Küllerinden Doğan Bir Cemaat: İstanbul Gürcü Ortodoks Cemaati

Hristiyanlık dininin en erken dönemlerinden bu yana Ortodox Hristiyanlık kimliğini benimsemiş olan Gürcü halkının Ortodoksluğun merkezi olan İstanbul’daki tarihi de en az Ortodox Hristiyanlığın tarihi kadar eskidir. Tarihteki Gürcü devletlerinin Hristiyanlık öncesinde de Roma ile ilişkileri olmakla birlikte Gürcü kimliğinin İstanbul ile kurmuş olduğu tarihsel bağ Ortodox Hristiyanlık ile başlamaktadır.


Restore edilmesinden sonra 19 Kasım 2017 tarihinde yeniden açılan ve Ekümenik Patrikhane tarafından 2020 yılında Gürcü Ortodox Cemaatine tahsis edilen Aya Yorgi Kilisesinde kim bilir belki de kaç yüzyıl sonra İstanbul şehrinde yeniden Gürcü Ortodox ilahileri yükselmeye başladı.


Türkçeye çevrilmiş tarihsel kaynaklarda Gürcü Ortodoks Cemaatinin İstanbul’daki varlığına dair ne yazık ki kayda değer bir bilgiye rastlanamamakta. Ancak Gürcü Cemaatinin İstanbul’da tarihsel olarak mutlaka var olduğunu biliyoruz. İtalyan araştırmacı Eugène Dallegio d’Alessio İstanbul seyahatinde bu husustaki merakından bahsetmektedir. Ayrıca Türkçeye “Beş Gürcü Seyyah ve Seyahatnameleri” ismi ile çevrilen eserde de İstanbul’u ziyaret eden seyyah ve din adamları İstanbul’da karşılaştıkları Gürcü rahip ve cemaat üyelerinden bahsetmekteler. Bu alanda çalışma yapacak olan Gürcü tarihçiler için henüz bakir olarak bekleyen Ekümenik Patrikhanenin Osmanlı Türkçesi kayıtları ve belki de Gürcistan’da mevcut olan Gürcüce kaynaklar yol gösterici olabilecektir. Bu konunun Osmanlı Türkçesi ve Gürcüce bilen araştırmacılar için fırsat içeren bir araştırma alanı olduğunu not etmek isteriz.


İşte tam da bu yitirilmişlik üzerinden, Blog Kartozansvan, tarihe bir not düşmek istemektedir. Bugün elimizde var olan tercüme kaynaklarda, tarihte kesin olarak var olduğunu bildiğimiz bu cemaatin varlığına dair iz süremesek de 12 Temmuz 2020’de küllerinden yeniden doğan cemaatin, 2025 yılında 5. yılını kutlarken, tarihe notunu düşmek istedik. Tsminda Mepe Mirian’ın torunları tarafından söylenen Gürcüce ilahiler tam 5 yıldır, Megaralı Byzas’ın ve Kral Konstantin’in şehrinde yeniden duyulmaya başlandı.


Aya Yorgi Kilisesi Hakkında: Bugünkü yapının her ne kadar 19. yüzyılda inşa edildiği bilinse de Aya Yorgi Kilisesinin Türk fetihlerinden önce şu an Mihrimah Camii’nin olduğu yerde kurulu olduğu ve yerine cami yapıldıktan sonra şu an bulunduğu yere 19.yüzyılda yeniden inşa edildiği bilinmektedir. Yeniden inşa edilen kilise kompleksi geçmişte aynı zamanda bir eğitim kompleksi olarak da hizmet vermiştir. 2023 yılında kilisenin duvarına “Tek Yol İslam” yazılması sureti ile ırkçı bir saldırı gerçekleştirilmiştir. Söz konusu saldırı haberlere kaynak olmuştur. Kilise bahçesine Gürcistan’ın tarihsel bölgelerinden getirilen üzüm fidanları ekilmiştir.


Cemaat Hakkında: Kilisenin Papazı olarak değerli Ilia Jinjolava görev yapmakta olup cemaati oluşturan üyeler büyük oranda Gürcistan’dan Türkiye’ye çalışmak amacı ile gelen Gürcistan vatandaşlarından oluşmaktadır. Az sayıda da olsa vaftiz olan Tao-Klarjetili Gürcü ve Lazlar da cemaat arasında mevcuttur. Özel günlerde yapılan etkinliklere Ankara, İzmir ve Bursa gibi şehirlerden gelen Gürcüler de katılmaktadırlar. Cemaatin devamlı bir korosu bulunmaktadır. Cemaat mensuplarının çocukları için dil, tarih ve müzik alanlarında eğitim verilen bir pazar okulu vardır. Kilisede bir de mini kütüphane mevcuttur. Kütüphane içerisinde hem Gürcüce hem de Gürcüceden Türkçeye çevrilmiş çeşitli alanlardan eserler mevcuttur. Her Pazar ve Özel dini/milli günlerde ayinler düzenlenmektedir. Özel günlerde düzenlenen bazı etkinliklere hem Ekümenik Patrikhaneden hem Türkiyeli Gürcülerden hem de Gürcistan’dan misafirler katılım sağlamaktadır.


Kilisenin Gürcü Cemaati’ne tahsisinin 5. yılında Ekümenik Patrik I. Bartelomeos, Gürcistan ve Türkiye’den çeşitli katılımcıların eşliğinde bir ayin gerçekleştirilmiştir.


Kaynaklar:

Kilise Tarihçesi için:
https://www.fikriyat.com/tarih/2017/11/15/tarihi-kilise-yeniden-kapilarini-aciyor

Restorasyon Süreci ile ilgili:
https://www.youtube.com/watch?v=nM7U7851fiw

Restorasyon Sonrası Açılış Haberi:
https://www.agos.com.tr/tr/yazi/19707/edirnekapi-aya-yorgi-kilisesi-kapilarini-aciyor

5.yıl kutlaması ile ilgili link:
https://www.facebook.com/share/p/1eC8G5Zn4Z/

Irkçı Saldırı Linki:
https://www.gazeteduvar.com.tr/kilise-duvarina-tek-yol-islam-yazilamasi-yapildi-haber-1598865


Diğer Faydalı Linkler:
https://patriarchate.ge/#

https://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrkiye%27deki_G%C3%BCrc%C3%BC_kiliseleri_listesi


https://orthodoxsynaxis.org/2018/12/31/the-case-of-georgian-autocephaly/


https://old.civil.ge/eng/article.php?id=21469&search=abkhaz%20church

https://www.rferl.org/a/Georgians_Concerned_About_State_Of_Religious_Sites_In_Abkhazia/2148950.html


https://en.wikipedia.org/wiki/Georgian_Orthodox_Church


https://tr.wikipedia.org/wiki/Eug%C3%A8ne_Dallegio_d%27Alessio

Kitap Bölümü: Batum Muhacirleri

Kitap: Hicret, Din ü Devlet: Osmanlı Göç Politikası (1856-1908), Kitap Bölümü: Batum Muhacirleri, Yazar: Fuat DÜNDAR, syf: 274-277

Editör Notu: Türkiye’deki Gürcü Dernekleri adı altında faaliyet gösteren kuruluşlar arasında 2024 yılında başladığını tahmin ettiğimiz bir furya türedi. Bu furyada, “Gürcü Göçü Şenliği” başlığı altında şenlikler ve paneller düzenleniyor, adeta bir bayram havası ile Gürcü kökenli ses sanatçıları ve müzisyenler sahnelerde dinleyicileri eğlendiriyor, bu etkinliklerin duyuru afişlerinde “horona” davet eden ifadeler kullanılıyor, atalarımızın acı dolu göç geçmişi üzerinde horon tepiliyor… Ve inanır mısınız değerli okuyucu? Buna tepki gösteren duyarlı insanlara ise: “ne yapalım? ağlama seansına mı döndürelim?” yanıtları geliyor. Kabahatin büyüklüğü bir özür doğuramadığından, kabahat, pişkinlikle pekiştiriliyor.

Atalarımızın sanki güle oynaya göç ettiği ve sanki bu topraklarda, Tao-Klarjeti’de, Lazeti’de otokton bir halk değilmiş de göçmen/sığıntı halkmış kategorisine indirgendiği bir takım amaçsız ve kaybetmeye mahkum faaliyetler bir yana dursun, 7 Eylül 1878 günü Müslüman Gürcü ahalinin acı dolu kara yazgısının gerçek hikayesini istifadelerinize sunmak istedik. Kararı siz değerli okuyucuya bırakıyoruz: bu satırları okuduktan sonra siz bu göç işine ne dersiniz? Şenlik mi? Tanrının bir Lütfu mu? Yoksa bir trajedi mi?

Sahi sizce hangisi daha trajik? Acı dolu göç hikayesi mi? Yoksa bu acının üzerinde horon tepen torunlarının ahvali mi?

Batum Muhacirleri

93 Harbi’nin yarattığı göç hareketlerinden biri de Batum Gürcü Müslümanlarının göçüydü. Osmanlı nüfusu ve aldığı göçler içinde önemli bir büyüklük ifade etmese de, otokton halkın tarihinde önemli bir etkide bulunacaktır. Göçler bölge nüfusunu neredeyse yarıya düşürür. Rusya’nın Gürcistan’ı ama en önemlisi de 1829’da Kafkasya’yı ilhakıyla sınır bölgesi hâline gelen Batum, Osmanlı açısından stratejik bir önem kazanır. Osmanlı delegasyonundan birinin 1856 Paris Konferansı’nda belirttiği gibi, Osmanlı için Batum-Çürüksu bölgesi Kafkasya’dan daha önemlidir. Çerkes bölümünde değinildiği gibi bu yüzden Babıâli, Britanya’nın, Rus sınırının Kuban nehrine ötelenmesi, yani Kafkasya’nın tekrar Osmanlı’ya katılması önerisini reddeder. Hatta Babıâli, Kafkasyalıların bir kısmını Batum ve çevresine yerleştirmeyi düşünür. Eldeki Batum toprağının Kafkasya halkları ile korunması yolu tercih edilir.

Ancak, 1872 tarihli Dağıstan’dan Batum’a 140 bin muhacir taşıma projesi, Rusya’nın Kafkas muhacirlerinin sınır bölgelerinde iskânına karşı çıkması yüzünden hayata geçirilemez. “Dışarıdan göçmen nüfus ile beslenemeyen Çürüksu bölgesi” Müslüman nüfus açısından zayıflar. Ayrıca Babıâli’nin, bölge Müslümanlarına istedikleri askerlik muafiyetini tanımaması sonucu Rus savaşlarındaki kayıpların etkisiyle bölge nüfusu azalır. 1878’de savaş tazminatı karşılığında Rusya’ya verildikten sonra Batum, nüfusu tahkim edilmesi gereken bir bölge olmaktan çıkar. Babıâli için göç veren bir bölge olması tercih edilir hâle gelir. Osmanlı, Batum’dan çekilirken beraberinde Müslüman nüfusu da götürür; “Osmanlı Ordusu Batum Sancağını boşaltma hazırlıklarına” onay verince göçler başlar (7 Eylül 1878). Babıâli göçleri organize etmek için bölgeye muhacir memurları gönderir. Yukarıda bahsedildiği gibi, 93 Harbi sırasında işgal edilme tehlikesi olan Balkan Dağları’nın kuzeyindeki Müslümanlar sevk edilmiştir. Oysa Batum, işgale uğramamış, anlaşmayla Rusya’ya terk edilmiştir. Babıâli bununla yetinmedi, “Gürcülere, göç ettikten sonra beş altı yıl her türlü vergiden, askerlikten muaf” tutulacakları sözü verdi. Kavkaz gazetesine göre, alt düzey memurları kötü muamelelerinin yanı sıra “Türk mollaları da halkı göçe teşvik etmekteydi.”

Acara, Mahaççil, Livane, Gönye, Çürüksu ve Batum kazaları ahalisinden takriben 70 bin kişi göç etmek için Babıâli’ye başvurur. Göçmenler genelde Trabzon ve Samsun’a gemilerle taşınır, ardından iskân yerlerine dağıtılır. Mallarını tasfiye edenlerin de katılmasıyla 40 bin kişiden 29 binini nakletmek için vapurlar gönderilir. 1 Mayıs 1879 günü, 700 hane Çürüksu muhaciri Trabzon’a yerleştirilir.

27 Ocak 1879’da imzalanan Osmanlı-Rusya arasındaki İstanbul Antlaşması’nın VII. maddesine göre, Batumlular, üç yıl içinde (3 Şubat 1879 – 3 Şubat 1882), mallarını satıp Osmanlı’ya göç edebileceklerdir. Süre, 1881 kuraklığından dolayı süre 1884’e kadar uzatılır, 2 yıl. 1890-1909 arasında ise Rusya, bireysel göçlere göz yumar ve kitlesel göçler için Osmanlı’nın diplomatik talebi karşılığında bazı vakalarda izin verir. 1909 sonrası ise Ruslar, Batumluların göçlerini daha da zorlaştırır.

1879 anlaşması sonrası Babıâli, bölgede bir Muhacirin Komisyonu kurar. Bölgedeki Müslüman nüfustan göç edecekleri kaydetmesi için kurulan komisyonun başkanı Rıfkı Efendi olur. Turan’ın tespit ettiğine göre, konsolosluk ve muhacir komisyonu, “oldukça yoğun bir mesai” içinde çalışır. İlk aşamada Acara-i Ulyâ, Yukarı ve Aşağı Acara, Machael, Livane, Gönye, Çürüksu ve Batum’dan 60–70 bin nüfusun göç edebileceğini tespit eder. 1882 yılına kadar 120 bin Gürcü Müslümanın göç ettiği, 80 bin kişinin de göçe hazırlandığı tespit edilir.

Anlaşmanın tanıdığı göç hakkı konusunda taraflar farklı davranır. Osmanlı göç hakkını Müslümanlara kullandırmak ister, Ruslar ise göçleri engellemeye çalışır. Kafkasya İmparator Kaymakamı Grandük Mişel’in 1879’da Batum’da ahaliye hitaben: “… Rusya’ya terk olunan yerleri halkından asker alınmayacak, ağır vergiler konulmayacak ve isteyenlerin Osmanlı Devleti’ne hicret edebilecekleri” sözü vardır. Osmanlı yetkilileri de, Rusya’nın Müslüman ahalisinden asker toplama meselesiyle ilgilenir. Yaptıkları araştırmada bunun proje olduğunu fark eder.

Livane’den(Yani Artvin) Osmanlı topraklarına göç etmek isteyen 1300 hane engellenir. 1898’de Rus askerleri, kaçak göçmen taşıyan gemilere ateş açar.

1890’dan sonra süre uzatılmaz ama 1909’a kadar küçük grupların geçişlerine Ruslar göz yumar. Kaldı ki bunların bir kısmı kısa süreli ziyaret için izin isteyip sınırı geçtikten sonra muhacirlik talebinde bulunan kişilerdir. Kitlesel göçler için, Babıâli’nin Rusya nezdinde resmî girişimlerde bulunması gerekir. Mesela, 1886 yılında Tiflis, Ardahan, Axaltsixe, Kars, Çıldır ve Batum gibi yerlerden 5 binin üzerinde kişi göç talebinde bulununca, Rusya’nın iznini almak için girişimde bulunulur. 1887 yılında bir kısım Batumlunun talebi için Batum şehbenderliği bizzat uğraşır. Ayrıca, 1893 yılında, Ardanuç’tan 50 hane ve Livane’den 13 hanede 496 nüfusun göç edebilmesi için Osmanlı Hariciye Nezareti, Rusya nezdinde girişimde bulunur. 6 Şubat 1905’te Batum Müslümanlarına saldırı üzerine Osmanlı, Ruslardan göç izni ister.

Kitap Linki: https://iletisim.com.tr/kitap/hicret-din-u-devlet/10124?srsltid=AfmBOoqr8RlAZWa9eXNtvjbYo4DeUtavhGObV2MR5EKQb96remH5nbiy

Gürcü Supra Kültürünü Yapay Zekaya Sorduk

Editör Notu: Tao-Klarjeti, Lazeti, Fereydun ya da başka başka mekanlarda kimliğimizi kaybetmenin sınırında olduğumuz bir dönemden geçiyorken bu kaybı tersine çevirmenin bir dayanak noktası olarak Blog Kartozansvan özellikle de genç Gürcü ve Laz nesli nerede olurlarsa olsunlar, ister Bursa, ister Samsun, ister Sakarya, İster Düzce, ister Ordu, ister Artvin, ister Fereydun, ister Rize, ister Balıkesir… bulundukları her yerde Gürcü Supraları kurarak bu sofralar etrafında kimliklerini yaşamaya ve yaşatmaya davet ediyoruz.

Kartvelyen kimliğin ve kültürün sahnelendiği bir ritüeller bütünü olan bu kültür tiyatrosuna Gürcülük adına sahip olunan ne var ise taşınabilmektedir. Bu açıdan bakıldığında her Supra didaktik bir Gürcülük tiyatrosudur, her Tamada bir başöğretmendir, her katılımcı bir performans sanatçısı gibi Gürcülük adına nesi var ise sergilemektedir. Her bir Supra mensubu bir diğerinden kimliğinin eksik ve noksan bırakılmış bir ögesini alabilir ve kendi kimliğini tekamül ettirebilir.

Supraya sahip çıkmak, yok oluşa doğru gittiğimiz bu dönemlerde bir dayanak noktası, bir kurtuluş reçetesi olabilir. Supra kültürünü pratiğe dökmek ve her Suprada bir öncekinden daha ileri bir kültür zenginliğini sahnelemek belki de ihtiyacımız olan formül olabilir. Supralar Gürcülük dersinin bir karnesi, bir Z raporu, bir amel defteri haline getirilebilir.

Chat GPT’ye sorarak hazırlattığımız makaleyi istifadelerinize sunarız:

Gürcistan denince akla gelen ilk kültürel ögelerden biri hiç kuşkusuz supradır. Gürcü sofraları yalnızca yemek yenen yerler değildir; geçmişle bugün arasında köprü kuran, sözlü kültürü aktaran, aidiyet ve birlik duygusunu pekiştiren sahnelerdir. Peki bu ritüel nasıl doğdu, nasıl şekillendi, bugün Gürcü kimliğinde nasıl bir yer kaplıyor? Gelin, Gürcü supra kültürüne birlikte yakından bakalım.


Tarihsel Kökenleri

Supra kelimesi Gürcücede “sofra” anlamına gelse de taşıdığı kültürel ve sembolik anlam çok daha derindir. Gürcü suprasının kökeni antik çağlara, Kartli-İberya krallıklarına kadar uzanır. Pagan dönemlerde doğayla, atalarla ve tanrılarla bağ kurmanın bir yolu olan toplu yemekler, Hristiyanlık sonrası dini bayramlarla birleşerek kutsal bir anlam da kazanmıştır.

Supra, hem Gürcü kabile geleneklerine hem de Ortodoks Hristiyanlık pratiğine dayanan eşsiz bir sentezdir. Tarih boyunca aileyi, topluluğu ve halkı bir arada tutan sosyal bir çimento işlevi görmüştür.


Supra Ritüelleri: Her Yemeğin Ötesinde

Gürcü suprası sıradan bir yemek değildir; bir ritüeller bütünüdür. Sofranın düzeninden, konuşmaların sırasına kadar her şey belirli bir kurala bağlıdır.

1. Tamada: Sofranın Rehberi

Her supranın bir tamadavardır. Bu kişi konuşmaları yönetir, kadeh kaldırır ve supra boyunca söz akışının kontrolünü elinde tutar. Tamada olmak büyük bir onurdur; hitabet gücü, bilgeliği ve içkiyle olan dengeli ilişkisi bu kişinin en önemli özellikleridir.

(editör notu: Tamada kelimesi Farsça kökenli ‘damatar’ kelimesinden gelmektedir. ‘Damatar’ eski İrani dilde ‘düğün sahibi’ anlamına gelmektedir ve Türkçeye de ‘damat’ olarak geçmiştir. Damatar, düğün sahibi olarak ‘Sofreh Aghd’ yani düğün sofrasının sahibidir.)

2. Tostlar(Sadgherdzelo): Hayata ve Ölüme Kadeh Kaldırmak

Supra boyunca tamada tarafından yapılan tostlar, supranın ruhunu oluşturur. Tostlar genellikle şu sırayı izler:

  • Barışa
  • Ana-vatana
  • Aileye
  • Misafirlere
  • Atalara
  • Aşka
  • Ölmüşlere (kadagheba)
  • Çocuklara ve geleceğe

Her tostla birlikte kadeh kaldırılır, duygusal ve felsefi konuşmalar yapılır, bazen hikâyeler ve atasözleri anlatılır.

3. Müzik ve Dans

Supra yalnızca sözle değil; şarkı ve danslarla da zenginleşir. Geleneksel Gürcü halk şarkıları (örneğin Mravaljamieri, Chakrulo) çoğu zaman supralarda söylenir. Çok sesli Gürcü polifonisi sofralarda yankılanır ve kolektif hafızayı diri tutar.


Uyulması Gereken Kurallar

Gürcü suprası spontane bir etkinlik gibi görünse de keskin ve saygı temelli kurallara sahiptir:

  • Tamada’dan önce konuşulmaz.
  • Tost bitmeden içki içilmez.
  • Sofrada yaşça büyük olanlara öncelik verilir.
  • Kadınların sofradaki rolü evden eve değişse de genellikle sofrayı hazırlama ve hizmette bulunma sorumluluğu onlardadır; ancak bu durum modern Gürcistan’da tartışma konusudur.

Bu kurallar yalnızca bir gelenek değil, aynı zamanda saygı, ahlak ve topluluk hissinin birer dışavurumudur.


Gürcü Sanatında Supra’nın İzleri

Supra kültürü, Gürcü edebiyatında, müziğinde, sinemasında ve resminde derin izler bırakmıştır.

  • Şota Rustaveli’nin epik eseri Kaplan Postlu Şövalye’de sofralar ve ziyafet sahneleri, sadece yemek değil, ahlaki değerlerin tartışıldığı sahneler olarak geçer.
  • Sinemada, özellikle Sovyet dönemi Gürcü filmlerinde (örneğin Tengiz Abuladze’nin Vedreba filmi), sofralar karakterler arası çatışmaların veya barışın zemini olur.
  • Resim sanatında, Gürcü ressamlar suprayı pastoral temalarla işlerken, çok sesli müziğin ve sofranın kolektif yapısına da vurgu yaparlar.

Supra, bir kolektif ifade biçimi olarak Gürcü sanatının merkezinde yer alır.


Sosyolojik Açıdan Supra Kültürü

Supra sadece bir yemek değil; Gürcü toplumunun yapısını, değerlerini ve kimliğini şekillendiren bir sosyal kurumdur.

  • Toplumsal hiyerarşiyi yeniden üretir: Tamada, yaşlılar, erkekler… Bu hiyerarşi hem korunur hem sorgulanır.
  • Kolektif kimliği pekiştirir: Gürcüler diaspora’da dahi suprayı yaşatarak ulusal bağlarını canlı tutar.
  • Sözlü tarih aktarımı sağlar: Atalara dair anılar, hikâyeler, mitler, öyküler sofrada aktarılır.
  • Eril yapının yeniden üretildiği bir alandır: Bu yönüyle feminist ve modernist tartışmalara da açıktır.

Bugün Gürcistan’da bazı gençler için supra nostaljik ve fazla geleneksel bir pratik gibi görülse de, birçokları için halen toplumsal aidiyetin en güçlü biçimi olarak yaşamaktadır.


Sonuç: Sofranın Ötesindeki Anlam

Gürcü suprası bir yemek değildir. O bir hafıza mekânı, kimlik ritüeli, sanatsal performans, sosyal anlatı, felsefi forum, toplumsal simgedir.

Supra, Gürcü halkının hayata, ölüme, geçmişe ve geleceğe nasıl baktığını gösteren bir aynadır.

Bugün modern Gürcistan’da ve diasporada hala yaşamaya devam eden bu gelenek, sadece bir sofra etrafında toplanmayı değil, aynı zamanda bir halkın kendini anlatma biçimini temsil eder.


Sizin için sorduk, birlikte dinledik. Gürcü supra kültürü hâlâ yaşıyor. Ve her kadeh, biraz daha Gürcü yapıyor bizi.

Evrim Ağacı Makalesi: Bilimsel Yönüyle Kindzi

İnsanlar İkiye Ayrılır: Kişniş Otunda Sabun Tadı Alanlar ve Alamayanlar… Ama Neden?

Yazar: Çağrı Mert Bakırcı

Kişniş, maydonozgiller (Apiaceae) ailesindeki 3.700 türden biri olan bir bitki türüdür. Aslen İran topraklarında evrimleştiği düşünülen kişniş, günümüzde Batı Asya ve Güney Avrupa’da da vahşi olarak görülmektedir ve halk arasında kinzi veya aşotu olarak da bilinir. İngilizcedeki yaygın isimleri ise coriander, cilantro ve Çin maydonozudur. Aslen bu isimler, bitkinin farklı kısımlarına işaret etmekte kullanılabilir; örneğin “cilantro”, bitkinin sadece gövde ve yapraklarına verilen bir isimdir. Ancak bitkinin tüm parçaları yenilebilirdir; özellikle de yaprakları ve kurutulmuş tohumları yemeklerde yaygın olarak kullanılır.

Görsel kaynağı: https://flavourjournal.biomedcentral.com/counter/pdf/10.1186/2044-7248-1-8.pdf

Fakat bu bitkiyi özel kılan bir diğer durum var: İnsanları genlerine bağlı olarak ikiye ayırmamızı sağlamaktadır! İnsanların %3 ila %21’i, bu bitkiyi yediklerinde deterjan ya da sabun tadı almaktadır; hatta “çürümüş” bir tat olduğunu düşünmektedirler! Flavour dergisinde yayınlanan bir çalışmaya göre, Doğu Asyalıların %21’i, Avrupalıların %17’si, Afrikalıların %14’ü, Güney Asyalıları’ın %7’si, Hispaniklerin %4’ü ve Orta Doğuluların %3’ü kişniş tadından hoşlanmamaktadır.

Geri kalan dilimdeki insanlar ise bitkiyi yediklerinde limonumsu, ferahlatıcı ve mayhoş bir tat almaktadır. İlk gruptan olan insanlar bu tattan öylesine nefret etmektedirler ki, 24 Şubat 2020 tarihi “Dünya Silantrodan Nefret Edenler Günü” olarak kutlanmaktadır. Siz hangi gruptasınız?

Kişnişi Farklı Tatmamızın Nedeni Ne?

Bu ilginç ayrımın kökenleri uzun bir süredir bilim insanlarının kafasını kurcalamaktaydı. Bilim insanları, kişnişe kokusunu ve aromasını veren unsurların polifenoller ve linalool gibi terpenleri de içeren 6 civarında maddenin bir karışımı olduğunu biliyorlardı. Benzer şekilde, ikizlerin %80’inin kişniş hakkında aynı düşüncelere sahip olması, bu tat varyasyonunun (çeşitliliğinin) genetik olduğuna işaret ediyordu; ancak farklı kişilerin farklı tatmasının nedeni net değildi.

Ancak 23andMe firmasından Nicholas Eriksson ve ekibi, firmalarına genetik bilgilerini araştırma amacıyla da veren ve firma sitesinden çeşitli anketleri dolduran 30.000 kişi üzerinde yaptıkları bir çalışmada oldukça ilginç sonuçlar elde etmişlerdir.

Flavour dergisinde yayınlanan çalışma sonuçlarına göre, kişniş yediklerinde sabun tadı alanların bu algıları 2 ayrı tek nükleotit polimorfizmi (SNP) ile ilişkili. Yani insanların genomlarındaki 2 ayrı gen üzerindeki tek bir nükleotitte meydana gelen bir değişim, tat tomurcuklarının yapısını etkileyerek kişniş yendiğinde sabun tadı alınmasına neden olmaktadır.

Bu iki noktadan daha güçlü olanı, OR6A2 isimli bir gendir. Bu gen, aldehit adı verilen kimyasallara olan duyarlılığımızı etkileyen bir gendir. Bu gende meydana gelen mutasyonlar, bu kimyasallara olan hassasiyetinizi arttırıp azaltabilmektedir. İşte bu nedenle söz konusu gen, insanlar arasındaki bu ayrışmanın ana kaynağı olabilir.

Gerçekten de, kişnişe aromasını veren kimyasalların büyük bir kısmı aldehittir. Doymamış aldehitlerin tadı oldukça ekşi ve rahatsız edicidir ve bu tada daha hassas olanlar, kişnişten hoşlanmıyor olabilirler. Dahası, aldehitlere hassas tomurcuklara sahip olan bireyler, bitkiye daha hoş bir aroma veren diğer tatları tadamıyor olabilirler; bu da deneyimlerini daha da kötüleştiriyor olabilir.

Sonuca Varılmış Değil!

Ne var ki araştırma sonuçları kesin suçluyu tespit edebilmiş değil; çünkü bu mutasyona sahip olmayan kişiler arasında da sabun tadı alabilenler var. Araştırma sonuçlarına göre Avrupalılar’ın neredeyse yarısında bu “sabun tadı veren” gen çeşidinden (varyanttan) iki kopya bulunmaktadır ve bunların %15.3’ü kişniş yediklerinde sabun tadı aldıklarını söylemektedirler. Bu varyantın hiçbir kopyasına sahip olmayan %13’lük Avrupa popülasyonunun ise %11.5’i sabun tadı aldıklarını belirtmektedirler. Yani aldehit hassasiyeti ikili bir dağılım (“var” ya da “yok”) göstermiyor; çok sayıda genden etkilenen bir özellik.

Bu çok genliliği destekleyen bir araştırma, 2011 yılında Toronto Üniversitesi’nden Lilli Mauer tarafından yüksek lisans tezi olarak yapıldı. Avrupalı 500 kişi üzerinde yapılan bu araştırmada, kişnişin acı tadını tespit etmeyi sağlayan genlerin OR4N5 ve TAS2R1 genleri olduğu gösterildi. Benzer şekilde, Chemical Senses dergisinde yayınlanan bir diğer çalışmada araştırmacılar bu acı tadı tespit edebilmeyle ilişkili genlerin TRPA1, GNAT3 ve TAS2R50 genleri olduğunu gösterdiler.

Kendinizi Kişnişe Alıştırabilirsiniz!

Eğer bu tattan nefret edenler arasındaysanız, ister kişnişten uzak durabilirsiniz, isterseniz de kendi kendinizi bu tada alıştırabilirsiniz. Merak edenler için, kişnişin %92’si su, %4’ü karbonhidrat, %2’si protein ve %1’inden azı yağdan oluşuyor. Özellikle de A vitamini, C vitamini, K vitamini açısından zengin bir bitki. Tohumlarında daha az vitamin bulunsa da, bu tohumların tüketilmesi fiber, kalsiyum, selenyum, demir, magnezyum ve manganezce zengindir.

The New York Times’ta yemek yazarı olan Harold McGee, kişnişin ezilmesi halinde enzimlerce parçalanmasının çok daha kolay olduğunu gösteren bir çalışmadan ilham alarak, kişnişi bir pesto sosu halinde tüketmenin çok daha faydalı olacağını öneriyor. 23andMe’den Eriksson ise şöyle diyor:

Bu otu ilk tattığımda nefret etmiştim; ancak şimdi kendi bahçemde yetiştiriyorum.

Ancak dikkatli olmakta fayda var; çünkü çocukların %32’sinde, yetişkinlerinse %23’ünde kişniş ve yakın akrabalarına (karaman kimyonu, dereotu ve kereviz gibi akrabalarına) alerji olduğu tespit edildi. Bu alerjilerin bir kısmı önemsiz olsa da, bazı kişilerde hayatı tehdit edebilecek düzeyde alerjik tepkilere rastlandı.

Kaynaklar ve İleri Okuma

L. Mauer, et al. (2012). Prevalence Of Cilantro (Coriandrum Sativum) Disliking Among Different Ethnocultural Groups. Flavour. 

N. Eriksson, et al. (2012). A Genetic Variant Near Olfactory Receptor Genes Influences Cilantro Preference. Flavour.

L. K. Mauer. (Yüksek Lisans Tezi, 2011). Genetic Determinants Of Cilantro Preference. Not: Graduate Department of Nutritional Sciences University of Toronto.

A. Knaapila, et al. (2012). Genetic Analysis Of Chemosensory Traits In Human Twins. Chemical Senses, sf: 869-881.

C. T. T. Quynh, et al. (2010). Influence Of The Isolation Procedure On Coriander Leaf Volatiles With Some Correlation To The Enzymatic Activity. Journal of Agricultural and Food Chemistry, sf: 1093-1099.

V. D. Zheljazkov, et al. (2014). Hydrodistillation Extraction Time Effect On Essential Oil Yield, Composition, And Bioactivity Of Coriander Oil. Journal of Odor Science, sf: 857-865. 

S. Rubenstein. Across The Land, People Are Fuming Over An Herb (No, Not That One). (13 Şubat 2009). Alındığı Tarih: 24 Şubat 2020. Alındığı Yer: The Wall Street Journal

J. Kurz. Getting To The Root Of The Great Cilantro Divide. (26 Aralık 2008). Alındığı Tarih: 24 Şubat 2020. Alındığı Yer: NPR 

D. A. Moneret-Vautrin, et al. (2002). Food Allergy And Ige Sensitization Caused By Spices: Cicbaa Data (Based On 589 Cases Of Food Allergy). Allergie et Immunologie, sf: 135-140. | Arşiv Bağlantısı

Nutrition Data. Spices, Coriander Seed Nutrition Facts & Calories. (24 Şubat 2020). Alındığı Tarih: 24 Şubat 2020. Alındığı Yer: Nutrition Data

Kaynak: https://evrimagaci.org/bazi-insanlar-kisnis-as-otu-olarak-bilinen-cilantro-bitkisinden-neden-nefret-ediyor-8303

Kitap Değerlendirmesi: Lazistan’a Yolculuk

Kitap Adı: Lazistan’a Yolculuk

Yazar: Nikolay Marr

Sayfa Sayısı: 121

Yayınevi: Aras Yayıncılık

Rusça Aslından Çeviren: Yulva Muhurjishi

Değerlendiren: 1918

Türkçesi “Lazistan’a Yolculuk” ismi ile yayınlanan bu kitabın değerlendirmesini öncelikle çeviride uygulanan isim değişikliği ile ele almak hatalı olmayacaktır. Değerli Gürcü dilbilimci Marr tarafından “Türkiye(yahut Türk) Lazistanı’na Yolculuk (Iz poezdki u Turetskiy Lazistan)” ismi ile kaleme alınan bu seyahat yazıları Aras Yayıncılık ve Muhirjishi tarafından “Lazistan’a Yolculuk” ismi ile çevrilip yayınlandı. Bu isim tercihi daha kitabın kapağını açmadan okuyucuyu düşündürüyor.

“Ermeni halkının ölümle yüzleştiği günlerde, özellikle 1916’da , Marr’ın gayretleri sayesinde Ermeni kültürüne ait birçok eser kurtarıldı. 1931’de Lenin Nişanı ile ödüllendirildi. 20 Kasım 1934’te St. Petersburg’da hayatını kaybetti” Sayfa 10.

“1917 Ekim Devrimi’ne kadar bölgede(Ani Kenti Harabeleri) devam eden arkeoloji kazıları, 1918 yılına gelindiğinde Türk ordusunun bölgeye yaklaşması nedeniyle durma noktasına gelir. Ortaya çıkarılan eserlerin bazıları Erivan’a götürülse de birçoğu mecburen kazı alanında bırakılır. 1922 yılında bölgeyi tekrar ziyaret eden Ardashes Vruir, notlarında kazı alanındaki eserlerin yağmalandığını ve yok edildiğini belirtir.” Sayfa 12.

Harabe haline getirilmeden önce kadim Ani kenti kazılarını yönetmiş ve buradan pek çok eseri kurtarabilmiş olan Marr’ın dilbilimle ilgili semitik köken teorilerinin artık bir geçerliliği olmasa da, Marr, yöntemsel katkıları ile hem döneminin hem de geleceğin önemli bilim insanlarından olarak anılmayı hak eden bir konuma yerleşmiştir.

“Çalışmalarının sonucunda Marr, Lazistan seyahatine kadar iki lehçe olarak düşündüğü Lazca ve Megrelcenin birer dil olduğunu kabul eder… …Çalışmaları esnasında Marr’ın dikkatini çeken bir nokta, Türkçenin Lazca üzerindeki etkisinin daha fazla olduğu yönündedir. Marr’a göre Türkçe konuşmayan bir Laz bulunmamaktadır ve her Laz, ana dillerinden öte Türkçeyi daha iyi konuşmaktadır. Seyahati sırasında en temiz dili köyde yaşayan kadınların kullandığını ve eski gelenekleri de bu kadınların devam ettirdiğini belirtir.” Sayfa 20.

“Lazistan’a yaptığım yolculuğun temel amacı, Gürcüce ve Megrelceden mümkün olduğunca arınmış bir Lazcayı araştırmak oldu.” Sayfa 32.

Marr; Zan ve Kartvel dillerinin reddedilemeyecek bir biçimde aynı kökenden geldiğini netleştirmekle birlikte bu dillerin farklı diller olduğunu da ifade etmektedir. Lazca, Megrelce ve Gürcüce’nin sınırlarını olabildiğince net çizen Marr, bu sınırları ortadan kaldırma girişiminde bulunanlara da 100 yıl öncesinden açık bir sınır çiziyor. Ancak şunun altını çizmekte fayda bulunmaktadır; Marr’ın amacı Kartvelofobik bir yaklaşımla Lazca’yı Gürcüce’den ayırmak değil, Lazcanın Gürcüceden farkını ortaya koyarak özelde Kartozan dillerde genelde ise Yafetik dil teorisindeki araştırmalarında derinleşmek idi.

“Ayrıca Bizans etkisinin taşıyıcılarının, Lazların ilk yerleşim yerlerinden gelen ve Gürcü Kilisesi’ni kurmak isteyen Gürcüler oldukları anlaşılmaktadır. Genel olarak doğu Gürcistan üzerindeki Bizans etkisini, Bizans ile doğrudan etkileşim halinde olan Lazlar ve Megrellerin, yani Çanlar ve İberyalıların tetiklediği söylenebilir. Lazlar ve Megreller, bir yandan Yunanca’dan etkilenmeleri, diğer yandan Gürcüce ile akraba olan bir dil konuşmaları itibarıyla Bizans Kilisesi’nin etkisini Gürcistan’a yayma ve özellikle kilise edebiyatına ait el yazmalarını Yunanca’dan Gürcüceye çevirme görevi için biçilmiş kaftandılar. Eski Gürcüce metinlerdeki Laz ve İberya etkisinin ortaya çıkarılması bu görüşe sağlam bir temel kazandırabilir. Bu durumda, Lazların 6. yüzyıla varmadan Hristiyanlığı kabul etmelerinden önce Gürcistan’da Bizans Kilisesinin olası bir etkisinden söz etmek mümkün görünmemektedir. Gerçekten böyleyse, Hristiyanlığı benimsemiş Lazların Gürcistan’daki soydaşlarını yanlarına çekecek kadar kalabalık olmadıkları anlaşılmaktadır.” Sayfa 31-32.

Lazistanlı ve Tao-Klarjetli atalarımız bir dönem Hristiyan Medeniyetinin etki ve inanç sistemini Gürcistan’a taşıyorlarken bugün tarihsel ana vatanımızın en otantik parçasının büyük bir kısmı ciddi tahrifatlar ile karşı karşıya. Tehlike altında olan şey yalnızca mimari kültür mirasının çeşitli bahaneler ile günbegün yok ediliyor olması değil aynı zamanda tarih yazımcılığı alanında da akademik bilgi dünyası tahrif edilmekte ve bölge insanı tarihte hiçbir zaman vuku bulmamış olay ve olgulara inanmak üzere propaganda silahının etkisi altına girmekte.

“Bölgedeki çalışmalarımızın şüpheyle karşılanacağını, toplum ve polis tarafından sorgulanacağımızı düşünmemiştim. Savaş için topografik planlar hazırlamak üzere buraya geldiğimizden ve tebdili kıyafet dolaşan askeri casuslar olduğumuzdan şüphelendiler. Özellikle yaverim ve öğrencim N. N. Tihonov’un üstüne geldiler. Elle tutulur bir gerekçeleri yoktu ama Tihonov’un heybetli görünümü yüzünden yolculuğumuzun amacı hakkında bir çok rahatsız edici soruyla karşı karşıya kaldık, gözümüze bakıp bize inanmadıklarını söylediler ve tehditkar bir şekilde ne zaman çekip gideceğimizi sordular. Tihonov’un Rus değil Yahudi olduğu yönünde sataşmalarda bulundular. Aralarından pek azı bizi gavur diye adlandırmaktan uzak durdu.

Tüm çalışmalarımı herkesin gözü önünde yapmış olmam şüpheleri ortadan kaldırmaya yetmedi. Ramazan ayında, gündüz ya da gece vakti kendi evlerindeymiş gibi odama girerek yatağıma uzandılar, eşyalarımı karıştırdılar ancak ben buna karşı çıkmadım. Onlardan tek ricam benimle Lazca konuşmalarıydı. Ve ben de onlara aynı dilde cevap vermeye özen gösterdim. ” Sayfa 33.

Marr’ın Lazistan gezisi yaptığı bu dönem Osmanlı Coğrafyasında büyük acıların yaşandığı ve daha büyüklerine de gebe olunduğu bir dönem idi. Irkçı İttihatçılık rejimi çoktan bazı acı emellerini gerçekleştirmiş ve tektipleştirme programını devreye sokarak yer isimlerinde de değişiklikler yapmaya başlamış idi. Ve bu dönemde öncelikle Hristiyan nüfusun düşmanlaştırılması sağlanıyor ve Türk olmayan Müslümanlar halife çatısı altında birleştirilerek Hristiyanlara karşı propaganda neticesinde bileniyordu. Müslüman Lazların ve Gürcülerin, Hristiyan olan Megrel ve Gürcülere düşman gözü ile bakmasının zemini hazırlanıyor, Ümmet adı altında Türk ulusu inşa ediliyordu. Böyle bir dönemde büyük riskler alarak Marr’ın bu çalışmayı gerçekleştirmiş olması onun torunları olan tüm Kartozan halklar için büyük bir minnet duygusu yaratmaktadır. O ve Giorgi Kazbegi’nin yapmış olduğu seyahat yazıları bugünkü tahrif edici politikalara karşı gerçek tarihi göstermede bizlere ışık tutmaktadır. Bir Gürcü dilbilimcinin çalışmaları hem Tao-Klarjeti hem de Lazistanın tarih yazımını kurtaracak etkiler yaratmış ve Kıpçak masallarını tüm diğer tarihi belgelerle birlikte yeniden tarihe gömmüştür.

“10 gün sonra artık Lazca konuşabiliyor ve Lazlara ana dillerinde sorular sorabiliyordum. Vakit yitirmeden, Atina vadisinden Lazistanın iç kesimlerine doğru yayan ilerlemeye karar verdim.

 11 Eylül’de, N. N. Tihonov ve rehberimiz Ali Reis eşliğinde yola çıktık … … Sözlerinden Türkiye’yi bir monarşi değil, cumhuriyet olarak gördüğü anlaşılıyordu. Rusya’ya geri kalmış bir ülke gözüyle bakıyordu. Sakin bir şekilde, “Türkiye’de özgürlük var,” diyerek endişelerimi gideren Ali Reis, “Kimi iyi yürekli ve zeki buluyorsak bizi yönetmesi için İstanbul’a gönderiyoruz,” diyordu. Toplumsal konularda ise basit bir şekilde düşünüyor ve adeta vaaz veriyordu: “Buradaki her işçinin kendi mülkü var. Herkesin toprağı var. Rusya’da toprak çok olmasına rağmen birkaç kodamanın elinde.” Ruslar hakkında herhangi bir fikre sahip değildi. Rusların Odessa’daki hemşerileriyle “Sis! Sis!” diye dalga geçtiklerini söylüyordu. Bu kelimenin Yunancada domuz anlamına geldiği aşikardı ama o, inatla Rusça olduğunu ve Ruslar tarafından Müslümanları aşağılama amacıyla kullanıldığını iddia ediyordu.” Sayfa 39.

“Askeri amaçlarla burada bulunduğumuza dair şüpheleri ortadan kaldırmayı başardığımızda da bu sefer beni Laz halkını kışkırtmaya çalışan bir Laz olarak göstermeye başladılar. Neyse ki o gün ayrılacaktım.” Sayfa 58.

Gezinin yapıldığı tarih için belki normal karşılansa da günümüzde de Ali Reis’in sahip olduğu cehalet seviyesinin bugün de içinde yaşadığımız toplumda var olduğunu tecrube ediyor olmak bizler için bir üzüntü vesilesi olmaktadır. Kimliğimize ve kültürümüze dair temel haklarımız gasp edilirken, kültür mirasımız yok ve tahrif ediliyor iken bugün de Ali Reis gibi karakterler bazen de oldukça karikatürize edilmiş bir biçimde toplumumuzun içinde yaşamakta. Bu değerlendirme satırlarının ele alındığı yıl(2024) içinde iki Gürcü kilisemiz baraj suları altında bırakılmış, bir diğer kilisemiz(Badzgireti) dozerlenmiş, Gürcü milli marşımız Avrupa Ligi’nde avrupa stadyumlarında ıslıklanmış olmasına rağmen toplumumuz halen eşit haklara, özgürlüklere sahip olduğuna inanmakta ısrar etmektedir. Marr’ın, yalnızca on gün içerisinde Lazcayı konuşabilir hale gelmesi de Lazca ve Gürcüce’yi politik hasetlerle birbirinden tamamen koparmak isteyenlere soğuk duş aldırtacak cinsten bir hakikati gözler önüne bir kez daha sermektedir.

“Bizimle gelmek isteyen daha başkaları da vardı ancak sonunda sabrım taştı ve onlara karşı sesimi yükselttim. Buna rağmen laubali, utanmaz ve yolculuğu burnumdan getirecek olan Hopalı, Laz bir polis memuru son anda felukaya zıpladı. Onun yüzünden Lazca pratik yapamadım, sadece dinlemekle yetindim. Ne zaman bir sohbet başlasa, Hopalı polis memuru lafı Batum’un tavernalarındaki güzel kızlara getiriyordu. Yanındaki 13 yaşındaki kızla cilveleşiyor, açık saçık şiirleri ya da imalarıyla yanında oturan 12 yaşındaki oğlana sataşıyordu.” Sayfa 53.

“Atinalı yaşlı bir Rum ise bölgedeki Rus kadınların sayısının sekiz yüzden fazla olduğunu ve onları kandırarak Rusya’dan getirdiklerini söyledi… …Ortodoksların, rızaları dışında İslamlaştırılmalarına öfkelenen Rumlar, Trabzon’daki Rus konsolostan yardım talep etmişler ancak konsolos kendisine kesin istatistiki bilgiler verilmesini istemiş.” Sayfa 91.

Günlük yaşamda halkın ahlaki tutumlarına dair Marr’ın anlattıkları günümüz Karadenizinin ahlakçı milliyetçiliğini de boşa çıkarmaktadır.

“Şevki Bey şöyle cevap verdi: “lazcayı unutmak mümkün değil. İstanbul’da çok sayıda Laz var ve birbirimizle her zaman Lazca sohbet ediyoruz.” Ne yazık ki Lazca unutuluyordu. Arkabili bir Laz olan kahvehanemizin sahibi Hacı Şahinzade Hamdi Bey, Türkçede ve Gürcücede kendini daha iyi ifade edebildiği için bu dilde konuşmayı tercih ediyordu. Gürcüceyi “Çürüksu dili” (çuruksuli) olarak adlandırmasını ilginç buldum.” Sayfa 56.

Bu sözler söyleneli yüz yıldan fazla zaman geçti ve Şevki Bey’in iliklerine kadar yanıldığı bugün günyüzü gibi bir hakikat olarak karşımızda durmaktadır. Bugün de bu tür gerçekçi olmayan iyimserliklerin Lazca’nın kaybolmasındaki etkenlerden birisi olduğu aşikardır. Hakikatle yüzleşmenin getireceği ağır sorumluluklardan kaçan kitleler ne yazık ki kendi otantik geçmişlerinden de vazgeçmektedirler.

“Bugün Müslümanlaşmış Ermeniler olan Hemşinliler, Lazların güneyinde yaşıyorlar. Güneybatı ve batı kesimlerde Türkler, daha doğrusu Türkleşmiş lazlar, doğuda ve güneydoğuda ise Müslüman Gürcüler ve Gürcüleşmiş Lazlar bulunuyor. Bu bağlamda Rumlaşmış Lazlara değinmeyeceğiz.” Sayfa 68.

“Yarım saat sonra da Xope ya da Xopa’ya (Lazlar Xopa diyordu) vardık. Burada tekrar kaymakam tarafından sorguya çekildik. Kendisi müslüman Rumlardandı.” Sayfa 56.

Karadeniz coğrafyasını özetler bir gerçeklik: Herkesin herkese dönüştüğü coğrafya… Kitabın Lazlar üzerine olması sebebi ile Rum bahsi pek geçmemesine rağmen 100 yıl önce bir realite olan Müslüman Rum ahalinin varlığı bize tarihin tozlu sayfaları arasından göz kırpıyor. Onların torunları bugün kendilerine olmayan bir şeyi yani “Çepni” yahut “Kıpçak” ibaresini yakıştırıyorlar. Zira aslında öteki olduğunu kabullenmek zor bir sosyo-psikolojik olgu.

“Lazlar, kendilerini Jöntürk olarak görüyor. Fevzi Bey’in söylediğine göre hiçbir laz, kendini Türk karşıdevrimine katılacak kadar küçük düşürmez. Jöntürklerin, gericilere -sözde gericiler- karşı tekrar kazandıkları zaferin ardından cezalandırdıkları ya da idam ettikleri arasında hiçbir Laz’ın adı geçmez. Ulus niteliklerini yitirmiş oldukları halde Lazların çoğu ilerici bir ruha sahip. Daha geçen yüzyılın ortasında Lazlar kendilerini bağımsız bir güç olarak görüyordu. İtalyan seyyah Bianchi, Lazları Türklerin Düşmanı olarak tanımlamıştı. Şimdilerde ise bu nefretten eser yok. Genel olarak Lazlar, gerçek birer Türk vatanseveri konumundalar.” Sayfa 95-96.

“Farklı halklarla kurulan sıkı ilişkiler, para kazanma düşüncesi ve Türkiye’nin tüm liman şehirlerine ve diğer bölgelerine olan yoğun göç, Lazların ulusal bilinçlerinin tamamen kaybolmasına yol açıyor. Lazların çoğu anadillerini küçümsüyor, ondan utanıyor ve çoğu zaman bu dili bildiklerini kabul etmiyorlar.” Sayfa 101

“Hopa’da, Laz Alfabesini oluşturmaya çalıştığı için abdülhamid rejiminin baskısında hayli mustarip olmuş faik efendi ile tanıştım. Hapse gönderilmiş, evi aranmış ve tüm çalışmaları, kitapları yakılmış.” Sayfa 102.

“Lazların ulusal kazanımlarını her şeyden çok İslam yok ediyor. Ulemalar Lazları, yeryüzünde sadece 300 yıllık bir geçmişe sahip olduklarını inandırmayı başarmış. Dahası Lazlar, Lazistan sınırları içindeki Hristiyan yapılarının da Megrellere ait olduklarına inanmaktalar.” Sayfa 104.

100 yıl öncesinden ele alınan bu satırlar Laz halkının kültür ve kimliğini yok eden politikaları kimlerin sistematik bir şekilde planlayıp uyguladığını açık bir şekilde ortaya çıkarmaktadır. Yine bu satırlardan Laz etnisinin yok oluş sürecini başlatan ve devam ettirenlerin Gürcüler ya da Gürcistan olmadığını da açıkça görmekteyiz. Hakikat bu kadar açık seçik karşımızda duruyorken Laz halkı arasında Kartvelofobiyi yayan bazı çok amaçlı kişilerin de bir gün makul bir çizgiye dönüşlerini gönülden diliyoruz.

Bu çok kıymetli kitabın değerlendirmesinin son paragrafını kitabın müellifi Marr’a bırakıyoruz:

“Lazlar, yeniden doğuşları için önlerinde uzanan yegane yolu görebiliyor mu, bu yolda devam edebilecek isteği ve gücü kendilerinde bulabiliyor mu? Bu sorunun cevabı gelecekte kesinlik kazanacak. Bugün laz halkı, kültürel dejenerasyon sürecini tamamlamak üzere. Kültürel bakımdan dejenere olmaya yüz tutmuş halklarda kültürel hareketliliğin ya da hakikat arayışında yüksek ideallerin hizmetindeki bilimsel bilginin artması yönünde bir adım atılmasını bekleyemeyiz. Ancak bilimsel bakış açımızı genişletmeye ve mevcut kuramları derinleştirmeye yetecek gücü kendimizde bulabilecek miyiz? Kadim anıt eserlerin el değmemiş bir şekilde derinlerde yattığı, tarihçi Arianus’un dolaştığı bu eski zamanlardan kalma toprak parçasına, günümüz koşullarında, şimdiki coğrafi adlarıyla tanık oldum. Yoksa bu notlar da yine geçmişte kalmış bir seyyaha mı ait olacak?” Sayfa 113.

Kitap Değerlendirmesi: Türkiye Gürcistanı’nda Üç Ay

Kitap Adı: Türkiye Gürcistanı’nda Üç Ay

Yazar: Giorgi Kazbegi

Sayfa Sayısı: 176

Yayınevi: Doruk

Gürcüce Aslından Çeviren: Rıdvan ATAN

Değerlendiren: 1918

Rus Ordusunda görevli Gürcü bir general olan Giorgi Kazbegi tarafından bir seyahatname olarak kaleme alınan bu eser Türkiye Gürcistanı, yani Lazistan ve Tao-Klarceti, hakkında 93 Harbi öncesine dayanan çok önemli teknik ve sosyolojik bilgiler aktarmaktadır. Bölge tarihi çalışırları için; yer adları, mimari eserler, yollar, vergiler v.b. gibi konularda teknik bilgiler aktarmakla beraber, yazarımız, bölgenin sosyolojik, ekonomik ve hatta sosyo-psikolojik durumu hakkında tarihsel bağlamını da dikkate alarak bilgi aktarımı yapıyor. Kitaptaki bilgilerin 93 Harbi öncesi döneme ait olması savaş sonrası değişen bölge yapısının anlaşılmasında ve bugünkü resmi Türk tarih tezlerinin de çürütülmesi açısından önemli bilgi ve tespitler içeriyor.

“Çoruh kıyısı yaşayanları çok temiz bir Gürcüce ile konuşuyorlar. Buradakiler, güzel fiziki görünümleri ve parlak zekalarıyla öne çıkıyorlar. Bu ülke kadim zamandan beri tam bir Gürcü ırkı beşiğini temsil ediyordu ve talihin tüm aksiliklerine rağmen eski soylu değerlerini korudu.” Sayfa 126

“Tam üç asır boyunca 1578 yılından 1878 yılına kadar, Güney Gürcistan, Acara, Şavşat, İmerhev, Ardanuç, Nigali ve Lazistan işgalcilerin elindeydi. Bu dönem tarihimizin henüz yine pek aydınlatamadığı Gürcistan geçmişinin o karanlık dönemidir. Yabancı tarihçilerin yazılarında dönemsel bilgilere rastlıyoruz fakat bu bilgiler o kadar bölük pörçük, o kadar önyargılı ve maksatlı ki, Gürcistan’ın bu tarihi bölgelerindeki günlük yaşam, kültür, ekonomik ve sosyal durum üzerine bize tam bir fikir vermiyor.” Sayfa 15

Ziyaretini 1874 yılında yapan General Kazbegi, Sistematik asimilasyonun 19.yy’ın ortalarından itibaren nasıl uygulandığını açıkça aktarmaktadır. Özellikle din yolu ile Türk adetlerinin ve dilinin baskıcı şekilde Türkiye Gürcistanı’nda yayıldığı anlaşılmaktadır.

“Dediklerine göre, onbeş yıl öncesine kadar, dönemin ve halkın gelenek sürdürücüleri olan yaşlılar, kadınlar ve çocuklar Türk dilini hiç bilmiyorlarmış; şimdi yarım yamalak da olsa kadınlar da biliyor. Eğer Türk otoritesinin Acara’daki 30 yıllık fiili iktidarını göz önüne alırsak Türk dilinin böylesine yayılmasına şaşırmamak mümkün değil.” Sayfa 62

“Artvin merkezde Gürcüce seyrek konuşuluyor; buna karşın arka mahallelerde neredeyse herkes Gürcüce konuşuyor.” Sayfa 119

“17.yüzyılın ilk yarısından itibaren Acara, Türkiye’nin bir eyaleti olarak kabul ediliyor. Muhammedicilik burada 17.yüzyılın sonlarından itibaren yayıldı. Türk hükümetinin gerçek etkisi ise burada sadece 19 yüzyılın başlarında bir yandan ateş ve kılıçla, diğer yandan da Acara beylerinin, özellikle Himşiaşvili ailesi aracılığı ile Acara’ya Türk geleneklerinin getirilmesiyle başladı.” Sayfa 67-68

Seyahatine Yukarı Acara ve Şavşat bölgesinden başlayan yazarın seyahat öncesi hazırlıkları ile ilgili de çok kıymetli bilgiler alıyoruz. 93 Harbinin patlak vermesine birkaç yıl kala bölgede ciddi bir gerginlik, Türk yönetimi tarafından bölge üzerinde ciddi bir baskı ve hassasiyet politikası uygulanmaktadır. Seyahatin başlarında Şerif Himşiaşvili aşağıda belirtildiği üzere gezginin evini terk etmesini istemek zorunda kalır.

“Asya Türkiye’sine, özellikle Rusya ile sınır olan bölgelerine yapılacak yolculuk ve hele ki Rusların yolculuğu tehlikelidir. Komşumuzu her şey tedirgin etmektedir.” Sayfa 29

“Böyle sıkı önlemlere rağmen Şerif Himşiaşvili, geceleri gizli gizli bir şeyler yazan Giorgi’den şüphelendi. Gurieli’ye, “Grigol dayı, eğer Osmanlılar bunu duyarsa babam Ahmet Paşa’ya dedem Selim Paşa Himşiaşvili’ye yaptıklarının daha beterini bana yapar; kellemi keser, evimi barkımı da yıkarlar. Ben bugünden her şeyi hazırlarım. Sizin burada bulunmanız kötü bir olaya sebep olmasın. Yarın sabah erkenden ayrılın buradan. Size bunu söylemek benim için de çok zor ve nahoş bir durum. Farkındayım ama maalesef durum bu” dedi. (Z. Chichinadze. Kazbegi’nin Acara Yolculuğu. Tribuna Gazetesi, 1921 no: 99-100) Sayfa 13

Türk idaresi her ne kadar bölgeyi İslamlaştırma yolu ile bir Türk yurdu haline getirmeye çalışsa da bölge fiili olarak sınırdaki bir sömürge yerleşimi olmaktan öteye gidememiştir. Yani, Merkezi İdare, bölgeden vergi almakta ancak hiçbir yatırım yapmamakta, bununla beraber bölge askeri anlamda dışa karşı sıkı önlemler ile korunmaktadır. Bu bir sömürge tarifi olmakla beraber bölgenin bugünkü yapısında da aslında bu sömürü durumunun devam ettiği görülmektedir. Bölge bugün de yeraltı ve yerüstü kaynaklarının kullanımı için merkezi yönetim ve ülkenin batısının hizmetine sunulmuşken halkın yararına yatırımlar kısıtlı kalmakta ve bölgenin nüfussuzlaştırılma ve kültür mirasının yıkımı politikaları halen devam etmektedir. Sadece Artvin’in %70’den fazlası günümüzde maden ruhsatına açıktır ve Baraj/HES inşaatları nedeni ile Artvin dev bir şantiye görünümündedir. Bu inşaatlar pek çok kültür mirasının yıkımına ya da su altında kalmasına sebep olmaktadır. 

İstanbul hükümeti için Türkiye Gürcistanı daha çok bir gelir (vergi) kaynağıdır ve buradaki tüm yerel yönetim personeli vergilerin zamanında toplanmasını başlıca görevleri arasında saymaktadır. Artık halk da bu düşünceye alışmış ve müdürlerin, kaymakamların ve hükümetin diğer memurlarının Sultan’a vergi toplamak ve toplanan vergilerin kırıntılarından bizzat faydalanmak için buraya geldiklerine inanıyor. Yönetimle halk arasındaki bu anlayış uyumunun sonucu olarak ne adaleti gözeten var, ne yol, okul yapan, hatta ne de kamusal güvenliği sağlayan var; ne de böyle bir istekte bulunan… Hükümetin bu keyfi sorumsuzluğundan şikayetçi olan yok. Halkın değişmeyen tek arzusu ise Sultan’ın vergileri arttırmaması idi. Ancak halkın bu ölçülü isteği de gerçekleşmiyor ve içinde bulunduğumuz yüzyılın başında Acara’ya yüklenen, ancak savaş zamanında Sultan’ın talep edebileceği vergi şimdi zorunlu ödenen vergiler arasına girmiş durumda. Bununla birlikte askerlik zorunlu hale getirildi. Vergiler halen artmaya devam ediyor ve bana göre Sultan hükümetinin ayağını kaydıracak olan kaygan yol da bu icraat olacak.” Sayfa 64

“Şerif Bey bölge ekonomisi için yolların önemini çok iyi biliyor, bu yüzden de Yukarı Acara yollarını geliştirme fikrini tasarladı. Fakat Türkiye hükumeti, stratejik nedenlerden olsa gerek, Şerif Bey’e çalışmalarını sürdürme iznini vermedi. Sağduyulu Bey hükümette bir hoşnutsuzluk yaratmamak için çalışmalarını yarıda bıraktı. Ancak bu kez de halk memnun kalmadı ve son zamanlarda yolların durumu iyice kötüleşti.” Sayfa 58-59

Türkiye Gürcistanı çok etnisiteli bir bölge durumunda olup asli unsurları Gürcü ve Lazlar olmasına karşın kayda değer bir Ermeni nüfusunun da bölgede yaşadığı bilinmektedir. Ve Kazbegi’nin bize aktardığına göre bölge halklarından en kötü durumda olanlar Ermenilerdir. Türkiye Gürcü toplumunda var olan Ermeni karşıtlığının aynı zamanda tarihsel bir karşılığının olduğunu da bu can yakıcı satırlardan okuyoruz.

“Ermeniler çok daha ağır durumdalar, onları Şavşatlılar bile soyuyor. Özellikle Pkhiuri’de yaşayanlar acınacak durumdadır. “Gelen geçen kafamıza vuruyor” diyor bir evin büyüğü. “Biz ise onlara herhangi bir direnç gösteremiyoruz. Bizden para, elbise, ayakkabı, istiyorlar. Bu kötü insanlar, evlerimizden beğendikleri ne varsa hepsini zorla alıp götürüyorlar. Bazen kadınlarımızı bile istemeye cüret ediyorlar” diyor bu yaşlı Ermeni ve gözyaşları içinde bitiriyor konuşmasını… Gerçekten de buralı Ermenilerin sabrı sonsuz. Okrobageti’de, Ardahan’a çalışmaya giden bir Maçahel tayfası sırf ev sahibinin büyük odasında eğlence yapmak istedikleri için gözümüzün önünde bir Ermeni aileyi evinden attı. Buralı Ermeniler, bu gibi durumları büyük bir felaket olarak görmüyor; sabrediyorlar. Olur da , buradan geçen bir Hristiyana rastlarlarsa yüreklerini açıyorlar. Son zamanlarda buralı Katolik Ermenilerin Batum’a ve Akhaltsikhe’ye göç etmeyi neden akıllarına koydukları artık anlaşılıyor. Çoğunluk gözünü Akhaltsikhe’ye çevirmiş durumda ve artık Batum’daki Rus konsolos yardımcısına bir heyet göndermeyi tartışıyorlar aralarında.” Sayfa 98

Yazar, seyahati boyunca gizli ya da açık Hristiyan ailelere rastlamakla beraber İslamlaşmış olan Gürcülerin de Hristiyan geçmişleriyle bağ kurduklarını aktarıyor. İlginçtir ki bölge halkı kiliselere hem saygı hem de korku ile yaklaşıyor ve muhtemel ki nesiller boyu aktarımlanan bir travmanın sonucu olarak kutsal mekan ya da objelerin kendilerini bir şekilde cezalandırdığı hikayeler uydurmaktalar. Travmaların, özellikle de soykırım benzeri travmaların, yarattığı etkilerin nesiller boyu aktarılabildiğini göz önüne aldığımızda psikolojik anlamda bu kitlesel davranış biçimi bölge halkının geçmişine dair hissettiği derin suçluluğu ifade ediyor olabilir. Bununla birlikte, İslamlaşmasına rağmen Müslüman ahalide bazı Hristiyan pratikleri ve bazı obje/yapı/eserlere olan tazim etme davranışı devam etmektedir. 

“Hulo ve Shalta harabelerinin kutsallığına yerel halk güçlü bir şekilde inanmaktadır. Bu tapınakların mucizeleri üzerine çok şey anlatılıyor. Evini kilise harabelerinin üzerine inşa eden Şerif Bey’in babası Ahmet Paşa, üç gece üst üste korkunç kabuslar gördüğü için evi bozup başka yere taşımayı düşünmüş. Shalta kilisesi hakkında anlatılan bir olaya göre, birkaç yıl önce iki hoca kiliseyi camiye çevirmeye kalkışmış. Ancak çok geçmeden çıldırmışlar ve vahşi yaratıklar gibi ormana kaçmışlar. Şerif Bey’in bir çobanı kışın koyun sürüsünü kiliseye sokmuş, çok geçmeden iki yüz kadar koyun telef olmuş, çobanın kendisi de boynunu kırmış. Bütün bu ve buna benzer olayları halk, kutsal mekanlara yapılan hakarete karşılık İsa’nın öfkesi olarak açıklıyor.” Sayfa 45

Yazar Lazistan seyahatlerinde Lazların günlük yaşamı ve deniz ile kurmuş oldukları ilişkiye değinmekle beraber Lazlarla ilgili Avrupa’da ya da Rusya’da üretilmiş olan olumsuz vahşi anlatıların ya da efsanelerin yanlışlığını ortaya koyan pek çok izlenimlerini kendisinin de saklayamadığı bir şaşkınlıkla bize aktarıyor. Lazcanın o günkü durumu ve Lazların din ile kurdukları bağa da değinen yazar seyahatini Lazistanın arka sırtları olan ve Gürcülüğün doğduğu topraklar olan Tao/Diaokhi/Taokhi Parkhal vadisi ile sonlandırıyor.

Rus İstihbarat Örgütü FSB Abhazya’yı Nasıl Kolonileştirdi

Haberi Hazırlayan: Anna NEMTSOVA, 18.08.2010

Editörden Not: 2010 yılında NEWSWEEK gazetesinde Anna Nemtsova tarafından kaleme alınan bu araştırma haberi (orijinal haber linki metnin en altındadır), içinde bulunduğumuz günlerde Gürcistan’da bir süredir gündemi meşgul etmekte olan ve ayrılıkçı yerel yönetimin Abhazya’daki bazı mülkleri Rus yönetimine teslim etmelerinin arkasındaki tarihsel gidişatın daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacı ile siz okurlarımızın bilgisine sunulmuştur.

Bu yazın başlarında güneşli bir öğleden sonra, Karadeniz’e bakan yenilenmiş bir tatil beldesinin bahçesinde, bir grup Rus İstihbarat Örgütü ve İçişleri Bakanlığı görevlileri tatilde vodka bardaklarını kaldırıyorlardı. Bir zamanlar Stalin’in seçkinleri için favori bir tatil yeri olan ve şimdi Gürcistan’dan de-facto ayrı olmasına rağmen Rusya’nın en yeni kolonisi olan ayrılıkçı Abhazya’da gelecek yazlarının şerefine kadeh kaldırıyorlardı. 2008’de ki savaşın ardından Abhazya ve Tskhinvali Bölgesinin Gürcistan’dan kopmasını sağlayan Rusya kendisini evinde hissediyor.

Partinin ev sahibi, sahil kenti Gagra’nın özelleştirme ve yatırım dairesi başkanı Alexander Tsyshba memnun görünüyordu. Gürcistan tarafından 15 yılı geçkin uygulanan ekonomik izolasyonun ardından, Abhazya’da yatırım neredeyse yok gibi idi, tatil köyleri boştu ve ekonomi, Rusya Federal Güvenlik Servisi (FSB) tarafından kontrol edilen bir kaç iş dışında durgundu. Şimdi ise, de-facto cumhuriyette konuşlanmış 3.000 Rus askeri, Tsyshba’nın eski FSB mensubu dostları, bölgeden lüks mülk satın almaya başladılar. “Abhazya’dan mülk satın almak için, FSB memurları, bizimle uzun süredir kurdukları özel ilişkilerini kullanıyorlar” diye açıklıyor gülümseyerek Tsyshba.

Rus İstihbaratının Abhazya ile “özel ilişkisi” bölgenin 1991’de Gürcistan’dan koparılmasından çok önce, Sovyet KGB günlerinde başladı. Stalin döneminden itibaren her Abhaz ailesinin akrabaları arasında bir KGB subayı, gizli ajanı veya muhbiri vardı. Eski ajanlar NEWSWEEK’e, KGB’nin Sokhumi’nin palmiyelerle çevrili sahil bulvarlarında hoş bir karargaha sahip olması için Moskova’nın küçük Güney Kafkasya bölgesine özel bir statü (Gürcü Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti içinde özerk bir cumhuriyet) verdiğini söyledi. Abhaz sınır muhafızlarında bir albay olan Lavrik Mikvabia, yerel halkın “Abhazya, kişi başına düşen ajan sayısında dünya rekorunu kırıyordu” diye övünmeyi sevdiğini aktarıyor. Ve eski KGB’nin analitik departmanını yöneten üç yıldızlı bir general olan Vladimir Rubanov, NEWSWEEK’e: “KGB’nin Abhazya’da her zaman özel bir gücü vardı. Tatile geldiğimde ve kıdemli bir Abhaz KGB yetkilisi olan arkadaşımla bira içmeye gittiğimde, bira ya da bir tabak yengeç için para ödemek zorunda değildik. Sadece KGB kimliklerimizi gösterdik.” sözlerini aktardı.

Kafkasya’da geleneklere saygı duyulur. Dolayısıyla, 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra KGB’nin ardılı olan FSB’nin ajanlar için eski bir KGB rehabilitasyon merkezi olan Mayak sanatoryumunu devralmasını kimse yadırgamadı. Başkan ve diğer üst düzey yetkililer, ailelerini, yazları Kruşçev’in bir zamanlar kullandığı villada (Pitsunda’da 10 km² fazla deniz kıyısındaki araziyi kapsayan, sıkı bir şekilde korunan, büyük bir tatil yeri) geçirmek için getirdiler. Bugünlerde ise, eski ve yeni Rus İstihbarat memurlarından oluşan bir kadro, prestijli arazilerdeki lüks otelleri, sanatoryumları ve yazlık evleri kiralamak ve özelleştirmek için geldi.

Rusya’nın, Abhazya ve Tskhinvali Bölgesini Gürcistan’dan “kurtarmak” için savaşa girmesinden bu yana iki yıl içinde bu bölgelerde Ruslaştırma hızlandı. Neredeyse tüm en iyi Abhazya mimari anıtları Rus yatırımcıların eline geçti: Oldenburg Prensi’nin 19. yüzyıldan kalma sarayı; Olga Kulesi; şehre bakan tepelerde Moritanya tarzında zarif bir saray daha; ve Gagra’nın en eski simgesi, dördüncü ve beşinci yüzyıllara tarihlenen antik Pers Abaata Kalesi. Geçen Ocak ayında açılan Dolfin Otel gibi lüks gayrimenkul açılışları deniz kıyısı boyunca ortaya çıktı ve Pitsunda’nın turizm endüstrisini savaş sonrası komasından uyandırdı. Gagra özelleştirme gurusu Tsyshba, şehrin “en iyi FSB tatil yeri” olduğunu gururla dile getiriyor.

Dolfin Otelin müdürü Alexander Chukbar da aynı fikirde ama temkinli bir şekilde otelin yeni sahiplerinin “herhangi birinin yanına gidip sohbet edebileceği türden insanlar olmadığını” ekliyor. Sovyet günlerinde KGB, devlet içinde bir devlet idi. Şimdi, eski KGB subayı Vladimir Putin ve onun eski ajan çevresi ülkenin tüm kontrolünü elinde tutarken, FSB’nin eli neredeyse tüm büyük Rus iş yaşamına uzanıyor. İşadamlarına dönüşen eski KGB yetkilileri, eski uğrak yerlerinde Abhazlarca sıcak bir şekilde karşılanıyorlar ve milyarlarca dolarlık yatırım getiriyorlar. Rusya’nın Rus İstihbaratı ile bağlarıyla ünlü devlet petrol şirketi Rosneft, bu yıl Sokhumi’de bir ofis açmak ve petrol zengini bir bölge olarak kabul edilen Karadeniz’de 32 milyon dolarlık bir jeolojik araştırma programı başlatmak için Abhazya’ya geldi.

Rus seçkinlerindeki diğer gruplar da ajanların yolunu izlediler. Moskova Belediye Başkanı Yuri Luzhkov, yerel halkın “Moskova Projesi” adını verdiği 70 milyon dolarlık bir tatil kompleksi için Gagra’nın dışında büyük bir araziyi kapmak için hiç zaman kaybetmedi. Luzhkov ayrıca Moskova’dan gelen yatırımları koordine etmek için Sokhumi’de Moskova Merkezi olarak adlandırılacak devasa bir ofis inşa ediyor. Rusya’nın Savunma, Tarım ve İçişleri Bakanlıkları, çalışanlarının tatil yapabilmesi için Sokhumi, Gagra ve Gudauta’daki eski Sovyet mülklerini geri aldı. Rusya’nın güneyindeki Krasnodar bölgesinin valisi Alexander Tkachev, son iki yazını Stalin’in gizli polis şefi tarafından yaptırılan villada, onu yenilemeye gücü yetmeyen yerel yönetimden kiralayarak, geçirdi. Abhaz yerel yönetime göre, Rusya’nın nükleer enerji kurumu başkanı Sergei Kiriyenko’nun Abhazya’da bir şaraphanesi var.

Ancak en büyük yatırımcı, geçen yaz Abhazya’yı savaşın birinci yıldönümünde ziyaret eden ve Abhaz savunmasını güçlendirmek için 500 milyon dolarlık devlet yardımı sözü veren Başbakan Putin. Ayrıca, Çarların, Sovyetlerin ve yeni Rus seçkinlerinin sevdiği devasa eski çam ağaçlarıyla ünlü Pitsunda kasabasını yeniden imar edecek devasa bir proje için söz verdi. Rus hükümeti, bölgesel yönetim başkanı Astamur Ketsba’nın “Putin Şehri” olarak adlandırdığı, yatlar, sağlık kulüpleri ve özel plajlar için bir limana sahip lüks bir tatil köyü inşa etmeyi planlıyor. Soçi’deki 2014 Kış Olimpiyatları için zamanında hazır olması bekleniyor. Bu arada Abhazya Başkanı Sergei Bagapsh, NEWSWEEK’e, şimdiden söz verilen 9 milyar rublenin 300 milyon rublesinin geldiğini ve Putin ile Rus vatandaşlarının Abhazya’da özel mülk sahibi olmasına izin verecek bir anlaşmaya vardığını söyledi. Gelecek ay açılacak Sokhumi havaalanının Soçi’dekinden daha iyi olduğunu ve yakında Rus S-300 karadan havaya füzelerinin Abhazya’da konuşlandırılacağını söyledi.

Yeni kazanılan bağımsızlıklarına yönelik bir saldırıdan korkan yerel halkın tamamı Rus parasının işgalinden memnun değil. Gagra ve Pitsunda şehirlerinin baş mimarı Tomara Lakrba, 10’dan fazla katlı Putin Şehri için önerilen uzun ve çirkin olan tasarımları gördüğünde “şaşırdığını” söylüyor. “Rus istihbaratının şehirlerimizde ne satın alıp inşa edebileceklerine karar verebilmeleri için bize bağımsızlığımızı verdiğini anladım” diyor.

Birçok genç Abhaz, Rus seçkinlerinin gururlu küçük devletlerini satın almasından endişe duyuyor. Akhra Smyr, “Rusların bizim farklı olduğumuzu anladığını sanmıyorum; yeniden bir KGB devleti olmak istemiyoruz. Sokhumi’de bir gençlik topluluğu aktivisti olan Akhra Smyr, “Toprağımızı asla Gürcistan’a geri vermeyeceğiz, ancak bağımsız olmak için Rusya’yı da kast ediyoruz” diyor. O ve diğer kızgın genç aktivistler, Rus tanklarının Gali bölgesindeki yolları nasıl tahrip ettiğini ve uluslararası telefon kodlarının nasıl Rusya’nın kodu olan +7 olduğu konusundaki hayal kırıklıklarını NEWSWEEK ile paylaştılar.

Abhazya’nın küçücük ordusu da, Gürcistan sınırını kontrol altına alan FSB tarafından zorla sindirildiğini hissediyor. Abhaz kontrolü altında (toplamda bir düzineden fazla olan) sadece iki kontrol noktası kaldı ve yaklaşık 120 Abhaz subayı işini kaybetti. Altmışı doğrudan kovuldu ve 60’ı gümrük memuruna dönüştürüldü. Abhaz sınır birliklerinin komutanı Albay Lavrik Mikvabia, “Hepimiz savaş gazileriyiz” diyor. “Özgürlüğümüz için kan döktük. FSB sınır görevlileri, bize onların kolonisiymişiz gibi davrandıklarında bunu unutmamalılar.”

Abhazların güçlü kuzey komşularıyla yaptıkları anlaşmayı yeniden gözden geçirmeleri için artık çok geç görünüyor. Abhazya’nın Gürcistan’ın kalanı ile olan sınırı, FSB’ye karşı sorumlu olan Rusya’nın sınır muhafızlarından oluşan tam bir tümen tarafından gözetleniyor. Üzerinde Rus Federal İnşaat Şirketi’nin çift başlı kartal logosu bulunan parlak turuncu kamyonlar, FSB’nin, bölgesel sınır hattında yerel bir merkez olan Gali’de sınır muhafızları ve aileleri için inşa ettiği yedi katlı binalar için kum ve çakıl taşıyarak sahil yollarında ilerliyorlar.

Abhazya’ya bu kadar çok Rus parası akarken, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın Rus ordusunun derhal geri çekilmesi için yaptığı çağrılar biraz boş. Moskova’nın çekilmeye söz verdiği savaşı sona erdiren ateşkes şartlarını boş verin. Başkan Bagapsh NEWSWEEK’e “Rusya daha yeni geldi” dedi. Batı, “Rus işgalcilerin yakında ayrılacağına dair herhangi bir yanılsamaya son vermeli”.

Kaynak: https://www.newsweek.com/how-russias-fsb-colonized-abkhazia-71447

Gürcü Menşevizmi

Abraham ASCHER, Kitap Bölümü: Gürcistan’da Menşevizm, Kitap: Rus Devriminde Menşevikler, syf: 48-51

Batı Transkafkasya’da yaklaşık iki milyon nüfuslu bir bölge olan Gürcistan’da Menşevizm’in tarihi, ayrı olarak ele almaya değecek ölçüde olağandışıdır. Menşevizm yalnızca Gürcistan’da aydınlar, işçiler ve köylüler arasında derin kökleri olan bir kitle hareketi şeklinde evrilmişti. Yine burada, Menşevikler 1918-21 arasında, Sovyet Rusya’dan ayrılan bağımsız bir devleti (Demokratik Gürcistan Cumhuriyeti) yönettiler. Bu dönemde Rusya’daki Menşevikler, (Gürcistan’daki) kendi arkadaşlarını, ayrılıkçı çizgilerinden ötürü ve Bolşeviklerin olası bir saldırısını püskürtmek üzere, İtilaf Kuvvetleri’ni kendi ülkelerine askeri birlikler göndermeye davet etmelerinden ötürü dışladılar. Aralık 1918’de, Menşevik Parti “Gürcü Yoldaşların” politikalarının, kendileriyle herhangi bir örgütsel bağ kurulmasını engellediğini resmen açıkladı. (48) Bu yüzden, Gürcistan’daki Menşevizm’in kendi program ve politikalarına sahip, ayrı bir parti oluşturduğu ileri sürülebilir. (49)

1903’ten 1917’ye dek, Gürcü Menşevikler tüm Rusya hareketinin bütünsel bir parçasıydılar. Birkaç isim vermek gerekirse, Irakli Chereteli, Noe Zhordania, Nikoloz Chkheidze, Akaki Chkhenkeli yerel işlerden çok ulusal (yani, tüm Rusya çapındaki) siyasetle ilgileniyorlardı. Bolşevikler’in iktidarı ele geçirmesinden önce, Gürcü milliyetçiliğini pek az önemsiyor ve ayrılıkçılığı hiç savunmuyorlardı. Transkafkasya sosyalizminin kurucusu ve seçkin bir teorisyen olan Zhordania ulusal azınlıkların özerlik taleplerini ütopik diye, ısrarla reddediyordu. Ona göre, Rusya İmparatorluğu’nun demokratikleşmesiyle birlikte, Gürcistan’a tanınacak özgürlük ortamında gerçekleşecek özerklik, arzulanan ulusal kimliğin tanınmasına olanak verecekti. 1910’da Gürcü Menşevikler bu tutumda hafif bir değişiklik yaparak dil ve kültür konularında özerkliği savunmaya başladılarsa da bu onların Rusya ve uluslararası sosyalizmin amaçlarına bağlılıklarını asla zayıflatmadı.

Yine de 1917 öncesi dönemde Gürcü Menşevikler’in taktik ve önerilerinin dikkatlice incelenmesi o sırada bile, bu grubun Menşevizm’in resmi programından bir ölçüde ayrıldığını gösterir. Bu, Gürcistan’daki özel koşullar altında pek de şaşırtıcı değildir. Büyük ölçüde dağlık olan bu bölgedeki köylüler toprak kıtlığından, imparatorluğun öbür bölgelerindeki köylülerin çektiğinden çok daha şiddetli bir acı çekiyorlardı. Örneğin 1905’te Gürcistan’daki Kutaisi eyaletinde köylülerin yüzde 89’unun çiftlikleri 4.5 dönümden fazla değildi ve bu da ancak ölmeden süründüren bir genişlikti. Üstelik, asıl Rusya’da daha 1880’li yıllarda kaldırılmış olan bir dizi köylü vergisi de Gürcistan’da hala yürürlükteydi. Bu durumda, bu bölgedeki kırsal nüfusun özellikle militan eylemlere başvurması şaşırtıcı olmasa gerek. Karışıklıklar 1902’de başladı ve doruk noktasına 1905 Devrimi sırasında ulaşarak yıllarca sürdü; bu sırada birçok yerde, seçimle gelmiş olan komiteler yerel yönetimleri devirdi ve onların kimi yönetsel işlevlerini de kendileri üstlendiler. Köylülerin toprak sahibi olmak istedikleri gün gibi açıktı ve bu, Marksist sosyalizmin ilkelerine kuşkusuz ters düşüyordu. Birçoğu kırsal kökenli olan Gürcü Menşevizmi’nin önderleri köylülerin bu özlemine yakınlık duyuyorlardı. Partinin, toprağın “belediyeye devredilmesi” çağrısını resmen tanımıyorlardı; programın bu maddesini açıkça bir yana atıyor ve bunun yerine, özel mülkiyeti savunuyorlardı. Onlar pragmatizmleri nedeniyle, köylülerin yanı sıra işçileri de büyük ölçüde harekete geçirmeyi ve peşlerinden sürüklemeyi başardılar. Oysa, Rus yoldaşları bunu başaramadı.

1917 Kasımı’nda Bolşevikler iktidarı aldıklarında, Menşevikler’in Sovyetleri denetlediği ve geniş kitle desteğine sahip oldukları Gürcistan’da otoritelerini kabul ettiremediler. Yine, Rus yoldaşlarından daha büyük bir politik ve ideolojik esneklik ortaya koyan Gürcü Menşevikler, bir hükumet kurarak 1918 Mayısı’nda, Gürcistan’ın bağımsızlığını ilan ettiler. İki buçuk yıl boyunca, içinde bulundukları çetin koşullara uydurmaya çalıştıkları demokrasi ve sosyalizm hedeflerine ulaşmak için çabaladılar.

Yeni devletin karşı karşıya olduğu en ivedi sorun güvenlikti. Komünistlerin devleti içten yıkması gibi çok muhtemel bir tehlike vardı ve Beyaz orduların yanı sıra Bolşevik ordular tarafından da istila edilme tehdidi söz konusuydu. Menşevik hükumet (Şubat 1918’de) Komünist Parti’yi yasadışı ilan ederek, önce birinci tehlikeyi göğüsledi; ikinci tehlike olan dış saldırıya karşı ise toprağındaki Alman birliklerine hoşgörülü davranmayı seçti. 1.Dünya Savaşı sona erip de Almanlar çekildiğinde, Gürcüler aynı nedenle (bu kez de) İngiliz birliklerini olumlu karşıladılar. Özellikle, her tür yabancı müdahalenin Menşeviklerce resmen kınanmış olması ışığında, bunlar kolay verilmiş kararlar değildi; ama devlet başkanı olan Zhordania’nın dile getirdiği şu ilkenin mantıksal sonucuydu: “Batı’nın Emperyalistlerini, Doğu’nun fanatiklerine yeğ tutarız.” (50)

Menşevikler’in iç programı, onların ülke içindeki politik egemenliğini pekiştirmeye yardımcı oldu. Demokratik bir hükumet biçimi oluşturdular ve 1919 başlarındaki seçimlerde, Ulusal Meclis’teki 130 sandalyenin 105’ini kazandılar. Sürüncemedeki toprak sorununu, 16 dönümün üzerindeki tüm özel topraklara el koyarak ve bu toprakları (Çar ailesini, imparatorluk hükumetinin ve kilisenin mülkleriyle birlikte) yoksul köylülere kiralayarak çözdüler. 1919’dan sonra, köylüler nominal bir fiyatla toprak alabilirlerdi. Ayrıca, Menşevik hükumet belli başlı sanayileri ve iletişim araçlarını da millileştirmişti ve böylece 1920’de, tarım dışı emekçilerin yaklaşık yüzde 90’ı devlet ya da kooperatif işletmelerinde çalışıyordu.

Dış saldırı tehlikesi nedeniyle, Gürcü cumhuriyeti devletin kıt gelirlerinden, orantısız bir pay yutan bir askeri güç yaratmak durumundaydı. Bir gönüllüler milisi olan ve demokratik bir tarzda yönetilen Halk Muhafızları bu gücün nüvesi olmaya başladı: Subaylar seçiliyor ve dönemsel asker kongreleri kararların alınmasına katılıyordu. Ayrıca, küçük bir düzenli ordu da vardı ve olağanüstü zamanlarda yaklaşık 50 bin kişi seferber edilebiliyordu.

Parti örgütleri büyük ölçüde devletin yönetilmesine ve hükumet kararlarının yerine getirilmesine yardım eden, geniş bir yerel gruplar şebekesinden oluştuğu için, Menşevikler ülkeyi oldukça başarılı bir şekilde yönettiler. Üstelik hükumetin halktan yaygın kabul gören reformcu programı yüzünden, bağımsızlıklarını kazandıktan sonra komünistlerin eline geçen öteki devletlere göre, burada büyük ölçüde politik istikrar sağlanabilmişti. Ama Gürcistan, yoksul ve küçük bir ülkeydi ve cumhuriyete saldırma kararını verdikleri anda Bolşevikler’le boy ölçüşemezdi.

Başlangıçta komünistler Beyazlara ve yabancı ordulara karşı mücadeleyle öylesine meşguldüler ki, Gürcistan’a karşı kararlı bir darbeyi göze alamadılar. Gerçekten de 1920 Mayısı’nda, Polonya’yla yakın bir savaşın endişesini taşıyan Leninist rejim, “Gürcistan devletinin bağımsızlık ve egemenliğini koşulsuz” tanımayı kabul etti. (51) Bu anlaşmanın gizli bir maddesiyle, Gürcü hükumeti 1919 Kasım başarısız coup’sundan sonra tutuklanan tüm komünistleri serbest bırakmayı vaat ediyordu. Menşevikler komünist partiyi de yasallaştırdılar; o da hemen, hükumete karşı ajitasyona girişti. 1921 başlarında Moskova, Gürcistan’da bir komünist ayaklanma çağrısı yaptı ve Kızıl Ordu’ya, isyancılara yardım etmek üzere bu ülkeye yürümesini buyurdu. Menşevik önderler Moskova’da komünist yöneticilerle istila konusunu tartışmaya çalışırken, onlar Sovyet saldırısı konusunda bir şey bilmediklerini iddia ediyorlardı. Gürcüler yiğitçe savaştılar, ama tüm Gürcistan’ı işgal etmek Kızıl Ordu’nun yalnızca bir ayını aldı. Bu da bir ülkeyi yönetme konusundaki biricik Menşevik deneyin sonunu belirledi.

Kaynakça:

(48)-Partiinoe Soveşçanie RSDRP, 27 dekabrya 1918 g.-1 invarya 1919 g. (rezolyutsii), (Moskova, 1919), s. 27.

(49)-Benim Gürcü Menşevizmine ilişkin incelemelerim, ağırlıklı olarak, Richard Pipes, The Formation of the Soviet Union: Communism and Nationalism 1917. 1923 (düz bsk. Cambiridge, Mass., 1964), ss. 17-18, 210-14, 227-28, 234-41’deki yetkin tartışmalara dayanıyor. Ayrıca bkz. Gregori Uratadze, Vospominaniya gruzinskogo sotsial-demokrata (Stanford, 1968); V.S.Voitinski, La Democratie Georgienne (Paris, 1921); K. Zalevskii, “Natsionalniya Dvijeniya”, obşçesivennoe dvijenie v Rossi v Naçale XX veka, IV, kısım 2 (st. Petersburg, 1911), ss. 222-7; Noah Jordanya, Moya jizn’ (Standford, 1968).

(50)-Akt. Chamberlin, agy, II, s. 409.

Devlet Eli İle Yok Edilen Gürcü Kültür Mirası: Tbeti Manastırı

Sami ÖZÇELİK, Köşe Yazısı, Tarih: 05.09.2020, 08Haber.com isimli sitede yayımlanmıştır

Tbeti Manastırı hakkında ayrıntılı bilgi için bkz: https://taoklarceti.home.blog/2019/08/17/tbeti-manastiri/

Artvin’in Şavşat ilçesi tarihi eser bakımından en zengin ilk üç ilçeden bir tanesidir. Ardanuç ve Yusufeli’nin ardından üçüncü sırada yer alır.

Ancak Şavşat’ta da tarihi eserlerin hiçbir önemi yok. Bakımsız, atıl ve hiçbir şekilde kültürümüze ve turizme sunulamamış gariban, viran kalmış ören yerleri durumunda. Şavşat Cevizli köyünde bulunan Tbeti Kilisesinin hikâyesi gerçekten yürek burkan cinsten…

BU ESERLER DEFİNE AVCILARI VE TARİHİ ESER KAÇAKÇILARININ HEDEFİ OLUYOR

1950’li yıllarda dönemin kaymakamı bu kiliseyi yıktırmak için 19 tane delgi yaptırarak içine dinamit yerleştiriyor. Bunlardan 18 tanesi patlıyor, bir tanesi patlamıyor. Bundan dolayı tarihi kilise büyük zarar görüyor. Hikâyeyi o günleri yaşayan köyün yaşlıları anlatıyor. Ve daha sonra 7 Mart 1957 yılında kubbesi çöküyor.  Değerli parçaları çalınıyor, etrafında define avcıları kazılar yapıyor ve yapıya büyük zararlar veriliyor. Tibet Kilisesi de tıpkı diğer eserler gibi Allah’a emanet. Orada oturanlar bakıyor, gözetliyor. Burada da köylüler gönüllü korumacılığını yapıyor. Şavşat Söğütlü Mahallesi’ndeki tarihi mezarlık ise insafsız define avcılarının mekânı olmuş. Daha bir buçuk iki ay önce buradaki tarihi bir mezarın kazıldığını gördük.

Cevizli köyündeki tarihi Tibet Kilisesi hakkında konuştuğumuz köy sakinlerinden Mithat Dursun, Bayram Dursun, Alim Öztan, Hayrullah Kaya ve Torun Aksoy; o yıllara ait anılarını anlattılar. Mithat Dursun 1950’li yıllarda dönemin kaymakamının kilisenin 19 yerinde delgi yaptırıp havaya uçurmayı istemesinin tam bir cehalet, insanlık mirasına düşmanlık ve büyük hata olarak yorumladığını belirterek:

DÖNEMİN KAYMAKAMI YIKTIRMAK İSTİYOR DİNAMİTLETİYOR!

“1950’li yıllarda gelen dönemin kaymakamı bu kiliseyi yıktırma emri veriyor. Muhtelif yerlerine 19 delik açtırıyor 18’i patlıyor bir tanesi patlamıyor. Sonuçta Kilise yıkılmıyor ama büyük zarar görüyor. Bu bir tarih. Bizden önce yaşayan kavim, medeniyet her neyse yaşadığı dönemde bu eseri bırakmış. Daha sonra gelenler kendi kültürlerini anlatan eserleri bırakmışlardır. Ben o düşünceyi hiçbir zaman anlamadım. Şimdi koruma altında. Ama korumayı biz yapıyoruz. Köye girenleri takip ediyoruz. Bu yapının orijinal fotoğraflarını Gürcistan’da buldum. Şeması ve bilgileri vardır. Bu kilise bir dönem Cami olarak da kullanıldı. 1957’de kubbe kısmı çöktü. Şayet eğitim ve kültür kenti Artvin diyorsak değerlerimizi korumalıyız. Bir turist neden gelir? Artvin’de tarih, inanç ve doğa turizmini yapabilmek için bu eserlerimize sahip çıkmalıyız. Şimdi Batum’da cami var diye orada yaşayanların, Gürcistan’ın yıkması mı gerekiyor? O Cami sayesinde Batum’da turizm hareketliliği yaşıyor. Tam hizasında da kilise bulunuyor. İsteyen kiliseyse gider isteyen camiye neye inanıyorsa öyle yaşar.

KUBBE 7 MART 1957’DE ÇÖKÜYOR. BEN O GÜN DOĞMUŞUM!

7 Mart 1957 tarihinde dünyaya geldiğini belirten Bayram Dursun, “Benim doğduğum gece kilisenin kubbesi çöküyor. Anlatılan o dur ki; 7 Mart 1957 tarihinde burada Artvin’in Kurtuluş’u kutlamaları yapılırken tarihi kilisenin kubbesi çöküyor. Çökmesinde hangi kaymakam olduğunu bilmiyorum adını bilmiyorum, onun yaptığı dinamitlemeden kaynaklandığını düşünüyorum.” dedi.

ARTVİN’DEKİ TÜM TARİHİ ESERLER HER GEÇEN GÜN YOK OLUYOR!

08 HABER olarak diyoruz ki; Şavşat’taki tarihi eserlerin hali içler acısı. Artvin’de restorasyon bekleyen onlarca eser her geçen gün yok olurken, buna karşın Kültür Turizm İl Müdürlüğünün ne yaptığı, nasıl çalıştığı bilinmiyor. 2000 yılından bugüne kadar toplam yapılan; eski Askerlik Şubesinin tadilatı, Kültür evinin açılması, birkaç kemer köprünün hatalı tadilatları, Artvin Kalesi’nde yapılan tadilat. Bir de 7 yıldır Şavşat Kalesi’nde yapılan kazı çalışmaları. Bu konuda ise kimsenin bir bildiği yok.  Bu kazıyı yapan ekibin başındaki Osman Aytekin’in en azından yıllık rapor şeklinde bir açıklama yapmaması ise ne iş yapıldığı noktasında soru işaretleri üretiyor…

Ardanuç Adakale’de bulunan bütün tarihi eserlerimiz her geçen gün biraz daha yok olmaya devam ediyor. Tarih bilinci gelişmemiş ülkelerin gelecekte büyük sıkıntılar yaşayarak yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacağı muhakkaktır.

BERTA KÖPRÜSÜ’NE 21. YÜZYILIN EN TRAJİ KOMİK BATIRILIŞ!

Tarihi Berta Köprüsü’ne yapılanlar ise Artvin’de son yıllarda yapılmış en tuhaf işti. Karadeniz fıkralarına rahmet okutan bu projede önce köprü sıva edildi, esasında harca bulandı, sonra çamur ve çöplere teslim dilerek yok edildi.  Kültür ve Turizm Bakanlığı Artvin’de yok olmakta olan tarihimiz için acilen kriz masası oluşturarak bir an önce müdahalede bulunmalı. Yoksa binlerce yıllık eserler göz göre yok olacak

Kaynak: http://08haber.com/haberGoster.php?hid=7644

26 Şubat 1992 Günü Hocalı’da Neler Yaşandı?

Ayşe HÜR, Makale: 26 Şubat 1992 Günü Hocalı’da Neler Yaşandı, Kitap: Türklerin Öteki Tarihi, syf: 251

Hocalı’da yıllarca, ilk ateşi kimin açtığı, neden sivillere ateş açıldığı, ölü sayısının ne olduğu tartışıldı. Azeri ve Ermeni taraflarının dışında konuya dahil olan uluslararası kuruluşlar da vardı. Her birinin olayı anlatışı, sorumluluğu yüklediği taraf, verdiği ölü sayısı farklı oldu.

Geçtiğimiz günlerde Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan, Ermenistan ve Türkiye arasında ilişkilerin geliştirilmesi ile ilgili protokolleri Ermenistan meclisinden geri çektiğini açıkladı. Gerekçe, Türkiye’nin iki ülke arasındaki ilişkileri normalleştirecek adımları atmamasıydı. Türkiye ise, asıl Ermenistan’ın sorumlu olduğunu, normalleşme için öncelikle Ermenistan’ın işgal ettiği Dağlık Karabağ’dan çekilmesinin şart olduğunu söyledi.

İki ülke arasındaki bir diğer gerilim konusu ise, 26 Şubat 1992 yılında meydana gelen Hocalı Katliamı’na ad verilmesi. Son yıllarda İstanbul merkezli bazı grupların katliamı ‘Hocalı Soykırımı’ adıyla andıklarını fark etmişsinizdir. Bu haftaki yazım, Dağlık Karabağ Meselesi’ne ve Hocalı Katliamı’na dair.

ONLAR YABANCI, BİZ YERLİ

Karabağ, büyük bölümü bugünkü Azerbaycan ile Ermenistan arasında, güney bölümü İran içinde kalan, yaklaşık 18 bin kilometrekarelik bölgenin adı. Dağlık Karabağ ya da Ermenice tarihi adıyla ‘Artsakh’ ise bu bölgenin içinde 4.392 kilometrekarelik alan. Ermenilere göre Dağlık Karabağ’da MÖ 7. yüzyıldan beri Ermeni nüfusu ve kültürü egemendi. Azerilere göre ise Ermeniler Yunanistan’ın Teselya (Selanik) bölgesinden, Doğu Anadolu’ya gelip Urartuların egemenliğinde yaşayan, sonra da Kafkasya’ya göçen yabancı bir halk olup, bölgenin esas sahipleri kendileriydi, çünkü Azeriler Orta Asya’dan Avrupa’ya doğru göç ederken bölgedeki Derbent Geçidi’nden geçen Türk boylarının soyundan geliyorlardı.

Karabağ Bölgesi 1555’te Amasya Anlaşması ile Osmanlı Devleti’ne katılmış; 1735 İstanbul Anlaşması’yla İran’a bırakılmış, 1805 Gence Anlaşması ile Çarlık Rusya’sının hâkimiyetine girmişti. Bu tarihten sonra Ruslar Kafkasya’da güneye doğru indikçe Müslüman halk güneyde, Hıristiyan halk ise Ruslara sığınmak üzere kuzeyde toplanmaya başladı.

MAVERÂ-YI KAFKAS FEDERASYONU

1917 yılında Rusya, Bolşevik Devrimi’ni takiben Birinci Dünya Savaşı’ndan fiilen çekildiğinde, Güney Kafkasya’da üç önemli siyasi güç vardı. Bunlar Gürcülerin Sosyal Demokrat Menşevik Partisi, Azerilerin Müsavat Partisi ve Ermenilerin Taşnaksütyun’u idi. Hepsi Bolşevik karşıtı olan bu üç hareket, 24 Kasım 1917’de, merkezi Tiflis olan Maverâ-yı Kafkas Federasyonu’nu kurdular. Ancak federasyon, Osmanlı ordularının bölgedeki harekâtları ve Bolşevik Rusya’nın savaştan hukuken çekilmesini sağlayan 3 Mart 1918 tarihli Brest-Litovsk Anlaşması’nın ardından dağıldı ve yerine Gürcistan, Azerbaycan ve Ermenistan cumhuriyetleri kuruldu.

Nisan-Aralık 1920 arasında, Lenin ve Stalin’den Kafkasya’yı Bolşevikleştirme emrini alan Kızıl Ordu, bu bağımsız cumhuriyetleri tarihe gömdü. 1921 yılında Türkiye sınırındaki Nahçıvan, Azerbaycan Sovyet Cumhuriyeti’ne bağlı özerk (otonom) bölge olarak tanımlanırken, Dağlık Karabağ da Ermenistan Sovyet Cumhuriyeti’ne bağlanmıştı. Ancak sadece üç hafta sonra Dağlık Karabağ bu sefer Azerbaycan’a bağlı özerk bir bölge olarak tanımlandı. Dahası bölgenin sınırları çizilirken, Dağlık Karabağ’ın Ermenistan’la fiziki ilişkisini kesmek için Laçin bölgesi Azerbaycan’a bırakılmıştı. Bu tarihte bölgenin nüfusu 160 bin civarındaydı ve ezici bir bölümü (bazı kaynaklara göre %80’i, bazılarına göre %95’i) Ermeni idi. Geri kalan nüfus Türk, Kürt ve diğer etnik gruplardan geliyordu. (Bölgede 1923-1929 arasındaki Kızıl Kürdistan yönetimi için bk.: http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse_hur/kurd_federasyonundan_mahabad_cumhuriyetine-1144807

MOSKOVA’NIN KÖTÜ SINAVI
Konu yıllarca uykuda kaldı. Stalin’in ölümünden (1953) sonra milliyetler meselesine daha yumuşak yaklaşan Kruşçev döneminde Ermeniler Dağlık Karabağ’ın Ermenistan’a ya da Rusya Federasyonu’na bağlanması talep ettiler, fakat dilekçelerine cevap bile alamadılar. Moskova, 1966 yılında ve 1967’nin ilk yarısı boyunca, Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki tartışmalarda sadece izleyici olmayı seçtiyse de 1967 yılının ağustos ayında Dağlık Karabağ’da bir Ermeni çocuğun bir Azeri tarafından öldürülmesi, Azeri yetkililerin katili cezalandırmakta gönülsüz davranması, bunun üzerine çocuğun ailesinin de katili öldürmesiyle patlak veren olaylara Kızıl Ordu aracılığıyla müdahale etmek zorunda kaldı. Daha sonra Ermenistan Dışişleri Bakanı olacak Jon Kirakosian’ın konuyu Moskova nezdinde sürekli gündeme getirmesine rağmen SSCB’nin 1977 tarihli yeni Anayasası’nın 87. maddesiyle Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan’a bağlılığı tekrar teyit edilince Ermenilerin umudu bir kez daha söndü.

1985’te ‘Glasnost’ (Şeffaflık) ve ‘Perestroyka’ (Yeniden yapılanma) diyen Mihail Gorbaçov’un iktidara gelmesi Dağlık Karabağ Ermenilerini yeniden harekete geçirdi. 1987’de 75 bin imzalı bir dilekçe Gorbaçov’a gönderildi. 20 Şubat 1988’de Dağlık Karabağ Özerk Bölge Sovyet’i Azerbaycan’dan ayrılarak Ermenistan’la birleşme isteğini taraflara bildirdi. Bu amaçla Erivan’da 200 bin kişinin katıldığı büyük bir miting yapıldı. Ancak Moskova talebi duymazlıktan geldi, daha doğrusu Komünist Parti Siyasi Bürosu’nun iki üyesi “Ermeni milliyetçiliğindeki tırmanışın ilerde ciddi sonuçlar doğuracağı yolunda bir rapor hazırladı. Ancak, raporu hazırlayanlar Azeri milliyetçiliğindeki tırmanışı gözden kaçırmışlardı.

1988 SUMGAİT KATLİAMI

27 Şubat 1988’de, Bakü’nün 35 km. kuzeybatısındaki, 19 bin Ermeni’nin yaşadığı Sumgait şehrinde, Azerilerden oluşan 200-300 kişilik bir güruh Ermenilere saldırdı ve resmi kaynaklara göre 26 Ermeni ile 6 Azeri öldü. Gayri resmi kaynaklara göre ölü sayısı en az 300’dü. Sayıyı 500’e kadar çıkaran kaynaklar da vardı. Ermenilere ait evler talan edildi. Bütün bunlar olurken bölgenin esas hâkimi Sovyet yetkilileri, askeri güçleri sadece izleyici konumunda kalmıştı.
Olaylar yatıştıktan sonra, Azerbaycan’da yaşayan 300 bin civarında Ermeni, Rusya Federasyonu ve Ermenistan’a göç ederken, Ermenistan’da yaşayan 250 bin civarında Azeri de Azerbaycan’a doğru yola çıktı. Azeri tarafı Sumgait olaylarını Ermenistan’ın Gorus-Kafan bölgesindeki Azerbaycanlıların zorunlu şekilde göç ettirilmesinin yarattığı tepkiyle açıklamaya çalıştı. Ayrıca Grigoryan adlı bir KGB ajanının kışkırtıcı rol oynadığı iddia ettiler. Yaklaşık 60 yıllık sosyalist deneyimin milliyetçilik hastalığına çare olmadığı iyice anlaşılmıştı.


1990 BAKÜ KATLİAMI

7 Aralık 1988’de, Ermenistan’da 28 bin kişinin ölümüne neden olan büyük depremden yaklaşık bir ay sonra, Moskova durumun vahametini anladı ve Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi’ni kendisine (merkeze) bağladı. Ancak, Azerbaycan’dan gelen baskılar üzerine (Eylül ayında Bakü’de 800 bin kişinin katıldığı bir miting yapılmıştı) tekrar fikir değiştirdi ve 28 Kasım 1989’da yönetimi yeniden Bakü Hükümeti’ne devretti. Bakü’de sevinç gösterileri sırasında Ermeni heykelleri yıkıldı, Ermenilerin anısına verilmiş sokak isimleri değiştirildi. Merkezi hükümetin bu gelgitleri bölgenin zaten bozuk olan kimyasını iyice bozdu. Bunun üstüne tüy diken olay, 13 Ocak 1990 Bakü’de 60 Ermeni 6 Azeri’nin ölümüyle biten olaylar üzerine 19 Ocak 1990’da Kızıl Ordu’nun olağanüstü hâl ilan ederek Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi’ne ve Bakü’ye (karadan, havadan ve denizden) harekât düzenlemesi oldu. 17 bin askerin katıldığı harekâtın amacı, Azerbaycan’ın başına Moskova yanlısı Ayaz Muttalibov’u geçirmekti, nitekim öyle oldu. Bunlar olurken sokak çatışmalarında yüzlerce kişi öldü. Bakü’de ölenler yüz binlerin katıldığı bir cenaze töreni ile defnedildikten sonra, Bakü’deki Ruslar ve Ermeniler şehri terk etmeye başladılar. Ermeniler de kendi bölgelerindeki Azerileri (ve Kürtleri) göçe zorlayınca her iki bölge etnik açıdan biraz daha ‘homojenleşti’.


1992 HOCALI KATLİAMI
Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından 25 Ağustos 1990’da Bağımsızlık Bildirgesi’ni onaylayıp seçimlere giden Ermenistan’da, devlet başkanlığını Karabağ Komitesi’nin en popüler üyesi Levon Ter Petrosyan kazandıktan sonra, Ermenistan siyasetini esas olarak Dağlık Karabağ hassasiyetleri tayin etmeye başladı. Elbette 30 Ağustos 1991’de bağımsızlığını ilan eden Azerbaycan’da da durum farklı değildi. Ancak Muttalibov, Dağlık Karabağ’ı doğrudan Bakü’ye bağladığını açıklayınca, Dağlık Karabağ Ermenilerinin cevabı Eylül 1991’de bağımsızlık ilan etmek oldu.

Azerbaycan aynı anayasanın 78. maddesine referans vererek, tarafların onayı alınmadan iki Sovyet cumhuriyetinin sınırının değişemeyeceğini ileri sürdü. Bu arada hem Muttalibov iktidarını yıpratmak hem de Dağlık Karabağ konusundaki tarihi iddiaları yaşama geçirmek için radikal Azeri milliyetçisi Ebulfeyz (veya Ebulfez) Elçibey’in adamları bölgede örgütlenme ve kışkırtma eylemlerine hız vermişlerdi. Elçibey 1990’dan beri 500 silahlı adamı ile Ağdam’da yaşıyordu ve Dağlık Karabağ’ın başkenti Stepanakerd’i (eski Hankend) ablukaya almıştı. Şehir eski Sovyet Kristal ve Grad füzeleriyle sürekli taciz ediliyordu. Ermeni milislerin ise iddialara göre Suriye’nin Bekaa vadisinde eğitiliyorlardı. SSCB Aerflot uçakları Halep-Erivan seferlerinde Ermeni milisleri ve silahları taşıyordu. (Türkiye’deki milliyetçi çevreler bu hattın Türkiye’nin izniyle açıldığını belirterek Demirel hükümetini suçlayacaklardı.) Yine Azerilere göre eski Sovyet ordusunun 4. ve 7. alayları Ermenilere yardım ediyordu. Sonunda kiminin arzu ettiği, kiminin korktuğu oldu: Gözü kararmış milliyetçi liderlerin uzlaşmazlığı, zaten bir kıvılcıma bakan toplumları birbirine düşürdü. 24 Şubat 1992 günü Ermeni milisler, Sovyetlerin ‘bölgede jandarmalık ve arabuluculuk yapmaktan’ vazgeçtikten sonra geride kalan 366 Motorize Piyade Alayı’nın zırhlı araçları, askerleri ve kurmay heyetiyle birlikte (komutanları olmadan) Stepanakerd’i kuzeyindeki Azeri yerleşimi Hocalıyım (Hocalı) kuşattılar. 6-7 bin Azeri’nin yaşadığı şehir, yüksekte olduğu, Karabağ’daki tek hava alanına sahip olduğu ve demiryolu da geçtiği için stratejik öneme haizdi. Hocalı-Ağdam, Şuşa, Eskeran, Stepanakert yolu bölgenin can damarıydı.


Hocalının Ermeni milisleri tarafından kuşatılması şehirde paniğe yol açmıştı. Ermeniler halka şehrin doğusundan çıkma izni vermişlerdi, buradan gidenlere müdahale edilmeyecekti. Ancak Elçibey’in kontrolündeki milisler Azerilerin şehri terk etmesini istemiyordu. Çünkü boşalan şehri Ermenilerin işgal etmesi çok daha kolay olacaktı. Ancak, halk 26 Şubat günü panik içinde şehri terk etmeye başladı. Ne olduysa bu kaçış sırasında oldu. Başlangıçta kaosa rağmen çıkış mümkün gibi görünüyordu. Ama birden silahlar patladı ve ortalık kan gölüne döndü. Çatışma bittiğinde, Ermeni milisler, Azeri milislere bölgeye girme ve ölülerini alma izni verdiler. Aynı amanda bölgeye uluslararası insan hakları örgütleri de geldi.
Yıllarca, ilk ateşi kimin açtığı, neden sivillere ateş açıldığı, ölü sayısının ne olduğu tartışıldı. Azeri ve Ermeni taraflarının dışında konuya dahil olan uluslararası kuruluşlar da vardı. Her birinin olayı anlatışı, sorumluluğu yüklediği taraf, verdiği ölü sayısı farklı oldu.


AZERİLERİN İDDİALARI
Örneğin katliamın yaşandığı 26 Şubat günü Azerbaycan İçişleri Bakanlığı Sovyet İnterfaks ajansına olayı ‘etnik temizlik’ olarak tanımladı (o günlerde ‘soykırım’ terimi kullanılmamıştı) ve Azeri ölü sayısını 100, yaralı sayısını 250, kayıp sayısını 300 olarak açıklamıştı. Daha sonra, Azerbaycan yetkililerinin de kabul ettiği Helsinki Watch raporuna göre 181 (130 erkek, 51 kadın, 13 çocuk) sivil ölmüştü. Kaç askerin öldüğü raporda yer almıyordu. 300 kadar da rehin olduğu iddia ediliyordu. Mart ayında Azeri yetkililer ölü sayısını 1.234 olarak verdiler, haziran ayında 927’ye indirdiler. Nihayet Azeri tarafı dünyaya 106 kadın ve 83 çocuğun da bulunduğu 613 Azeri sivilin öldüğü ilan etti. İddialara göre bunların bir kısmı işkencelerle öldürülmüş, organları kesilmişti. Ayrıca 1.275 kişi esir alınmıştı, 150 kişinin de akıbeti bilinmiyordu.

Azeri milislerin Hocalının intikamı için Maragha köyündeki 45 Ermeni’yi öldürdükleri Nisan ayında, Azerbaycan’ın sabık Cumhurbaşkanı Ayaz Muttalibov, Ermenilerin halka çıkış hakkı tanıdıktan sonra ateş etmesinin mantıksız olduğunu, çıkışı katliama dönüştürenlerin kendisini devirmeye çalışan Elçibey’in milisleri olduğunu ileri sürdü. (Bu tarihte Hocalı Katliamından sorumlu tutularak mart ayında istifaya zorlanmıştı yerini Yakup Mamedov almıştı.) Ancak eleştiriler üzerine ‘sözlerinin Ermeniler tarafından tahrif edildiğini’ belirtti. İddiasına göre, o cümleler, olayların ardından görüştüğü Sovyet yetkili Arthur Mıkhıtaryan’a aitti, kendisini sadece aktarmıştı! Hocalı Muhtarı Mamedov da “Azeri liderler sürekli bize durun, bekleyin, gelip sizi kurtaracağız dediler ama gelmediler, bizi yalnız bıraktılar” dedi.

2005 yılında Azerbaycanlı gazeteci Eynulla Fatullayev, daha çok Ermeni tanıklara dayanan ve Ermenileri aklayan bir rapor yazdı. Ona göre sivil ölümlerine, Muttalibov’u devirmek isteyen Elçibey’in milisleri neden olmuştu. Nitekim, Fahmin Hacıyev adlı bir milis şefi, Hocalıdaki ölümlerden sorumlu tutularak 11 yıl hapis yatmıştı. Ancak Fatullayev bu raporu yüzünden ‘vatana ihanet’ten mahkemeye verildi, 8 yıl hapis ve ağır para cezasına çarptırıldı. Ancak uluslararası baskılar sayesinde cezası affedildi.

ERMENİLERİN İDDİALARI

Ermenilere göre ‘serbest koridordan gidenlerin arasına Elçibey’in milisleri de karışmıştı. Bunu fark eden Ermeni milisler Azeri milislere ateş açmış, Azeri milisler bu ateşe karşılık vermişti. Sivil halk da Ermeni ve Azeri milislerin karşılıklı ateşi arasında kalmıştı. Ermenilere göre, Elçibey’in milisleri, olayın çapı büyüsün diye sadece Ermenileri değil, Azerileri de öldürmüşlerdi. Böylece olay bir katliama dönüşmüştü. Benzer açıklamayı Human Rights Watch da yapmıştı. Ancak onlara göre ilk ateşi Ermeni tarafı açmıştı, dolayısıyla sorumluluk onlardaydı.

Ermenilerin suçlu olduğunu kabul eden yöneticiler de oldu. Örneğin ASALA militanlarından Monte Melkonian’ın kardeşi yazar Markar Melkonian kardeşinin ölümünden sonra yazdığı kitapta Arabo adı verilen milis gruplarının sivilleri izlediği ve yakaladıklarını bıçakladıklarını anlattıktan sonra “Bugün Sumgayıt pogromunun 4. yıldönümüne yaklaşıyordu. Hocalı stratejik bir hedefti, ancak aynı zaman da bir intikam eylemiydi…” demişti. Uzun süre Ermenistan Savunma Bakanlığı ve Güvenlik Konseyi Başkanlığı yapan Serge Sarkisyan, İngiliz yazar Thomas De Waal’a Azerilerin Hocalı olayını “abarttığını” söylemiş ve “Hocalıdan önce, Azerbaycanlılar bizim şaka yaptığımızı sanıyordu, Ermenilerin sivil topluma karşı el kaldırmayacaklarını sanıyorlardı. Biz bunu (stereotipi) kırmayı başardık. Ve olay işte bu…” diye övünmüştü.

ULUSLARARASI KURULUŞLARIN YORUMU

1994 yılında yayımlanan Human Rights Watch (İnsan Hakları İzleme Örgütü) raporuna göre, Ermeni milislerin Hocalı’ya yönelik ablukası ve halkı şehirden gitmeye zorlamasıyla başlayan sürecin katliama dönüşmesinde ilk sorumlu Ermenilerdi. Ancak ölü sayısının artmasında, sivil halkın arasına karışan Azeri milislerinin açtığı ateşin rolü vardı. Ayrıca aşırı soğuklar yüzünden donarak ölenler de vardı. Bu konudaki kitabı 2004’te yayımlanan İngiliz yazar Thomas De Waal da Ermenilerin katliam yapmayı planlamadıklarını ancak ilk ateşten sonra Ermeni milislerin katliam yapmak için ellerinden geleni artlarına koymadıklarını örneklerle anlatıyordu.

2013 yılında ABD’de yayımlanan Memorial/İnsan Hakları Savunma Merkezi ise, sivil ölümlerinin artmasına Azeri ve Ermeni milislerinin karşılıklı ateşinin neden olduğu ancak ilk ateşi Ermeni tarafının açtığı tekrarlanacaktı.

Bütün bunları değerlendirince, Hocalı’da yaşanan korkunç olayların, SSCB yöneticilerinin en iyi ihtimalle basiretsizliği, en kötü ihtimalle kasıtlı kışkırtıcılıkları, iki tarafın radikal milliyetçilerinin, toplumları birbirine düşüren tavırları sonucu ortaya çıkan irili ufaklı etnik temizliklerden, katliamlardan en geniş kapsamlı olanı olduğu görülüyor. Katliamların esas sorumlusu Ermeni milisleri iken, sivil ölümlerinin artışında Azeri yöneticilerin ihmalleri, Azeri milislerin siviller arasına karışıp Ermeni milislere ateş açmasıyla ilgili olduğu iddiaları inandırıcı görünüyor. Öldürmelerin bir bölümünün korkunç işkencelerle olduğu iddialarının doğru olma ihtimali elbette var. Ancak bugün Azeri çevrelerinin, böylesi korkunç bir öldürmenin faili olarak sundukları Ermeni doktor Zori Balayan (ki güya yazdığı bir kitapta 13 yaşında bir erkek çocuğun derisini canlı canlı yüzdüğünü anlatıyordu), kendisine atfedilen bu kitabı yazmadığını, kitabın tamamen uydurma olduğunu ileri sürmüştü. (Konuya dair Ayşe Günaysu’nun yazısını şu linkte bulabilirsiniz: Okumak için tıklayın)

TÜRKİYE’NİN TAVRI

Hocalı’da yaşananlar Türkiye gazetelerine ‘tahliye’, ‘çatışmalar’, ‘kayıplar’ gibi mutedil terimlerle geçmişti. Ölü sayısı verilmediği gibi ‘katliam’ falan da denmiyordu. Sayı konusunda Azerilerle uyumlu olarak 28 Şubat’ta 100’den başlayarak 3 Mart’ta 1000’e kadar çıkılmıştı. RP Milletvekili Hasan Mezarcı ise bunları az bulmuş, “5.500 kişi kayıp” demişti. DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit olayı ‘soykırım’ olarak niteleyen ilk kişi oldu. Ancak parti liderleri ve basın ‘katliam’ demeye devam etti. ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz da Ecevit’ten geri kalmamak için olsa gerek “gerekirse bölgeye asker kaydırılsın” diyerek müdahale kışkırtıcılığı yapıyordu. Dışişlerinde bu seçenek görüşülmüş ancak Türkiye’nin müdahalesi için hiçbir dayanak olmadığı anlaşılmıştı. Ankara’nın dikkatini çeken bir husus da Azerbaycan Devlet Başkanı Haydar Aliyev’in kapalı kapılar arkasında Ermeni tarafıyla görüştüğüydü. Bütün bunlar bir araya getirildi ve kamuoyuna “Azerilerin müdahale talebi yok, sadece sesimizi dünyaya duyurun yeter diyorlar” türü açıklamalar yapıldı. Ama basın olayı, kâh 1915’le, kâh Bosna’yla, kâh Kuveyt’le kâh Kıbrıs’la, kâh Nahçıvan’la ilişkilendirerek halkı Ermenilere karşı mevzilendirmeye devam ediyordu. Bu ortamda Ermeni Patrikhanesi tarafından Erivan’a gönderilen yardım malzemesinin ‘eksik evrak’ gerekçesiyle engellenmesi çok az kişinin dikkatini çekti. Türk kamuoyuna hiç yansımayan ise, Ağdam’a doğru kaçanlar arasında Türk subaylarının da olmasıydı. “Şimdi erken ama ilerde Türkiye ile konfederasyon kurabiliriz” diye ‘havuç politikası’ uygulayan Elçibey’e yardım için Türkiye’den gönderildiği anlaşılan bu subaylar, sorgularında gönüllü olarak Azerbaycan’a geldiklerini iddia etmişlerdi. Elçibey’in önce Türklerle sonra da Batı’yla yakınlaşması Rusları doğal olarak Ermenilere yaklaştıracaktı. 

MİNSK GRUBU’NUN KURULMASI

Hocalı katliamı o güne dek birbirine düşman çetelerin çatışması şeklinde süren Dağlık Karabağ uyuşmazlığında bir dönüm noktası oldu. Bu tarihten sonra artık çetelerin değil ulusal orduların savaşı söz konusuydu. Çatışmalar sürerken, 24 Mart 1992’de Helsinki’de toplanan Avrupa Güvenlik ve İş birliği Konferansı (AGİK, sonra AGİT) Dışişleri Bakanları Konseyi, Dağlık Karabağ sorununun çözümü için Beyaz Rusya’nın Minsk kentinde bir konferans düzenlenmesine karar verdi.


‘Minsk Grubu’nun katılımcıları Ermenistan, Azerbaycan, Almanya, ABD, Beyaz Rusya, İsveç, İtalya, Fransa, Rusya, Türkiye Çek ve Slovakya Federal Cumhuriyeti olacaktı. Ancak 8 Mayıs’ta Ermeniler Rusların perde arkası katkısıyla bölgenin en stratejik kenti olan Şuşa’yı; yaklaşık 10 gün sonra da Dağlık Karabağ’ı Ermenistan’dan ayıran Lâçin’i işgal edince dengeler Ermeniler lehine değişti. Azerbaycan’da haziran ayındaki seçimlerde Cumhurbaşkanı Yakup Mamedov’un yerini ‘Türk dostu’ Elçibey aldı. Elçibey, Ekim 1992’de Dağlık Karabağ Ermenilerine ‘kültürel özerklik’ vererek barışı kısa sürede tesis edeceğini umduysa da Ermenistan Devlet Başkanı Levon Ter Petrosyan, Dağlık Karabağ milliyetçiliğinin ağırlığı altında ezildi ve barış yapma iradesini gösteremedi. Dahası, Ermeni Ordusu, Mart 1993’ten itibaren Kelbecer, Akdere, Ağdam, Füzili, Cebrayil, Kubatlı ve Terter’i işgal etti. Elçibey, Azerbaycan’ın toprak kayıpları ile Dağlık Karabağ ve işgal bölgelerinden kaçan (Azerice ‘kaçkınlar’) 1 milyonu aşkın kişinin barınma ve beslenme sorunlarını halledemediği için muhalefet lideri Suret Hüseyinov tarafından ağır şekilde eleştirildi. İkili çatışırken, aradan sıyrılan ‘Moskova yanlısı’ Haydar Aliyev (bugünkü Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev’in babası), Temmuz 1993’te Elçibey’i Azerbaycan’ı terk etmeye zorladı. Haydar Aliyev’in ilk işi Azeri Ordusu’nu eğiten 1.600 Türk subayının görevine son vermek oldu. Ardından Rusya ile ilişkileri yeniden yoluna koydu.

HOCALI’YA AD VERMEK

Elçibey, 2000 yılında, Ankara’da öldü. Haydar Aliyev’in halefi İlham Aliyev görünüşte Rusya ile Türkiye arasında denge politikası sürdürdü ama esas olarak ülkesinin çıkarlarını önde tuttu. Dağlık Karabağ, Azeri ve Ermeni milliyetçiliklerinin dinamosu olmaya devam etti. Sumgayıt ve Bakü katliamları Ermeniler tarafından, Hocalı Katliamı ise Azeriler tarafından her yıl törenlerle anıldı. Bu anmalar sırasında her iki tarafın milliyetçileri düşmanlıkları bilediler.
Tarafların tezleri ve olayların gelişimini Türkiye gazeteleri hep devletin resmi görüşünün süzgecinden geçirerek aktardıkları için Türkiye kamuoyu nesnel bir görüş geliştiremedi. 2008’den itibaren Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkilerin düzelmesi umudu doğmuştu ama yazının başında sözünü ettiğim olay yaşandı. Türkiye “bir şey yok” dese de Ermenistan “bizi oyalamayın” restini çekti. Kimi asırlık kendi tarihsel sorunlarını (1915, Kürt, Kıbrıs, AB) halledememiş Türkiye’nin, Ermenistan’la ilişkileri geliştirmek için iki asırlık Dağlık Karabağ sorununun hallini şart koşması, arabayı atın önüne koymak anlamına geliyor.
Hocalı Katliamı anmalarının Türkiye’ye sirayet etmesi ise insani bir hassasiyet olmaktan ziyade, 1915’in 100. yıldönümü ile ilgili devlet stratejisi ile ilgili görünüyor. Aynen geleneksel olarak 18 Mart’ta yapılan Çanakkale Anmalarının, 24 Nisan’a kaydırılması gibi… Öte yandan Türkiye’de pek çok kişi ve devlet unsurları, resmi tarihçilerin (örneğin Kamuran Gürün) bile “en az 300 bin kişinin şu veya bu şekilde hayatını kaybetmiştir” dediği ‘1915’ trajedisini, bırakın ‘soykırım’ diye adlandırmayı, bazı durumlarda ‘katliam’ terimini bile kullanmaktan kaçınırken (hatta bazıları ‘asıl Ermeniler Türkleri öldürdü’ derken), resmi rakamlara göre 13.806 kişinin öldürüldüğü Dersim Harekatlarına, 111 kişinin öldürüldüğü Kahramanmaraş katliamına bile ad koymaktan kaçınırken, Hocalı’da 613 kişinin ölümüne, tereddütsüz şekilde ‘soykırım’ demesinin ideolojik olduğu açık.(‘Soykırım’ teriminin kapsamı ve tarihçesi için bkz. “1915’e ad ver(eme)mek: Aghed, Medz Yegern, Soykırım”, okumak için tıklayın)

İMAL EDİLMİŞ FOTOĞRAFLAR

Bugün Azeri-Türk cephesinin propaganda savaşında kullandıkları korkunç ölüm görüntülerinin de ilginç bir hikayesi var. Olayların hemen arkasından Rus gazeteci Yuri Romanov’la birlikte helikopterle bölgeye giden Azeri fotoğrafçı Cengiz Mustafayev ilk kez 28 Şubat’ta bazı çekimler yapmıştı. Mustafayev 1 Mart’ta bölgeye tekrar gitmişti. 2 Mart’ta da uluslararası basından bir grup bölgeye götürülmüş ve Azeri propagandası başlamıştı. Ermeni tarafına göre Mustafayev’in ilk çekimlerini gören kişiler bugün propaganda sitelerinde yer alan sahneleri o tarihte görmediklerini söylüyorlardı. (Nitekim o döneme ait Türkiye gazetelerinde bugün gördüğümüz fotoğraflara kadar korkunç fotoğraflar yoktu.) İddiaya göre Azeri yöneticilerin yönlendirmesiyle Mustafayev, ikinci ziyaretinde ölü bedenlere bazı müdahaleler, rötuşlar yaparak bugün görende dehşet uyandıran fotoğrafları “imal etmişti”. Zaman içinde ‘Hocalı albümü’ büyüdükçe büyüdü.

Gerçekten de bugün çeşitli internet sitelerinde yer alan korkunç fotoğraflar arasında neredeyse yüz yıllık iskeletler, kolaj olduğu anlaşılan fotoğraflar, Nazi toplama kamplarından sahneler, Karabağ’ın başka bölgelerinde yaşanan olaylara, 1978 Kahramanmaraş Katliamı’na,1983 Erzincan Depremi’ne,1998-1999 Kosova Savaşı’na dair fotoğraflar, hatta ve hatta 1922’de Tiflis’te suikasta kurban giden Cemal Paşa’nın musalla taşı üzerindeki ünlü fotoğrafı bile var. Cengiz Mustafayev, 15 Haziran 1992’de Eskeran yakınlarındaki çatışmaları filme çekerken öldüğü için bu konudaki gerçeği öğrenmek mümkün olmadı. Bu sürecin ve fotoğrafların imal edilmiş olduğuna dair Ermeni iddiaları, Türkçe hariç çeşitli dillerde şu sitede kanıtlanmaya çalışılıyor: http://www.xocali.net / Fotoğrafları inceleyerek kendiniz bir karara varabilirsiniz. Fotoğrafların gerçek kaynaklarını bulmakta Google Image programı yardımcı olacaktır.

Özet Kaynakça: Değişen Dünya Düzeninde Kafkasya, Derleyen: Okan Yeşilot, Kitabevi Yayınları, 2005; Pınar İpek, “Azerbaijan’s Foreign Policy and Challenges for Energy Security, Middle East Journal, Vol. 63, No. 2 (Spring, 2009): 229-239; Svante E. Cornell, Small Nations and Great Powers: A Study of Ethnopolitical Conflict In The Caucasus, Ricmond, Surrey: Curzon, 2001; R. H. Dekmejian, “Soviet-Turkish Relations and Politics in the Armenia SSR,” Soviet Studies, Vol. 19, no. 4 (April, 1968): 510-525; The Karabagh File, Documents and Facts on the Mountainous Karabagh 1918-1988, Yayına Hazırlayan: Gerard Libaridian, The Zoryan Instutute, 1988; Thomas de Waal, Black Garden, Armenia and Azerbaijan Through Peace and War, 10th Year Anniversary Edition, Revised and Updated, NYU Press, 2013; Human Rights Raporu, “Azerbaijan: Seven Years of Conflict in Nagorno-Karabakh”, 1994, http://www.hrw.org/reports/pdfs/a/azerbjn/azerbaij94d.pdf, Milliyet Gazetesi (İnternet) Arşivi, özellikle Moskova muhabiri Cenk Başlamış’ın haberleri.

Kaynak: http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse-hur/26-subat-1992-gunu-hocalida-neler-yasandi-1298412/