kuvarshanlı Çil Hüseyinoğullarından Kadir Ağa, Ardanuç’tan Müker Köylü Nâzım Efendi (Artvin’de Rus hükümeti memurlarındandı),Şavşat’tan Savaş Köyünden Ali Ağa isimleri anılmaktadır. (77) Özder, savaş başlamadan önceki günlerde Jandarma teşkilatı başı olan, Artvin merkeze bağlı Sümbüllü (eski adı Sinkot) köyünden Kadir Ağa’nın önemli görevler üstlendiğini belirtmektedir. Rusya’nın Artvin ahalisinden askeri birlik oluşturması için görevlendirdiği belirtilen Kadir Ağa, bu “resmi” görevi sayesinde bölgenin diğer ileri gelenleriyle (Artvin köylerinden Aksakaloğlu Muhammed, Cımuroğlu Mustafa, Çaloğlu Süleyman, Keleşoğlu Hasan ve Abbas, Kadir Ağa’nın yeğeni Ahmed) birlikte Teşkilat-ı Mahsusa’ya bağlı bir müfreze oluşturmuştur. Türkiye sınırları içerisindeki Yusufeli’nin Aşağı Hod (yeni adı Aşağı Maden, bugün merkez ilçeye bağlı köy), Demirköy (Nigzivan) ve Çamlıca (Lusuncur) köylerinden toplanan gönüllülerin liderliğini de Çamlıca köylü Molla Sabid Bey yapıyordu. Hopa ve Arhavi’de de gönüllülerin örgütlendiği biliniyorsa da bunların liderliğini yapan kişiler saptanamamıştır. (78)

Rıza Bey, Trabzon’dan sonra karargâhını Arhavi’ye taşır. Rıza Bey’le birlikte diğer heyetler de (Nail Bey, kati-i mes’uller, Alman ve Gürcü heyeti) Arhavi’ye yerleşmişlerdir. Burada Arhavi eşrafından Yüzbaşı Rauf Bey ve “pederi İslam Gürcüler arasında nüfuz sahibi olan” süvari yüzbaşısı Kâmil Bey, Talat Bey ve daha önce askerlikten atılmış olan Halil Paşa Rıza Bey’in maiyetine verilir. Rıza Bey’in Arhavi’deki teşkilatlanma faaliyetleri kapsamında çocukların da kullanıldığı anlaşılmaktadır: “Arhavi Mektebi’nde okuyan 13-14 yaşlarındaki öğrencilere ilkyardım ve yaralıların sağlık kuruluşlarına sevk etme usulleri öğretildi. Rus donanmasını ve sahilleri gözetlemek ve istihbarat yaptırmak amacıyla Arhavili çocuklara mors alfabesi gösterildi. Ayrıca onlara, flama, düdük ve fenerlerin haberleşmede nasıl kullanılabileceği hakkında eğitim verildi.” (79)

Kafkasya cephesinin resmen açılması 29-30 Ekim 1914’te Almanya’dan getirilen ve adları Yavuz ve Midilli olarak değiştirilen gemilerin Rusya’nın Odessa, Sivastopol ve Novorossiysk şehirlerini topa tutmasıyla başlar. Savaşın ilk günlerinde henüz Osmanlı’ya karşı bir harekât halinde olmadığı görülen Rusya birlikleri karşısında Osmanlı ordusu bazı muharebeleri kazanır. Artvin çevresinde ilk muharebe 1 Kasım 1914’te Osmanlı Devleti’nin Melo Hudut Taburu’nun Selalet Mezrası’ndaki Rusya birliğine saldırması ile gerçekleşmiştir. Bu muharebeler sonucunda yeterli askeri birliği olmayan Rusya askerleri Artvin’den Ardahan’a çekilmiştir.

Rıza Bey’in komutasındaki Teşkilat-ı Mahsusa birlikleri de 23 Kasım 1914’te de Murgul ve Borçka’daki Rusya askerlerini geri püskürtmeyi başarır. Murgul’un zaptı sırasında Ruslardan bir albay, iki yüzbaşı, bir ihtiyat subayı, üç yüz piyade esir alınmıştır. Ayrıca dört top, yetmiş hayvan ve bol miktarda zahire, eşya ele geçmiştir. Murgul’daki Amerikan şirketine ait hastane ve binalar da Rıza Bey’in denetimine girmiştir. Diğer Rusya birlikleri de Acara’ya çekilir. (80) Rıza Bey’in, Batum’u işgal etmek için yaptığı taleplerin geri çevrildiği anlaşılmaktadır. Süleyman Askeri Bey’in Irak ve Havalisi Umum Komutanlığı’na tayin edilmesinden sonra Teşkilat-ı Mahsusa adına Halil Bey’in Rıza Bey’e gönderdiği telgrafta, ondan beklenilenin Kafkaslar’ın Müslümanlarla meskun yerlerinde teşkilat yapmak, Batum ile Kars arasındaki araziden bölgeyi tanıyan çeteler sevk ederek Rus kuvvetlerini taciz etmek ve keşif yapmak olduğunu belirtir. (81) Ancak Sarıkamış Harekâtı başladığında Rıza Bey’den Batum’a saldırarak Rus kuvvetlerini oraya çekmesi istenir. Fakat bu arada, Rus kuvvetleri Maradit’i geri almış olduklarından Rıza Bey’in Batum’a saldırma imkânı kalmamıştır. Ayrıca, savaşın çetinliğini gören çeteler firar etmeye, çözülmeye başlar.

Öte yandan Binbaşı Stange’ın başında olduğu 8. Alay,9 Aralık’ta Rize’ye varmıştır. Stange Alayı 16 Aralık’ta Hopa’ya ulaşır ve ertesi gün Arhavi üzerinden Murgul’a hareket eder. Buradan da Artvin’e hareket ederek, Artvin’deki Bahaeddin Şakir komutasındaki Teşkilat-ı Mahsusa birlikleriyle birleşir.

Şavşat tarafındaki Rus birlikleri de Ardahan’a çekilmiştir bu arada. Özder, bu süreçte Şavşat’ta yaşananlara dair şunları aktarıyor: 1914 Kasımının ilk haftalarında, “Ermeni kuvveti gelecek, ahaliyi doğrayacak” haberleri halkın arasında dolaşmaya başlamıştır. Bunun üzerine Şavşat’ta on yıl boyunca Satlel İstarşinası görevinde bulunan Yusuf Bey liderliğinde silahlananlar Sahara’da toplanır. Özder, Şavşat Okrubaket’li Ermenilerin arabulucuk önerisinde bulunduklarını ama Yusuf Bey’in bunu reddettiğini aktarıyor. Ayrıca, olayların tırmanmasında korkuttukları için Ardahan’a kaçmak isteyen Okrubaket’li otuz Ermeni yakalanarak merkeze gönderiliyor. Beklenen saldırı gerçekleşmemiştir. Bir süre sonra da Yakup Cemil ve Halid Paşa komutasındaki Teşkilat-ı Mahsusa birlikleri de Şavşat’a gelir. Yakup Cemil ve Halid Paşa buradaki gönüllülerden de milisler oluşturur.

26 Aralık’ta Yakup Cemil komutasındaki Teşkilat-ı Mahsusa çeteleri Şavşat/Sahara, Stange komutasındaki 8. Mürettep Alayı ile Bahaeddin Şakir komutasındaki Teşkilat-ı Mahsusa çeteleri de Ardanuç/Yalnızçam üzerinden Ardahan’a iki koldan saldırı düzenleyerek 29 Aralık günü Ardahan’a girilir.

Fakat Sarıkamış Harekâtı’nın tam bir felaketle sonuçlanmış olması ve Rusya’nın güçlerini takviye ederek karşı harekâta başlaması üzerine 4 Ocak 1915’te ağır yenilgi alan Osmanlı güçleri geldikleri yollardan geri çekilmek zorunda kalırlar. Artvin ve çevresi (bu sefer Hopa ve Arhavi de dahil), yaklaşık beş aylık Osmanlı egemenliğinden 27 Mart 1915’te yeniden Rusya egemenliğine geçer. Artvin Teşkilat-ı Mahsusa Reisi Bahaeddin Şakir Bey,23 Şubat 1915’te bölgeyi terk ederek Erzurum’a gider. Bu tarihten itibaren çeteler Halid Bey’in emir ve komutasına verilir.

Arif Cemil, Bahaeddin Şakir’in kendisinin yerine Teşkilat-ı Mahsusa çetelerinin komutanı yaptığı Halid Bey’in, Rus taarruzu karşısında geri çekilirken bölgedeki Ermenilerin rehine olarak yanlarında götürülmesi gerektiğini düşündüğünü belirtmektedir.”[…] Artvin’den çekildikten sonra orada kalacak olan İslam ahaliye Ruslar ve Ermeniler tarafından fenalık yapılmamasını temin etmek için Artvin’de bulunan Ermeni Katolik ahaliden ileri gelenlerinin ve ailelerinin kalabalık olan erkeklerle ileri gelenlerini rehin olarak bir an önce dahile sevki lazımdır.” (82) Arif Cemil, Halid Bey’in bu görüşünü 15 Şubat’ta bir telgrafla Erzurum’a sunduğunu yazmaktadır. Fakat Erzurum derken 3. Ordu Komutanlığı mı yoksa Bahaeddin Şakir’i mi kastettiği anlaşılmamaktadır. Ayrıca Erzurum’un ne cevap verdiğine de değinmemektedir.

Fakat Osmanlı arşivinden ulaştığımız bazı belgeler Erzurum’un Halid Bey’in önerisine onay verdiğini göstermektedir.4 Kasım 1918 tarihli belgeye göre Artvin’deki Ermenilerin bir kısmının Burdur tarafına sürgün edildiklerini anlaşılmaktadır: “Harbin başında Artvin’in Osmanlı askerleri tarafından zapt ve işgali üzerine Burdur sancağına sevk olunan bazı Ermenilerin Kafkasya’ya dönmeleri şartıyla müfarekatlarına müsaade olunmasının Dahiliye Nezareti’ne teklif edildiği…” (83)

Artvin’in yeniden Rusya’nın eline geçmesi ile Ermeniler bir tahkikat komisyonu kurulması için Rusya’ya başvururlar. Özder, bu tahkikat komisyonun oluşumu ve faaliyetlerine dair şu bilgileri aktarıyor: 29 Nisan 1915’te Artvin’e gelen heyet üç ay tahkikat yapar. Bu tahkikat sonunda Artvin ve havalisinden 840 kişinin “Ermenilerin katli” ile ilgili bulundukları tespit edilir. Heyetin raporu üzerine Batum’da bir mahkeme kurulur. Heyetin raporunda adı bulunanlar tevkif edilir ve 72 kişi cezalandırılır. Bu cezalar idam, sürgün ve uzun süreli hapistir. (84) İdam edilenlerden biri Sinkot köyünden Ahmed Ağa’dır. Sibirya’ya sürgün edilenlerden Şavşatlı dört kişinin ismini vermektedir Özder; Atabekoğlu Fuad Bey ve oğlu Musa Atabek; Satlel (Söğütlü)’den Molla Sabrioğlu Şükrü; Vanta (Elmalı)’dan Mustafaağaoğlu Burhan. Dört-sekiz yıl arasında hapis cezası alanlardan adları tespit edilenler ise şunlardır: Artvin’den Gedikoğlu Ali Usta, Moraloğlu Kâzım Efendi (Halid Bey’in Melo’da doktoru iken esir düşmüştür), Çarbiyetli Osman Efendi, Süvet (Seyitler)’den Kadir Ağa, Vazirya (Vezir) köyünden Çaloğlu Süleyman Ağa, İmam Binat Köyünden Hafız Efendi, İşhalbir (Kalburlu) köyünden Ellidirhemoğlu Hafız Efendi, Sirya (Zeytinlik) köyünden Kaşifoğlu (Keşoğlu) Yusuf Ağa, Şavşat’tan Savaş köyünden Ali Ağa. Buna karşın Özder, avukatların Tiflis’te ve St. Petersburg’ta yaptıkları girişimler sonucunda Batum yargılamalarının hükümsüz kaldığını aktarıyor. Özder, Batum mahkemelerinde yargılanan Türklerin avukatlığını yapan Bakülü Türk avukatların savunmalarından aktardığı şu bölümler dikkat çekicidir: “Vatana ihanet ve Ermenilerin katli isnat edilen mazlum insanlar mahkemeye verilmişlerdir. Bu mazlumların aslında suçları, gelen Türk askerlerini karşılayıp, silahlarıyla onlara katılmak ve Türk çeteleriyle birlikte Rus kuvvetlerine saldırmış olmaktır. […] Şahitlerin ifadelerine nazaran, bir köylü bir Ermeni’yi öldürmüş ise, diğer birçok Ermeni’yi de çete elinden kurtarmıştır. Buna göre, Ermenilerin katli ne bir milliyet davası ve ne de yerlilerin işi idi.” (85) Avukatların bu ifadesinde bir biçimde Ermenilerin katledildiği kabul ediliyor ama bunun “çete” -muhtemelen Teşkilat-ı Mahsusa çeteleri- işi olduğu ima ediliyor.

Artvin ve çevresindeki Ermenilerin bu dört aylık süreçte yaşadıkları olaylarla ve Batum yargılamalarıyla ilgili David Martirosyan daha ayrıntılı bilgiler aktarmaktadır:

“Sonuçta Artvin bölgesindeki tüm Ermeni nüfusundan kaçıp kurtulabilenler yalnızca Artvin şehir merkezindeki Ermenilerin büyük bir kısmı oldu. O sırada Ermeni nüfusun geride kalanlarının nelere katlanmak zorunda kaldığını ise Rus toplumu ancak daha sonra, Türk ordu bölükleri ve gayri nizami birimleri isyancılarla birlikte yenilerek Batum bölgesinin sınırları dışına püskürtüldüğünde öğrenecekti.1915-1916 yıllarında Batum’da gerçekleşen seyyar askeri mahkeme oturumlarında iddia makamının tanıkları, esir alınmış yerel Müslümanların eylemleri hakkında verdikleri ifadelerde şok edici gerçekler ortaya koydular…İspatsız kalmamak maksadıyla tanıkların ifadelerinden kimi alıntılar veriyorum.

İddianamenin giriş bölümünde şu bilgiler yer alıyor:’1914 yılının Kasım ayında Türk çetecileri Ardanuç ilçesinin Tanzot köyüne geldiği zaman diğer köylülerin -Rus uyruklu Müslümanların- arasında köy muhtarının oğlu Osman Ahmedoğlu da onlara katıldı; bu kişi çetecilerden aldığı tüfekle silahlandı. Tanık Maryam Sakoyan’ın söylediğine göre adı geçen Osman yerel çetecilerin başıydı ve daha sonra o köyde Ermeni nüfusuna karşı gerçekleşen kıyım ve soygunlarda aktif rol üstlenenlerden biri olmuştu. Tanık Süleyman Raşidoğlu’nun ifadesine göre burada o tarihte çeteciler tarafından 150 Ermeni öldürüldü. Köydeki Ermenilerin kıyım ve katliamı 15 Kasım 1914 gecesi gerçekleştirildi. Bütün yetişkin erkekler akşamdan çete gruplarınca güya sayım için toplandı ve sonra geceleyin tümü de öldürüldü.’

Süleyman Reşidoğlu’nun (60 yaşında, Artvin bölgesinin Ardanuç ilçesindeki Tanzut’tan bir köylü) soruşturma tutanağından:

‘Ardanuç’un çetecilerce işgalinden sonra köyümüzün imamı Molla Ahmed Afaroğlu, Muhtar Ahmed Mehmedoğlu ve Tanzut kırsal bölgesinin ihtiyar heyeti başkanı Osman Aga Eziroğlu derhal Ardanuç’a doğru yola çıkarak silahlandılar ve çetecilere katıldılar. […] Dahası, muhtarın oğulları Osman Ahmedoğlu ve Peylül Ahmedoğlu ile atlı korucu Muhammed Hüseyinoğlu da çetecilere katıldılar. Bu kişilerin hepsi Türkiye’ye gittiler. Ardanuç’taki katliamın gerçekleştiği o gece bizim köyümüzde de kıyım başladı. Toplamda 150 civarı insan katledildi. Kıyım gecesinde aralarından Sarkis Kürdioğlu ve Agop Krikorov’u tanıdığım dört Ermeni saklanmaya muvaffak oldularsa da iki gün sonra Osman Ahmedoğlu onları bularak kendi elleriyle öldürdü…’

Veysel Mahmudoğlu’nun (Artvin bölgesinin Ardanuç ilçesindeki Tanzut köyü sakini) soruşturma tutanağından:

‘Çeteciler Ardanuç’a girdiğinde İmam Molla Ahmed Afiroğlu, Muhtar Ahmed Mehmedoğlu ve Tanzut kırsal bölgesinin ihtiyar heyeti başkanı Osman Ezir Ağaoğlu hemen onlara katıldılar. İlk olarak bu kişiler Ardanuç’a gitmişlerdi ve ertesi gün de Türk çetecilerden aldıkları tüfeklerle silahlanmış olarak geri döndüler. Onlar Tanzut’a döndükten bir gün sonra kendilerine ilk çeteci grubu geldi; göründüğü kadarıyla bunlar sayıca yirmi kişiydi. Ardından sürekli yeni gruplar varmaya başladı; üstelik bir grup gidiyorsa başkaları geliyordu. Topyekûn yüzden fazla kişi toplandı. İmam, muhtar ve ihtiyar heyeti başkanı Osman Ağa gençleri çetecilere katılmaları için teşvik etmeye koyulmuştu.'” (86)

Artvin’de, Teşkilat-ı Mahsusa’nın elindeyken neler yaşandığını yakından bilmesi gereken kişilerin başında Şakir’le birlikte ordu kuvvetlerinin komutanlığını yapan Binbaşı Stange gelmektedir. “Stange, ‘Türk hükümetinin…’ baş belası olarak adlandırdığı çetelerin hayvani vahşetle yürüttükleri kitlesel cinayeti örtbas etme gayretlerini ortaya dökmek istediğini beyan etmiştir. Kafileler, meşru av sayılmış ve askerlerin önünde ve hatta yardımlarıyla talan, tecavüz ve katliama uğramıştır. Askeri değerlendirmelerin önemsiz olduğunu, fakat Ermeni halkına yönelik, imha değilse bile, titiz bir azaltmaya gitmeyi temel alan ‘uzun bir zamandır akılda tutulan planı (einen lang gehegten Plan) gerçekleştirmek için savaş gibi elverişli bir fırsattan yararlanma vesilesi olarak kullanıldığını ileri sürmüştür. Bu planın esas infazcılarını tanımlarken, harpten sonra Ermeni meselesi diye bir şey kalmayacak diye övündüğü söylenen 3. Ordu Komutanı Mahmud Kâmil Paşa ile birlikte Bahaeddin Şakir’in adından söz etmiştir.” (87) Fakat Stange’ın bahsettiği hayvani vahşetin Artvin’deki katliamlarla bağlantılı olup olmadığı meçhuldür.

Artvin’in Teşkilat-ı Mahsusa birliklerinin denetiminde kaldığı dönemde yaşananlara dair bir başka kaynak da Ahmed Refik’in (Altınay) “İki Komite İki Kıtal” adlı kitabıdır. Ahmed Refik 1919’da yayımlanan “İki Komite İki Kıtal” adlı eserinde, İttihatçıların Ermenileri imha etmek ve bu surette Vilâyât-ı Sitte meselesini ortadan kaldırmak istediğini aktarmıştır. Ahmed Refik, Artvin ve havalisindeki Ermenilerin katliamına ilişkin şunları anlatıyor:

“[Teşkilat-ı Mahsusa marifetiyle gönderilen çete reisi] Halil’in gazası daha büyüktü. Bu mücahit, mebus Sûdi Bey’in çetesi Ardahan’a girdiği sırada, o da Artvin’e gitmiş, bu güzel beldede yaşayan mesut Ermenileri perişan eylemişti. Bu felaketi daha Ulukışla’da bulunduğum zaman işitmiştim. Bir Alman gazetesinin muhabiri, menfur çeteler cinayetlerinden nefret ediyordu: Görseniz, diyordu, ne zalimane hareketlerde bulundular! […]

Alman gazetesi muhabirinin bu sözleri birer hakikatti. Üç sene sonra Artvin’e gittiğim zaman bunun ne derece doğru olduğunu gördüm. Zavallı Ermeni kadınları, Türk üniforması gördükleri zaman ezile büzüle duvar diplerine sokuluyorlardı. Cennetten numune olan güller, çiçekle, meyve ağaçlarıyla ruha şevk ve sürur veren güzel belde bomboştu. Halil ve avenesi, Artvin halkına o kadar zulmetmişti ki, Ermenilerin teşviki üzerine Rus hükümeti tarafından Sibirya’ya sürülen İsmail Ağa, bu bedbaht halkın çektiklerin dilhûn olmuş, Rus ordusunun ricatını müteakip Ermenileri tecavüzden vikaye [koruma] eylemişti.” (88)

Etnolog, folklorcu Verjine Svazlian’ın 1955’ten itibaren, kendi inisiyatifiyle, Batı Ermenistan’dan, Kilikya’dan ve Anadolu’dan zorla sürgüne gönderilip daha sonra Ermenistan’a dönenlerden Nektar Hovnan Gasparyan (1910 Tandzot doğumlu) ve Stephan Martiros Hovakimyan (1910 Tandzot doğumlu) ile yaptığı görüşme kayıtları da Ardanuç’un Danzot köyünde yaşananlara ilişkin yukarıda anlatılanları desteklemektedir. (89)

Svazlian’ın aktardığı Nektar Hovnan Gasparyan anılarında Ardanuç’un Tandzot köyünde yaşananları şöyle aktarmaktadır: “1914’te Türklerin Ermenilere saldıracaklarını duyunca babam bizi alıp Tiflis’e, kız kardeşinin yanına götürdü. Ama Türkler yolu kesmişlerdi ve yolumuza devam etmemize izin vermediler. Mecburen geri döndük. Sonra Türkler Tandzot’a geldiler ve Ermenilerin her türlü silahını, hatta ekmek bıçaklarını bile topladılar. Daha sonra erkekleri toplayıp kiliseye hapsettiler ve gece vakti hepsini vahşiyane bir şekilde öldürdüler. Babam oradan kaçmayı ve teyzemin evine ulaşmayı başarmıştı… Sabah bütün erkeklerin öldürüldüklerini duyunca bütün Tandzot köylüleri umutsuzluğa kapıldı. Tandzot’ta tanınmış Grigor Ağa’nın ve Şuşan Hanım’ın kızı olan annem hem kendi hayatına ve hem de bizim hayatımıza son vermeye karar verdi. Yanında arsenik vardı; ondan mahalledeki birkaç kıza da verdi, kendisi onu içti; dört yaşında olan bana ve Anuş ablama da içirdi; ama on aylık olan küçük oğluna içirmedi… Dayımın evi Çoruh Irmağı’nın kıyısındaydı. Biz hepimiz de zehir içmiştik. Orada, ırmağın kıyısında bazı kadınlar Türklerin kendilerini de öldüreceklerini düşünerek ağlayıp sızlıyorlardı. Zehir de içmiş olan annem umutsuzluğa kapılarak kendini Çoruh Irmağı’na attı. İnsanlar gelip annemin cesedini ırmaktan çıkardılar. Anuş Teyzem de zehri içmişti; o da öldü. Ben küçüktüm; bana turşu suyu içirdiler, elime de yemem için bir elma tutuşturdular. Anuş Ablam ölmüyordu; ama zehrin etkisinden dolayı bacakları aşırı derecede şişti. Ona da turşu suyu içirdiler. Ben, Anuş ve on aylık erkek kardeşimiz öksüz kaldık.”

Artvin’de yaşanan bu sürecin hemen akabinde de sonucu bir soykırıma dönüşen Osmanlı’daki tüm Ermenilerin “tehcir” edilmesi gündeme gelmiştir.24 Nisan 1915 günü İstanbul’daki Ermeni cemaatinin önde gelen 250’ye yakın temsilcisi sürgüne gönderilmesiyle süreç başlamış oluyordu.

Martirosyan, Artvin’deki bu sürecin, hemen akabinde uygulamaya sokulan tehcirin önden habercisi olduğunu söylüyor. Taner Akçam da “tehcir” için İttihat ve Terakki hükümetinin çok önceden hazırlıklara başladığını söylüyor. Tehcir aylarında (tehcirin resmen başladığı Nisan 1915 ve sonrasında) Artvin, Şavşat, Ardanuç, Borçka Rusya’nın egemenliğindedir. Dolayısıyla savaştan geri kalan ve geri gelen Ermeniler Artvin’de kalmaya devam etmişlerdir.

Tehcir sonrası dönemde Artvin Ermenilerine dair bilgiler

Rus ordusunun Anadolu’daki hem Karadeniz sahilinden hem de içeriden, Erzurum üzerinden ilerleyişi 1917 Ekim Devrimi patlak verene kadar sürmüştür.18 Şubat 1916’da,General V. Liakhov’un komutasındaki iki Rus tümeni, Rize, Sürmene ve Of’tan sonra Trabzon’a girdiğinde geride kalan Ermeniler derin bir nefes aldılar. Ardından Van, Muş, Erzurum ve Erzincan da Rus işgaline uğradı. Ama 1917 Bolşevik Devrimi durumu aniden tersine çevirdi. Bolşevik Devrimi nedeniyle kargaşa içine giren Rus ordusunun zaaflarından yararlanan Osmanlı birlikleri 24 Şubat 1918’de Trabzon’u geri aldılar. Sovyet hükümetinin “ilhaksız ve tazminatsız barış” sloganıyla başlattığı barış görüşmeleri 3 Mart 1918’de Brest-Litovsk Antlaşması’yla sonuçlandı. Brest-Litovsk’un 4. maddesi Rus ordusunun Elviye-i Selâse’yi tahliye ve ahaliye kendi kaderini belirleme hakkı tanıyordu. Bu madde sayesinde Rusya araziyi terk ve tahliye etmeyi kabul ettiğinden hukuki hakimiyeti tamamen sona erdi. Dolayısıyla Osmanlı Devleti bölgenin mukadderatını belirlemede fevkalade önemli bir üstünlük elde etmiş oldu. Bunun üzerine 3. Ordu 12 Şubat 1918’de ileri harekât başlatarak bölgenin denetimini eline geçirmiştir.13 Nisan’da Batum’a girilmesiyle harekât tamamlanmış oluyordu. Osmanlı, Brest-Litovsk Antlaşması’nın söz konusu bölgenin hangi ülkeye bağlanacağının referandum yoluyla belirlenmesini öngördüğü için, kendi denetiminde referandum yapılması için hazırlıklara girişmiştir.

Plebisit hazırlıkları haziran ve temmuz aylarında tamamlanmıştır.19 yaşını dolduran erkekler oy sahibi sayılmıştır. Bunların listeleri, iddia edildiğine göre eski Rus kayıtlarına göre tanzim edilmiştir. (90) Ağustos ayı içinde neticelendirilen plebisitte Türk resmi makamlara göre Artvin’de şu sonuçlar alınmıştı: “Artvin: çevresinin İslam ahalisi 35.992 ve gayrimüslim 2.194 olup yekûnu 64.028 kişi idi; bunun erkek nüfusu 27.282 kişi Müslüman ve 3.553 gayrimüslim olup, hepsi,30.853 kişi idi, rey sahibi de 16.317 kişi idi. Bunlardan 16309 “evet” ve üç kişi “hayır” pusulası kulandı.” (91)

Askeri idare altında ve diğer (Rus, Gürcü ve Ermeni) tarafların gözetimi dışında yapılan plebisitin sonuçları objektiflikten de uzaktır. Gerek nüfus verileri gerekse de ‘evet-hayır’ sonuçları tutarsız ve açıklanmaya muhtaçtır. Ama zaten, askeri idarece yapılan bir halkoylamasından başka sonuç beklemek de naiflik olsa gerek.

Savaşın bitmesi ve “halkoylaması” ile de bölgedeki egemenlik sorunları son bulmamıştır.30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi’nin imzalanması ile bölge bu sefer İngiltere’nin egemenliğine verildi. İngiltere 27 Kasım 1918 günü Batum’a asker çıkardı. Mondros Mütarekesi, Osmanlı’nın diğer bölgelerinde olduğu gibi, Artvin ve civarında da, tehcir edilen Ermenilerin geri dönmeleri ve intikam almaları korkusunun ihya olmasına neden olmuştur. Oltu’da bulunan Çoruh Müfrezeleri komutanı Deli Halid Paşa ve diğer Teşkilat-ı Mahsusacıların girişimiyle 7-9 Ocak 1919 tarihinde gerçekleştirilen ve Cenubi Garbi Kafkas hükümeti kurma çalışmaları için düzenlenen II. Ardahan Kongresi, “son birliklerini 1914 sınırı gerisine (Erzurum) çekmekte olan 9. Ordu’dan silah ve malzeme yardımı alarak yerli halktan erler toplayıp, ordudan kalacak gönüllü çavuş, onbaşı ve erlerle 3. Fırkadan ayrılacak subaylar idaresinde Ermeni ve Gürcüleri memlekete sokmayacak askeri düzen ve birlikleri kurmak” ve “Batum, Erzurum ve Trabzon’da çıkan Sada-yı Milliyet, Albayrak ve İkbal gazeteleri ile içerdekileri uyandırmak, dışarıdakilere de yayın ve resmi belgelerle milli hakları tanıtmak” kararları alıyordu. (92)

Osmanlı’nın dağıtılması sürecinde Ermenistan, Suriye, Irak gibi kimi bölgelerin “bağımsız devlet” haline getirilmesini öngören Sevr Antlaşması, Kars, Erzurum gibi bölgelerin Ermenistan’a verilmesini kararlaştırmıştı. Batum, Borçka, İmerhev, Şavşat bölgeleri de Gürcistan tarafından istenmektedir. Bölgedeki siyasi ve askeri karışıklıklar Sevr ile neticeye kavuşmamıştır. Bölgenin İngiltere tarafından terkedilmesiyle Gürcistan, Ermenistan ve Türkiye devletleri arasındaki anlaşmalarla sınırlar netleştirilmiştir. Aralık 1920’de Ermenistan ile imzalanan Gümrü Antlaşması ve 1921’de Gürcistan ile yapılan anlaşma neticesinde Türkiye’nin buralardaki sınırı netleştirilmiştir. Böylece Ardahan, Artvin ve Batum Türkiye’ye dahil olmuş oldu. Daha sonra imzalanan Moskova Antlaşması ile Batum tekrardan Gürcistan’a bırakılacaktır.

1918 ve sonrasında Kafkasya’daki durum bu çalışmanın boyutlarını aşmaktadır. Yukarıda ezcümle aktardığımız gelişmeler içinde Artvin Ermenilerine dair çok az bilgi mevcuttur. Bunlardan biri; I. Meclis’te Batum mebusu olan Edip Dinç’in 1918 yılına ait günlüğündeki şu bilgilerdir:”[Mayıs] 10. Artvin’de Cuma namazını eda ile öğle yemeğini Boçniyan Bedros Ağa’da yedim. Bedros Ağa’da sabah-akşam çayı yemekle beraber misafireten kendi hanesinde ikamet ediyorum.11. Marhasa (piskopos) Efendi’nin yanında öğle yemeği yedik. Birçok zevat beraber idi. […] 14. Artvin’deyim. Marhasa Efendi’nin yanında Ermeniler ziyafet verdiler.” (93)

Bu döneme dair ele alacağımız bir diğer belge Artvin’in kasaba, nahiye ve köylerinin nüfusu ile ilgilidir. (94) Artvin mutasarrıfı tarafından Haziran 1922 (Haziran 1338) tarihinde düzenlenen cetvelde Merkez Liva ile Borçka, Şavşat kazalarına bağlı nahiyelerin nüfusları hane kadın ve erkek olarak belirtilmiştir. Nüfus sayımının hangi millete mensup olunduğunun dikkate alınarak yapıldığı görülmektedir. Buna göre bu tarihte hangi sayıda Türk, Ermeni ve Gürcü’nün sakin bulunduğu izlenebilmektedir.

Bu belgeye göre, Merkez Liva’ya bağlı Ardanuç nahiyesinde İslam mahallesinde 160 Türk, Ermeni mahallesinde 100 Ermeni yaşamaktadır. Köylerin tamamı Türklerden oluşmaktadır ve toplam nüfus 7809 kişiden ibarettir. Merkez Liva’ya bağlı Berta nahiyesi tamamen Türklerden oluşmaktadır ve nahiyede toplam 1122 kişi yaşamaktadır. Sirya nahiyesi tamamen Türklerden oluşan nahiyelerden birisidir ve 1528 kişilik nüfusa sahiptir. Şavşat kazasında 8603 Türk yaşamaktadır. Kazaya bağlı İmerhev nahiyesinde 7134 Gürcü İslam, Merya nahiyesinde 9539 Türk yaşamaktadır.

Borçka kazasında ise 835 Gürcü İslam ve 250 Ermeni toplam 1085 kişi, kazaya bağlı Maradid nahiyesinde 1333 Gürcü İslam, Maçahel nahiyesinde 1480 Gürcü İslam, Murgul nahiyesinde 1560 Gürcü İslam yaşamaktadır.

Başka bir belge de 1925 tarihli bir rapordur. Dahiliye Vekaleti Temmuz 1925’de Kars ve Artvin vilayetlerine gönderdiği yazıda mübadeleye tabi ne kadar muhacir bulunduğu ve kaza miktarına göre bunların sayısının bildirilmesini talep eder. Kars vilayetinden gönderilen cevabi yazıda bunların henüz düzenlenmediği bildirilerek, 1925 yılında Elviye-i Selase’ye gönderilmiş olan Taksimat-ı Mevki-i Birinci Heyetinin, bu konuda yapmış olduğu incelemelerden sonra çok ayrıntılı bir biçimde hazırlanan raporu,29 Ağustos 1925’te Dahiliye Vekaletine gönderilir. Bu raporda, “Artvin vilayetine muhacir iskân edilmesi mümkün değildir. Ancak Rusya’dan hicret edip hudutta yerleşmiş olanlar gizlenmiştir. Artvin kazasında sakin iki yüz hanede sekiz yüz kadar nüfusu olan Ermeniler Rusya’ya gitmez ve dahile sevk edilirlerse casusluk ve propaganda yapmaları önlenemez. Bunlar yine de meyve, tütün ve ziraattan, orman mamullerden anlarlar.700 ve 1500 rakımlı yerlerde yaşayabilirler,” denmektedir. (95)

Artvin’in Türkiye’ye katıldığı döneme dair bir diğer kaynak da Muvahhid Zeki tarafından 1927’de yayınlanmış olduğu tespit edilen “Artvin Vilayeti Hakkında Ma’lumat-ı Umumiye” (96) adlı çalışmadır. Kitabın yazarı Muvahhid Zeki, 1924 yılında Artvin’e ilköğretim müfettişi olarak atanmış, 1927 yılına kadar yaklaşık üç yıl Artvin’de kaldıktan sonra başka yere tayin edilmiştir. Zeki’nin, Artvin’in tüm ilçe ve köylerini dolaştığı, ayrıntılı notlar tuttuğu anlaşılıyor. Kitabında iklimden, coğrafyaya, tarımdan ulaşıma, kılık kıyafetten adetlere, mimariden tarihe kadar birçok konuda bilgilere rastlıyoruz. Aynı zamanda Artvin nüfus bilgilerine de yer veriliyor.

Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra yapılan ilk nüfus sayımı da 1925 yılındadır. Bu nüfus sayımına göre Artvin’in nüfusu, 10608 hanede 54.584 olarak görülmektedir. İl merkezinin nüfusu ilse 494 hanede 2139 olarak tespit edilmiştir. 1925 nüfus sayımına göre Artvin’de 478 Ermeni’nin sakin bulunduğu görülmektedir. Bu Ermeni nüfusun “kendi rızaları” ile Rusya’ya, Batum civarına göç ettikleri belirtilmektedir. (97)

Sonuç

Osmanlı-Türk egemenlerinin kendilerinin gerilemelerine rağmen Batı’nın muzafferane gelişimi karşısındaki nasıl varkalırız arayışı, Anadolu’daki Türk/Müslüman olmayan halkların felaketine neden olan bir ulus-devlet yaratma sürecini başlatmıştır. Osmanlı-Türk egemenleri, Birinci Dünya Savaşı’ndan zaferle çıkan emperyalist devletlerin de kabul edebilecekleri bir sınır içinde egemen olmak/kalmak için, en başta bu sınırların içindeki Ermenilerin, Rumların ve diğer Hristiyanları (sonrasında Kürtleri, Alevileri) bir şekilde sınır dışı etmeye gayret etmiştir. Bunda da büyük oranda muvaffak olmuştur. Artvin Ermenileri de, önce Teşkilat-ı Mahsusa çeteleri tarafından kıyıma uğratılmış, Türkiye’de kendilerine yer/yurt olmadığını anlamaları sağlanmıştır. Onlardan son kalanlar da 1926’da topraklarını terk ederek muhacir olmuşlardır. ‘Artvin Tarihi’ çalışmaları, Ermenilerin buradan gitmesini bir kayıp, bir eksilme olarak görmemektedirler, bilakis “defettik, kurtulduk hainlerden” kodundadırlar. Onlardan geriye kalan kırıntılar yaşamaya devam ediyor. Artvin’de Ermenilere ait olduğu bilinen bir bina Milli Eğitim Müdürlüğü binası olarak hizmet vermeye devam ediyor.1926’da Artvin’deki bütün yer isimleri (Ermenice, Gürcüce, Lazca, vs.) değiştirilmesine rağmen bazı yerlerin eski isimleri hâlâ kullanımda…

Kaynakça

1-Bkz.Artvin İl Kültür Müdürlüğü’nün resmi web sitesi.

2-http://www.artvinkultur.gov.tr.,Fahriye Bayram,Artvin’deki Gürcü Manastırlarının Mimarisi,Ege Yayınları,2005;”Artvin Katolik Eğitim Kurumları”,http://www.08haber.com/…,yazarı belli değil.

3-Ermenilerin Türk kimliğinin oluşumundaki rolü üzerine en önemli çalışma için bkz. Taner Akçam,Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu,İletişim Yayınları,1995.

4-Artvin’in ‘idari’ sınırları tarih içinde değişiklikler göstermiştir.Bu yazı boyunca,bugünkü il sınırları gözönünde tutulmuştur.

5-İçeriğinde Artvin’le ilgili bilgilerin olduğu kitaplar dışında,bu kitaplardaki bilgilerin de derlendiği ve bu çalışmada ‘okunacak’ Artvin Tarihi kitapları şunlardır:Mustafa Adil Özder,Artvin ve Çevresi (1828-1921 Savaşları),1971;Muvahhid Zeki,Artvin Vilayeti Hakkında Ma’lumat-ı Umumiye,1927;Halit Özdemir,Artvin Tarihi,2002;Ali Gündüz,Çoruh Havzası ve Artvin,Fahrettin Kırzıoğlu&M. Adil Özder,Artvin Yıllığı 1973 “Tarih” bölümü,Artvin Valiliği;(der.) Muammer Demirel&Mustafa Akıllı,Geçmişten Geleceğe Yusufeli Sempozyumu Bildirileri,Yusufeli Belediyesi,2010;19 ve 20. Yüzyıl Belgelerinde Artvin,Artvin Valiliği,2.bs.,2008.Konu ile ilgili bulabildiğim tek edebi eser ise,Asım Gönen’in Fırtınada Kaçkar Çıplaktı Yar Yayınları,2007 adlı uzun romanıdır.Gönen romanında Birinci Dünya Savaşı döneminde Ardanuç’un Tandzot köyünde birlikte yaşayan Türklerin ve Ermenilerin trajedilerini anlatıyor.

6-Fahrettin Kırzioğlu-M. Adil Özder,Artvin Yıllığı 1973 “Tarih” bölümü,Artvin Valiliği,s.2 (Yazım kaynaktaki gibidir).Kırzıoğlu,başka bir yerde de “Çoruh ile Kuban ağızları arasındaki Karadeniz kıyıları,tarihte hiçbir zaman medeni bir hayat yaşamamış ve buralarda şehir kurulmamıştır” iddiasında bulunmaktadır.Bkz. Osmanlılar’ın Kafkas Elleri’ni Fethi (1451-1590), 2. bs.,TTK,1998,s.2.

7-Artvin Ermenileri ile kastettiğimiz,Hristiyan Ermenilerdir.Artvin’in Hopa ve Borçka ilçelerinde (ayrıca Rize,Trabzon,Erzurum ve Sakarya ve çevresinde) yaşayan Hemşinlilerin,Trabzon İmparatorluğu’nun Osmanlı tarafından işgalinden sonraki süreçte Müslümanlaştırılmış Ermeniler olduğuna dair çalışmalar mevcuttur. (Levon Haçikyan,Hemşin gizemi,İstanbul:Belge Yayınları,1996;Peter A. Andrews,Türkiye’de etnik gruplar,İstanbul:Ant,1992) Bu çalışmalara göre “Hemşinliler”,sekizinci yüzyılın sonlarında bugün Hemşin ve Çamlıhemşin adıyla bilinen bölgeye gelip yerleşmiş olan Ermeni topluluğun adıdır.Genel kanı Müslümanlaşma sürecinin onsekizinci yüzyılın ortalarında tamamlandığı,Hristiyan kalmayı tercih edenlerin ise başta Trabzon olmak üzere diğer Karadeniz kentlerine dağılmış oldukları yönündedir.Hemşinlilerin Müslümanlaş(tırıl)ma sürecine dair önemli bir belge yakın zamanlarda Sergey Vardanyan tarafından yayınlanmıştır.(Sergey Vardanyan,”1776 yılına ait Müslüman Hemşinli Ermeniler hakkındaki önemli bir şehadetname”,”Hemşin ve Hemşinli Ermeniler (Konferans makaleleri),Yerevan:Ermenistan Cumhuriyeti Bilimler Ulusal Akademisi Tarih Enstitüsü,2007,s.278) Bugün hem etnik hem de yöresel kimlik olarak tedavülde olan Hemşinlilik için özcü bir yaklaşımla genellemeler yapılması yanıltıcı olacaktır.Bölgeye Osmanlı öncesi ve sonrasında Türki ya da Müslüman iskânların yaşandığına dair bilgiler de böylesi genellemeler için daha ihtiyatlı olmayı salık vermektedir.Artvin Hemşinlileri açısından ise,bugün hâlâ Ermenicenin bir diyalekti kabul edilen Homshetsma/Hemşinceyi konuşmalarından dolayı Ermeni köken iddiası daha kabul edilebilir gelmektedir.Buna rağmen Artvin Hemşinlileri (genel olarak Hemşinliler),’resmi tarih’ tarafından Türk sayılmaktadır;Artvin tarihi çalışmalarında da Ermenilerden sayılmamışlardır.Bu çalışma açısından ise,hem Artvin’de yaşayan Hemşinliler ile Ermeniler arasındaki ilişkilere dair henüz bir çalışmanın olmamasından hem de egemen güçlerin bu iki gruba yönelik ayrımlaşmış politikalara sahip olmalarından dolayı Hemşinliler gözardı edilmiştir.

8-2005 yılında 08Artvin adlı bir yerel dergiye yaptığı açıklamada o günün Artvin Baro Başkanı İzzet Varan, Artvin adliye binasının Ermenilerden kalma bir bina olduğunu hatırlatarak, “bir Ermeni binasında görev yapmaktan utan[dığını]” söyleyerek yetkililerden yeni adliye binasının bir an önce bitirilmesini talep ediyordu!

9-Bu çalışmada okunacak kitapların yazarlarından Ali Gündüz,orman mühendisi;M. Adil Özder,öğretmen;Halit Özdemir,tarih öğretmeni,M. Zeki ise üç yıl Artvin’de görev ifa eden bir ilköğretim müfettişidir.

10-Candan Badem, Çarlık Rusyası Yönetiminde Kars Vilayeti, Birzamanlar Yayıncılık, 2010,s.15-16.

11-Artvin’in Şavşat İlçesi’nde bulunan Şavşat Kalesi eski adıyla Satlel Kalesi’ndeki kazı çalışması Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Yrd.Doç.Dr. Osman Aytekin başkanlığındaki on kişilik ekip tarafından gerçekleştirildi.Osman Aytekin,Ortaçağ’dan Osmanlı Dönemi Sonuna Kadar Artvin’deki Mimari Eserler,Kültür Bakanlığı Yayınları,1999 adlı eseri de alanındaki tek araştırmadır.

12-Halit Özdemir,a.g.e,s.143-150.

13-V.Y. Lisovskiy,Chorohskiy Kray,Tiflis:1887),s.53.

14-Transkafkasya İstatistik Komitesi tarafından yayımlanan istatistiğin Artvin bölümü ayrıntılı olarak “Ekler” kısmında verilmiştir.

15-Zakavkazskiy Staticheskiy Komitet [Kafkas Ötesi İstatistik Komitesi],”Svod Staticheskih Dannıh o Naselenii Zakavkazskavo Kraya,Izvleçennıh iz Posemeynıh Spiskov 1886 G.” [Kafkas Ötesi Bölgenin Nüfusu Hakkında 1886 Yılı Aile Kayıtlarından Çıkarılmış İstatistik Veriler Derlemesi],Tipografiya I. Martirosiantsa,Tiflis:1893.http://www.mashtots.ru/biblioteka,Erişim tarihi:23 Nisan 2010.

16-Artvin Ermeni-Katolik Diakozası,1850’de,IX. Pius tarafından Güney Rusya’daki Birleşik Ermeniler için kurulmuştu ve İstanbul metropolitanın ilk yardımcı piskoposu idi.Daha sonra doğrudan Kilikya Ermeni Katolik Patriği’ne bağlandı.İlk Piskopos,Timotheus Astorgi’ydi (1850-1858),Antonius Halagi (1859) ve Joannes Babtista Zaccharian’dı.(1878) 1978’de Rusya,bu diakozayı topraklarına kattı ve Tiraspol’la birleştirdi.

17-Joseph Lins,”Artvin”,The Catholic Encyclopedia,c.1,Robert Appleton Company,1907.Erişim tarihi:25 Ekim 2011,;http://team-aow.discuforum.info/t7828-Artvin.htm.Erişim tarihi:22 Ekim 2011.Kaynak belirtilmediği halde yukarıdaki bilgilerin aynen kullanıldığı başka bir kaynak:http://www.08haber.com/index.php?page=makale&file=makale_goster&yazid=136&id=1588

18-http://www.arak29.am/duringgenocide/index.php?lg=1&iw=Erzerum,&cntx=source.Erişim tarihi:23 Ekim 2011.

19-Bayram Kodaman,”Fransız Arşiv Vesikalarına Göre Erzurum-Van-Sivas Vilayetlerinde Ermeni Nüfus”,Ermeni Araştırmaları I. Türkiye Kongresi Bildirileri,c.1,http://www.eraren.org/index.php?Lisan=tr&Page=YayinIcerik&IcerikNo=28.Erişim tarihi:23 Ekim 2011.Bazı Ermeni kaynakları Kiskim’in nüfusu hakkında farklı bilgiler vermektedir.Buna göre,1891 yılında Kiskim’in nüfusu 5954 Ermeni ve diğerleri de Müslümanlaştırılmış Ermeni ve Lazlardan oluşan 29.951 kişidir.

20-Ermenistan ve Çevre Bölgelerin Yer İsimleri Sözlüğü,Yerevan:1986,c.III,s.143.

21-Ermenistan ve Çevre Bölgelerin Yer İsimleri Sözlüğü,Yerevan:1986,c.III,s.143.

22-Yusuf Işık,”Kaçkarların Üç Yamacı-Hemşin Coğrafyası”,Yeşil İspir Dergisi.

23-Yaşar Gök,Tarihi Süreç İçerisinde Yusufeli Nüfusu,a.g.e.,s.449.

24-Khaçkar/Haç-kar:Taşların yontulmasıyla yapılan haçların Ermenice adı.

25-Raffaele Gianighian,”Khodorciur,Viaggio di un pellegrino alla ricerca della sua Patria”,akt. Arsen Yarman,Palu-Harput 1878,Derlem Yayınları,2010,c.1,dipnot 34,s.45.

26-Vartabed:Manastırlardaki öğretmenler.

27-Teodik,11 Nisan Anıtı,Belge Yayınları,2010,s.176.

28-Yeri gelmişken;Yusufeli ile ilgili ‘en kapsamlı’ çalışma sayılabilecek ‘Sempozyum’ bildirileri kitabında bir kere bile Ermeni kelimesi geçmemektedir.Sempozyumun ‘tarih bildirileri’ ise,Birinci Dünya Savaşı dönemine dair hiçbir bilgi içermemektedir;daha çok idari teşkilatlanma bilgilerine yer verilmektedir.

29-Sergey Vardanyan,a.g.e.,s.278-285.

30-Muammer Demirel,”Artvin ve Batum Göçmenleri (1871878 Osmanlı Rus Savaşı’ndan Sonra)”,A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi,Sayı:40,2009,s.320.

31-Akt. David Martirosyan,Давид Мартиросян:Трагедия батумских армян:просто “резня” или предвестник армянского геноцида? [Batum Ermenilerinin trajedisi sadece kıyım mı yoksa Ermeni Soykırımı’nın habercisi mi?].Rusça’dan bu çalışma için çeviren Selim Tez.

32-Artvin Tarihi kitaplarının diğer yazarları (Halit Özdemir,vd.) birçok yerde Özder’i kelimesi kelimesine yinelemektedirler.Bu nedenle Özder’in yazdıklarını referans olarak kullanırken ayrıca diğerlerinin yazdıklarına değinmedim.

33-Fahrettin Kırzıoğlu,Edebiyatımızda Kars’tan akt. Halit Özdemir,a.g.e.,s.200.

34-M. Adil Özder,Artvin ve Çevresi,s.80-81;Halit Özdemir,a.g.e.,s.192-193.

35-M. Adil Özder,Artvin ve Çevresi,s.75,94-95;Halit Özdemir,a.g.e.,s.199.

36-Candan Badem,a.g.e.,s.32-33.

37-“Bilgi” demişken,resmi tarihçilerin nasıl bilgi ürettiklerine,hiçbir kaynak göstermeden,birinden duyduklarını “bilgi” olarak yazmaya devam ettikleri hakkında bkz. Candan Badem,a.g.e.,1. bölüm.

38-Halit Özdemir,a.g.e.,s.210-221,Özdemir bu bilgilere kaynak olarak Sami Önal’ın Milli Mücadele’de Oltu çalışmasını gösterir.Fakat Önal’ın kaynağı da Kırzıoğlu’dur ve iki kişinin anılarıdır.

39-A.g.e.,s.211.

40-Candan Badem,a.g.e.,s.15.Badem’in dikkat çektiği,Kars tarihi yazarlarının hemen hepsinin yinelediği,Halit Özdemir’in Artvin Tarihi kitabında da geçen (s.206) “1855 Rus Arazi Nizamnamesi” diye bir belgenin olmadığı gerçeğidir.Sözkonusu olan “1855 değil,1858 tarihli ve Rus değil Osmanlı arazi nizamnamesidir” (Candan Badem,s.18).Ama ne hikmetse bütün “tarihçiler” (İlber Ortaylı bile) Kırzıoğlu’nun yanlışını sürdürmüşlerdir.

41-A.g.e.,s.207.

42-M. Adil Özder,a.g.e.,s.75;Halit Özdemir,a.g.e.,s.199.

43-M. Adil Özder,a.g.e.,s.83-86.

44-M. Adil Özder,a.g.e.,s.84-85.

45-Candan Badem,a.g.e.,s.53.

46-Vahakn N. Dadrian,”Ermeni Soykırımı’nda Kurumsal Roller”,Toplu Makaleler,c.1,Belge Yayınları,2004,s.127.

47-A.g.e.,s.57.

48-Vahakn N. Dadrian,a.g.e.,s.42 ve 111.

49-Tarih 1839-1939,TÜSİAD Yayınları,2006,s.174.

50-Vahakn N. Dadrian,a.g.e.,s.80.

51-Tarih 1839-1939,a.g.e.,s.174.

52-Akt. Ayşe Hür,a.g.e.,s.146.”Trabzon’daki Ermeni cemaati,1895’teki darbeyi,ABD,İngiltere,Fransa ve İsviçre başta olmak üzere Batılı ülkelerin maddi yardımları,İstanbul’daki Ermeni Ortodoks Patrikhanesi ve Viyana’daki Katolik Mıkhitaristlerin maddi-manevi desteği ile kısa sürede atlatacaklardı.Nitekim Ermeni Ortodoks Patrikhanesi kayıtlarına göre 1902’de,Trabzon Sancağı’nda 24 bin Ermeni yaşıyor,41 kilise ve üçbin öğrencinin okuduğu 47 okul ile Ermeni tiyatrosu faaliyetine devam ediyordu.”

53-M. Adil Özder,a.g.e.,s.79;Halit Özdemir,a.g.e.,s.213.

54-David Maritrosyan,a.g.e.

55-David Maritrosyan,a.g.e.

56-Vahdet Keleşyılmaz,”Birinci Dünya Savaşı Başlarında Kafkasya ve Çevresine İlişkin Stratejik Yaklaşım ve Faaliyetler”,Yeni Türkiye Yayınları,2002,Türkler,c.13,s.393.http://w3.gazi.edu.tr/~vahdet/392-397.pdf,Erişim tarihi:12 Aralık 2011.

57-Vahdet Keleşyılmaz,a.g.e.

58-Sadık Sarısaman,”Trabzon Mıntıkası Teşkilat-ı Mahsusa Heyeti İdaresinin Faaliyetleri ve Gürcü Lejyonu”,XIII. Türk Tarih Kongresi,Kongreye Sunulan Bildiriler,2002,s.496.

59-Vahdet Keleşyılmaz,a.g.e.;Adı Kafkas İhtilal Cemiyeti olmasına karşın,yerel çetelere gönüllü eleman toplanması için yapılan çağrılarda “İslam Milis Fırkası” denmiştir.”Aşiretlerden asker toplamak için ilgili yerel yöneticilere gönderilen telgraflarda su ifadelere yer veriliyordu:’Üçüncü Ordu Kumandanı paşanın tasvibiyle Dr. Bahaeddin Şakir Bey’in riyasetinde esnana (yirmi yaşına,askerlik çağına) dahil olmayan gençlerle esnanı mütecaviz fakat zinde olan ihtiyarlardan bir kısım İslam Milis Fırkası teşkil ediliyor.[…] Teşkilatın nizamnamesi memurlarındadır.Ona göre gizlice ve dağdağasız bir surette ise mübaşeret ve peyderpey neticeyi iş’ar ediniz.'” Alaattin Uca,”İttihadı ve Terakki liderlerinden Doktor Bahaeddin Şakir Bey”,Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü,Yayınlanmamış Doktora Tezi,s.242-243. Taner Akçam ise,bu cemiyetin yapacakları eylemlerden hükümetin ve İttihat-Terakki Cemiyeti’nin sorumlu tutulmaması için paravan olarak kurulduğunu belirtir,bkz. Taner Akçam,İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu,İmge Yayınları,2002,s.233.

60-Alaattin Uca,a.g.e.,s.238.

61-Taner Akçam,İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu,a.g.e.,s.233.

62-Alaattin Uca,a.g.e.,s.235.

63-Vahakn N. Dadrian,a.g.e.,s.122.

64-Vahakn N. Dadrian,a.g.e.,s.120.Ayrıca Alaattin Uca,a.g.e.,s.253 şu aktarımda bulunur:

“Erzurum’da gerçekleştirilen Ermeni kongresi hakkında geniş açıklamalar yapan Arsen Avagyan ve Gaidz Minassian şunları söylemektedir:

‘2-14 Ağustos 1914’te Erzurum’da toplanan Tasnaksutyun VIII. Kongresi’nin özel bir önemi vardır.Kongre,Parti’nin başlamış olan savaştaki konumunu belirleyecekti.Kongre açılmadan önce mebuslar genel seferberlik ilan edildiği haberini almışlardı.Bu nedenle kongre Osmanlıların savaşa fiilen girme olasılığının çok yüksek olduğuna ve olaylar bu yönde geliştiği takdirde partinin tüm şubelerinin vatani görevini yerine getirmek zorunda olduğuna karar verdi.Bu Osmanlı Ermenilerinin Osmanlı ordusu saflarında dövüşecekleri anlamına geliyordu.Bunun içindir ki kimi Türk tarihçiler Ağustos 1914’teki kongrede Osmanlı İmparatorluğu’na karşı İtilaf devletlerinin yanında savaşa girme kararı alınmış olduğunu söylüyorsa da bu sav gerçekle örtüşmemektedir.Kongre çalışmaları tamamlandıktan sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti Heyet-i Merkeziyesi’nden Bahaeddin Şakir,Ömer Naci ve Hilmi Bey önderliğinde bir heyet yanlarında Gürcü ve Azeri temsilcileriyle Erzurum’a geldi.İttihatçılar burada Taşnak liderleri Rostom,Vramyan ve Agnuni ile bir araya geldiler.Bahaeddin Şakir,Taşnaksutyun’a Kafkasya’da bir isyan çıkarılmasını İttihat ve Terakki Cemiyeti adına resmen önerdi.Bu tüm Transkafkasya halklarının toplu başkaldırı planı çerçevesinde gerçekleştirilecekti.Şakir,Azerilerin böyle bir ayaklanmaya hazır olduklarını,İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin bu konuda şimdi de Gürcü milliyetçilerle görüşmeler sürdürdüğünü ve umut verici sonuçlar alınmış olduğunu da açıkladı.İttihatçılar başka yerlerdeki Tasnaksutyun liderleri ile de aynı anda görüşmeler yapmaktaydılar.Ancak Ermeni önderleri bir kez daha Jön Türklerin önerilerini olumsuz yanıtladılar…'”

65-Vahakn N. Dadrian,a.g.e.,s.120-121.

66-Akt. Arif Cemil,Birinci Dünya Savaşı’nda Teşkilatı Mahsusa,Arma Yayınları,s.138-139.

67-Hatice Yalçın,”Harp Ceridesi (Birinci Dünya Savaşında Kafkas Cephesi)”,Gaziosmanpaşa Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstütüsü Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi.

68-A.g.e.,”(Tarih:2.11.330/15 Ocak 1915)[…] 3. Borçka civarındaki Ali Rıza Bey müfrezesi efradı müstesna olduğu halde o civardaki tekmil Teşkilat-ı Mahsusa efradı Bahaeddin Şakir Bey vasıtasıyla emriniz altındadır.Bunları efrad-ı askeriye gibi istihdam idiniz ve duyduğum ba’zı intizamsızlığa vesa’ireye cür’et idenleri i’dam dahi idebilirsiniz.3. Ordu Kumandanı Hafız Hakkı.”

69-Alaattin Uca,a.g.e.,s.245.

70-Arif Cemil Denker,a.g.e.,s.20;Sadık Sarısaman,a.g.e.,s.497.Rıza Bey’le birlikte Teşkilat-ı Mahsusa üyeleri Nail Bey,Hamal Ferid,Hasan Basri,Menduh Şevked,Ethem,Küçük Hasan Bey de Trabzon’a gelmişlerdir,Polat Safi,”Birinci Dünya Savaşı ve Milli Mücadele Döneminde Artvin”,19. ve 20. Yüzyıl Belgelerinde Artvin,Artvin Valiliği,2008,s.77 vd.

71-Arif Cemil Denker,a.g.e.,s.20-21.

72-Alaattin Uca,a.g.e.,s.247.

73-Arif Cemil Denker,a.g.e.,s.118.

74-Hatice Yalçın,a.g.e.,s.59.Uca,bu çeteler hakkında başkaca şu bilgileri aktarmaktadır:”Gönüllüler halkın ve Mevlevi,Kadiri,Bektaşi gibi tarikatların katkısı ve cezaevlerinde bulunup da yararlı olacağına inanılarak affedilen kişilerin katılımı ile teşekkül ediyordu.’Teşkilat-ı Mahsusa Baha Bey Kuvveti’ olarak da nitelendirilen bu birlik 9 subay ve 671 erden oluşuyordu.Başka bir kaynakta ise Bahaeddin Şakir Bey kuvvetlerinin 1120 muharip,316 gayri muharip olmak üzere toplam 1436 kişiden ibaret olduğu ifade edilmektedir.816 Fevzi Çakmak ise bu konuda şunları söylemektedir:’389 mevcutlu Milo Taburu ile 1250 mevcudundaki Bahaeddin Şakir ve Yakup Cemil gönüllüleri de beraber hareket ediyorlardı,'” Alaattin Uca,a.g.e.,s.275-276.

75-Birinci Dünya Harbi’nde Türk Harbi Kafkas Cephesi 3. Ordu Harekâtı,Genelkurmay Başkanlığı Yayınları,1993,s.601,akt. Alaattin Uca,a.g.e.,s.286.

76-Sadık Sarısaman,a.g.e.,s.507.Arif Cemil de,anılarında Borçka’nın düşmesinden sonra kaymakamın yanında değerli eşyalarla dolu denklerle kaçarken yakalandığını yazmaktadır,a.g.e.,s.183-184.

77-Fahrettin Kırzıoğlu&M. Adil Özder,1973 Artvin Yıllığı,s.31.

78-Alaattin Uca,”Stange Müfrezesi’nin Harp Ceridesine Göre Kafkas Cephesi’nde Dr. Bahaeddin Şakir,s.125-131.M. Adil Özder,kitabında Artvin çevresindeki Teşkilat-ı Mahsusacılardan bazılarının adlarını veriyor:Artvinli İsmail Coşkun (1863-1939),Murgullu (İmamzade Mehmet Efendi adı ile) ilk dönem Batum Mebuslarından Mehmet Edip Dinç (öl. 1963),Artvin-Seyitler köyünden Kadir Ağa,Artvin Çarşı Camii imamlarından Binat köylü Hafız Efendi,Artvin-Sirya’dan Kâşif (Keş) oğlu Yusuf Ağa,Ardanuç-Müker köyünden Nazım Efendi,bir ihtimal yine Ardanuç’tan Sagara (Sakarya) köyünün Cola Mahallesinden Şaban Efendigillerden Recep Efendi ile Masalahet (Naldöken) köyünden Kahya oğullarından Şükrü Bey;Şavşat’tan Savaş köylü Ali Ağa,M. Adil Özder,a.g.e.,s.103.

79-Arif Cemil Denker,a.g.e.,s.87-88.

80-A.g.e.,s.107-108.Arif Cemil bir yerde Ruslar esir alındı derken,biraz ileride Ruslar kaçtı demektedir:”Ruslar Murgul’u terkederek çekildikten sonra oradaki ahali birbirine girmişti.Kurtarılan memleketi paylaşamamaya kalkışmışlardı.Kafalar o kadar kızışmıştı ki,nihayet ne sana kalsın ne bana!Diye kasabayı ateşe vermişlerdi.Bu yangında maatteessüf en evvel maden müzesiyle talebeyi madenciliğe alıştırmaya mahsus olan mektebin binası yanmıştı,”s.116.

81-Sadık Sarısaman,a.g.e.,s.510.

82-Arif Cemil Denker,a.g.e.,s.219.

83-Tarih:04/11/1918 (Miladi) Dosya No:2460 Gömlek No:88 Fon Kodu:HR.SYS.Osmanlı arşivlerinden 1850’li yıllarda ya da öncesinde de bazı Ermeni ailelerinin Bilecik-Burdur taraflarına göç ettikleri ya da ettirildikleri anlaşılmaktadır.Tarih:03/S/1273 (Hicri) Dosya No:161 Gömlek No:84 Fon Kodu:HR.MKT. Belge özeti:Bilecik’te ölen Artvinli Ohannes’in terekesinden varisi olmadığı halde pay alan Katolik Sagomon’dan,bu meblağın tahsili.Tarih:21/Z/1273 (Hicri) Dosya No:201 Gömlek No:41 Fon Kodu:HR.MKT. Belge özeti:Artvin kasabası sakinlerinden olup Bilecik’te vefat eden Heci Agop adlı Ermeni’nin terekesi hakkında varislerinin ihtilafının giderilmesi.Bunlara benzer daha birçok arşiv kaydı,belgesi mevcuttur.

84-M. Adil Özder,a.g.e.,s.145-146.

85-M. Adil Özder,a.g.e.,s.145-146.

86-David Martirosyan,a.g.e.

87-Vahakn N. Dadrian,a.g.e.,s.131;ayrıca bkz. Taner Akçam,Ermeni Meselesi Hallolunmuştur,İletişim Yayınları,2008,s.167.

88-Ahmet Refik Altınay,İki Komite İki Kıtal/Kafkas Yollarında,Tarih Vakfı Yurt Yayınları,2010,s.40-41.

89-Artvin-Ardanuç yolu üzerindeki Cehennem Deresi Kanyonu için halk arasında anlatılan öykülerin de bu dönemde yaşanmış ya da dönemi yansıtıyor olması muhtemeldir.Bir anlatıma göre,Artvin’deki (Ardanuç’taki) yediden yetmişe bütün Ermeniler toplanıp,süngüden geçirilerek Kanyon’a atılmıştır.Çoluk-çocuk,kadın erkek Kanyon’a atılanların çığlıkları hep yankılandığı için buralara “Sesli Kayalar” dendiği anlatılır halk arasında.Fakat burada öldürülen Ermenilerin Ardanuç’taki Ermeniler değil de,Oltu’da toplanan Ermeniler olması da ihtimal dahilindedir.Verjine Svazlian’ın aktardığı anılarda Stepan Martiros Hovakimyan’ın anlattıkları bu yöndedir.Hovakimyan,”1914 olaylarını kendi gözlerimle görmedim.Ama Türklerin Oltu’ya gelip Ermeni erkeklerini bağlayarak Tandzot yakınlarındaki dere vadisine götürdüklerini ve orada onları kurşuna dizdiklerini anlatırlar” demektedir.

90-Cem Ender Arslanoğlu,”Kars Milli İslam Şurası ve Cenubigarbi Kafkas Hükümeti Muvakkata-i Milliyesi (16 Ocak-13 Nisan 1919)”,Azerbaycan Kültür Derneği Yayınları,s.124.

91-“Hariciye Nazırı Ahmed Nesimi Bey’in Müttefik ve tarafsız devlet nezdindeki sefirlerine sirküler”,1 Ekim 1918 tarih,umumi no.10490,hususi no:102.DİA.H.U. Karton 124,akt. Cem Ender Arslanoğlu,a.g.e.,s.124-125.

92-Halit Özdemir,a.g.e.,s.275.

93-Yunus Zeyrek,”Batum Mebusu Edip Dinç’in 1918 Yılı Günlüğü”,Bizim Ahıska,Sayı:10,2009.

94-TİTEA:K.96 G.10B.10.Akt.Nurşen Gök,”Artvin Livası’nın Anavatan’a Katılışı Sırasındaki Durumuna İlişkin Belgeler”,Atatürk Yolu Dergisi,Sayı:41,Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü,Mayıs 2008,s.89-104.

95-BCA,İskan Evrakı,272-12/45.77-1,akt. Nebahat Oran Arslan,”Güney Kafkasya’dan Türkiye’ye Gelen Muhacir ve Mültecilerin Durumu (1921-1945)”,A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi,Sayı:35,2007,s.351-352.

96-Muvahhid Zeki,Artvin Vilayeti Hakkında Ma’lumat-ı Umumiye;(ed.) Muammer Demirel,Yusufeli Belediyesi,2010.

97-Muvahhid Zeki,a.g.e.,s.91;Fahrettin Kırzıoğlu&M. Adil Özder,a.g.e.,s.55.