Kitap Adı: Lazistan’a Yolculuk
Yazar: Nikolay Marr
Sayfa Sayısı: 121
Yayınevi: Aras Yayıncılık
Rusça Aslından Çeviren: Yulva Muhurjishi
Değerlendiren: 1918
Türkçesi “Lazistan’a Yolculuk” ismi ile yayınlanan bu kitabın değerlendirmesini öncelikle çeviride uygulanan isim değişikliği ile ele almak hatalı olmayacaktır. Değerli Gürcü dilbilimci Marr tarafından “Türkiye(yahut Türk) Lazistanı’na Yolculuk (Iz poezdki u Turetskiy Lazistan)” ismi ile kaleme alınan bu seyahat yazıları Aras Yayıncılık ve Muhirjishi tarafından “Lazistan’a Yolculuk” ismi ile çevrilip yayınlandı. Bu isim tercihi daha kitabın kapağını açmadan okuyucuyu düşündürüyor.
“Ermeni halkının ölümle yüzleştiği günlerde, özellikle 1916’da , Marr’ın gayretleri sayesinde Ermeni kültürüne ait birçok eser kurtarıldı. 1931’de Lenin Nişanı ile ödüllendirildi. 20 Kasım 1934’te St. Petersburg’da hayatını kaybetti” Sayfa 10.
“1917 Ekim Devrimi’ne kadar bölgede(Ani Kenti Harabeleri) devam eden arkeoloji kazıları, 1918 yılına gelindiğinde Türk ordusunun bölgeye yaklaşması nedeniyle durma noktasına gelir. Ortaya çıkarılan eserlerin bazıları Erivan’a götürülse de birçoğu mecburen kazı alanında bırakılır. 1922 yılında bölgeyi tekrar ziyaret eden Ardashes Vruir, notlarında kazı alanındaki eserlerin yağmalandığını ve yok edildiğini belirtir.” Sayfa 12.
Harabe haline getirilmeden önce kadim Ani kenti kazılarını yönetmiş ve buradan pek çok eseri kurtarabilmiş olan Marr’ın dilbilimle ilgili semitik köken teorilerinin artık bir geçerliliği olmasa da, Marr, yöntemsel katkıları ile hem döneminin hem de geleceğin önemli bilim insanlarından olarak anılmayı hak eden bir konuma yerleşmiştir.
“Çalışmalarının sonucunda Marr, Lazistan seyahatine kadar iki lehçe olarak düşündüğü Lazca ve Megrelcenin birer dil olduğunu kabul eder… …Çalışmaları esnasında Marr’ın dikkatini çeken bir nokta, Türkçenin Lazca üzerindeki etkisinin daha fazla olduğu yönündedir. Marr’a göre Türkçe konuşmayan bir Laz bulunmamaktadır ve her Laz, ana dillerinden öte Türkçeyi daha iyi konuşmaktadır. Seyahati sırasında en temiz dili köyde yaşayan kadınların kullandığını ve eski gelenekleri de bu kadınların devam ettirdiğini belirtir.” Sayfa 20.
“Lazistan’a yaptığım yolculuğun temel amacı, Gürcüce ve Megrelceden mümkün olduğunca arınmış bir Lazcayı araştırmak oldu.” Sayfa 32.
Marr; Zan ve Kartvel dillerinin reddedilemeyecek bir biçimde aynı kökenden geldiğini netleştirmekle birlikte bu dillerin farklı diller olduğunu da ifade etmektedir. Lazca, Megrelce ve Gürcüce’nin sınırlarını olabildiğince net çizen Marr, bu sınırları ortadan kaldırma girişiminde bulunanlara da 100 yıl öncesinden açık bir sınır çiziyor. Ancak şunun altını çizmekte fayda bulunmaktadır; Marr’ın amacı Kartvelofobik bir yaklaşımla Lazca’yı Gürcüce’den ayırmak değil, Lazcanın Gürcüceden farkını ortaya koyarak özelde Kartozan dillerde genelde ise Yafetik dil teorisindeki araştırmalarında derinleşmek idi.
“Ayrıca Bizans etkisinin taşıyıcılarının, Lazların ilk yerleşim yerlerinden gelen ve Gürcü Kilisesi’ni kurmak isteyen Gürcüler oldukları anlaşılmaktadır. Genel olarak doğu Gürcistan üzerindeki Bizans etkisini, Bizans ile doğrudan etkileşim halinde olan Lazlar ve Megrellerin, yani Çanlar ve İberyalıların tetiklediği söylenebilir. Lazlar ve Megreller, bir yandan Yunanca’dan etkilenmeleri, diğer yandan Gürcüce ile akraba olan bir dil konuşmaları itibarıyla Bizans Kilisesi’nin etkisini Gürcistan’a yayma ve özellikle kilise edebiyatına ait el yazmalarını Yunanca’dan Gürcüceye çevirme görevi için biçilmiş kaftandılar. Eski Gürcüce metinlerdeki Laz ve İberya etkisinin ortaya çıkarılması bu görüşe sağlam bir temel kazandırabilir. Bu durumda, Lazların 6. yüzyıla varmadan Hristiyanlığı kabul etmelerinden önce Gürcistan’da Bizans Kilisesinin olası bir etkisinden söz etmek mümkün görünmemektedir. Gerçekten böyleyse, Hristiyanlığı benimsemiş Lazların Gürcistan’daki soydaşlarını yanlarına çekecek kadar kalabalık olmadıkları anlaşılmaktadır.” Sayfa 31-32.
Lazistanlı ve Tao-Klarjetli atalarımız bir dönem Hristiyan Medeniyetinin etki ve inanç sistemini Gürcistan’a taşıyorlarken bugün tarihsel ana vatanımızın en otantik parçasının büyük bir kısmı ciddi tahrifatlar ile karşı karşıya. Tehlike altında olan şey yalnızca mimari kültür mirasının çeşitli bahaneler ile günbegün yok ediliyor olması değil aynı zamanda tarih yazımcılığı alanında da akademik bilgi dünyası tahrif edilmekte ve bölge insanı tarihte hiçbir zaman vuku bulmamış olay ve olgulara inanmak üzere propaganda silahının etkisi altına girmekte.
“Bölgedeki çalışmalarımızın şüpheyle karşılanacağını, toplum ve polis tarafından sorgulanacağımızı düşünmemiştim. Savaş için topografik planlar hazırlamak üzere buraya geldiğimizden ve tebdili kıyafet dolaşan askeri casuslar olduğumuzdan şüphelendiler. Özellikle yaverim ve öğrencim N. N. Tihonov’un üstüne geldiler. Elle tutulur bir gerekçeleri yoktu ama Tihonov’un heybetli görünümü yüzünden yolculuğumuzun amacı hakkında bir çok rahatsız edici soruyla karşı karşıya kaldık, gözümüze bakıp bize inanmadıklarını söylediler ve tehditkar bir şekilde ne zaman çekip gideceğimizi sordular. Tihonov’un Rus değil Yahudi olduğu yönünde sataşmalarda bulundular. Aralarından pek azı bizi gavur diye adlandırmaktan uzak durdu.
Tüm çalışmalarımı herkesin gözü önünde yapmış olmam şüpheleri ortadan kaldırmaya yetmedi. Ramazan ayında, gündüz ya da gece vakti kendi evlerindeymiş gibi odama girerek yatağıma uzandılar, eşyalarımı karıştırdılar ancak ben buna karşı çıkmadım. Onlardan tek ricam benimle Lazca konuşmalarıydı. Ve ben de onlara aynı dilde cevap vermeye özen gösterdim. ” Sayfa 33.
Marr’ın Lazistan gezisi yaptığı bu dönem Osmanlı Coğrafyasında büyük acıların yaşandığı ve daha büyüklerine de gebe olunduğu bir dönem idi. Irkçı İttihatçılık rejimi çoktan bazı acı emellerini gerçekleştirmiş ve tektipleştirme programını devreye sokarak yer isimlerinde de değişiklikler yapmaya başlamış idi. Ve bu dönemde öncelikle Hristiyan nüfusun düşmanlaştırılması sağlanıyor ve Türk olmayan Müslümanlar halife çatısı altında birleştirilerek Hristiyanlara karşı propaganda neticesinde bileniyordu. Müslüman Lazların ve Gürcülerin, Hristiyan olan Megrel ve Gürcülere düşman gözü ile bakmasının zemini hazırlanıyor, Ümmet adı altında Türk ulusu inşa ediliyordu. Böyle bir dönemde büyük riskler alarak Marr’ın bu çalışmayı gerçekleştirmiş olması onun torunları olan tüm Kartozan halklar için büyük bir minnet duygusu yaratmaktadır. O ve Giorgi Kazbegi’nin yapmış olduğu seyahat yazıları bugünkü tahrif edici politikalara karşı gerçek tarihi göstermede bizlere ışık tutmaktadır. Bir Gürcü dilbilimcinin çalışmaları hem Tao-Klarjeti hem de Lazistanın tarih yazımını kurtaracak etkiler yaratmış ve Kıpçak masallarını tüm diğer tarihi belgelerle birlikte yeniden tarihe gömmüştür.
“10 gün sonra artık Lazca konuşabiliyor ve Lazlara ana dillerinde sorular sorabiliyordum. Vakit yitirmeden, Atina vadisinden Lazistanın iç kesimlerine doğru yayan ilerlemeye karar verdim.
11 Eylül’de, N. N. Tihonov ve rehberimiz Ali Reis eşliğinde yola çıktık … … Sözlerinden Türkiye’yi bir monarşi değil, cumhuriyet olarak gördüğü anlaşılıyordu. Rusya’ya geri kalmış bir ülke gözüyle bakıyordu. Sakin bir şekilde, “Türkiye’de özgürlük var,” diyerek endişelerimi gideren Ali Reis, “Kimi iyi yürekli ve zeki buluyorsak bizi yönetmesi için İstanbul’a gönderiyoruz,” diyordu. Toplumsal konularda ise basit bir şekilde düşünüyor ve adeta vaaz veriyordu: “Buradaki her işçinin kendi mülkü var. Herkesin toprağı var. Rusya’da toprak çok olmasına rağmen birkaç kodamanın elinde.” Ruslar hakkında herhangi bir fikre sahip değildi. Rusların Odessa’daki hemşerileriyle “Sis! Sis!” diye dalga geçtiklerini söylüyordu. Bu kelimenin Yunancada domuz anlamına geldiği aşikardı ama o, inatla Rusça olduğunu ve Ruslar tarafından Müslümanları aşağılama amacıyla kullanıldığını iddia ediyordu.” Sayfa 39.
“Askeri amaçlarla burada bulunduğumuza dair şüpheleri ortadan kaldırmayı başardığımızda da bu sefer beni Laz halkını kışkırtmaya çalışan bir Laz olarak göstermeye başladılar. Neyse ki o gün ayrılacaktım.” Sayfa 58.
Gezinin yapıldığı tarih için belki normal karşılansa da günümüzde de Ali Reis’in sahip olduğu cehalet seviyesinin bugün de içinde yaşadığımız toplumda var olduğunu tecrube ediyor olmak bizler için bir üzüntü vesilesi olmaktadır. Kimliğimize ve kültürümüze dair temel haklarımız gasp edilirken, kültür mirasımız yok ve tahrif ediliyor iken bugün de Ali Reis gibi karakterler bazen de oldukça karikatürize edilmiş bir biçimde toplumumuzun içinde yaşamakta. Bu değerlendirme satırlarının ele alındığı yıl(2024) içinde iki Gürcü kilisemiz baraj suları altında bırakılmış, bir diğer kilisemiz(Badzgireti) dozerlenmiş, Gürcü milli marşımız Avrupa Ligi’nde avrupa stadyumlarında ıslıklanmış olmasına rağmen toplumumuz halen eşit haklara, özgürlüklere sahip olduğuna inanmakta ısrar etmektedir. Marr’ın, yalnızca on gün içerisinde Lazcayı konuşabilir hale gelmesi de Lazca ve Gürcüce’yi politik hasetlerle birbirinden tamamen koparmak isteyenlere soğuk duş aldırtacak cinsten bir hakikati gözler önüne bir kez daha sermektedir.
“Bizimle gelmek isteyen daha başkaları da vardı ancak sonunda sabrım taştı ve onlara karşı sesimi yükselttim. Buna rağmen laubali, utanmaz ve yolculuğu burnumdan getirecek olan Hopalı, Laz bir polis memuru son anda felukaya zıpladı. Onun yüzünden Lazca pratik yapamadım, sadece dinlemekle yetindim. Ne zaman bir sohbet başlasa, Hopalı polis memuru lafı Batum’un tavernalarındaki güzel kızlara getiriyordu. Yanındaki 13 yaşındaki kızla cilveleşiyor, açık saçık şiirleri ya da imalarıyla yanında oturan 12 yaşındaki oğlana sataşıyordu.” Sayfa 53.
“Atinalı yaşlı bir Rum ise bölgedeki Rus kadınların sayısının sekiz yüzden fazla olduğunu ve onları kandırarak Rusya’dan getirdiklerini söyledi… …Ortodoksların, rızaları dışında İslamlaştırılmalarına öfkelenen Rumlar, Trabzon’daki Rus konsolostan yardım talep etmişler ancak konsolos kendisine kesin istatistiki bilgiler verilmesini istemiş.” Sayfa 91.
Günlük yaşamda halkın ahlaki tutumlarına dair Marr’ın anlattıkları günümüz Karadenizinin ahlakçı milliyetçiliğini de boşa çıkarmaktadır.
“Şevki Bey şöyle cevap verdi: “lazcayı unutmak mümkün değil. İstanbul’da çok sayıda Laz var ve birbirimizle her zaman Lazca sohbet ediyoruz.” Ne yazık ki Lazca unutuluyordu. Arkabili bir Laz olan kahvehanemizin sahibi Hacı Şahinzade Hamdi Bey, Türkçede ve Gürcücede kendini daha iyi ifade edebildiği için bu dilde konuşmayı tercih ediyordu. Gürcüceyi “Çürüksu dili” (çuruksuli) olarak adlandırmasını ilginç buldum.” Sayfa 56.
Bu sözler söyleneli yüz yıldan fazla zaman geçti ve Şevki Bey’in iliklerine kadar yanıldığı bugün günyüzü gibi bir hakikat olarak karşımızda durmaktadır. Bugün de bu tür gerçekçi olmayan iyimserliklerin Lazca’nın kaybolmasındaki etkenlerden birisi olduğu aşikardır. Hakikatle yüzleşmenin getireceği ağır sorumluluklardan kaçan kitleler ne yazık ki kendi otantik geçmişlerinden de vazgeçmektedirler.
“Bugün Müslümanlaşmış Ermeniler olan Hemşinliler, Lazların güneyinde yaşıyorlar. Güneybatı ve batı kesimlerde Türkler, daha doğrusu Türkleşmiş lazlar, doğuda ve güneydoğuda ise Müslüman Gürcüler ve Gürcüleşmiş Lazlar bulunuyor. Bu bağlamda Rumlaşmış Lazlara değinmeyeceğiz.” Sayfa 68.
“Yarım saat sonra da Xope ya da Xopa’ya (Lazlar Xopa diyordu) vardık. Burada tekrar kaymakam tarafından sorguya çekildik. Kendisi müslüman Rumlardandı.” Sayfa 56.
Karadeniz coğrafyasını özetler bir gerçeklik: Herkesin herkese dönüştüğü coğrafya… Kitabın Lazlar üzerine olması sebebi ile Rum bahsi pek geçmemesine rağmen 100 yıl önce bir realite olan Müslüman Rum ahalinin varlığı bize tarihin tozlu sayfaları arasından göz kırpıyor. Onların torunları bugün kendilerine olmayan bir şeyi yani “Çepni” yahut “Kıpçak” ibaresini yakıştırıyorlar. Zira aslında öteki olduğunu kabullenmek zor bir sosyo-psikolojik olgu.
“Lazlar, kendilerini Jöntürk olarak görüyor. Fevzi Bey’in söylediğine göre hiçbir laz, kendini Türk karşıdevrimine katılacak kadar küçük düşürmez. Jöntürklerin, gericilere -sözde gericiler- karşı tekrar kazandıkları zaferin ardından cezalandırdıkları ya da idam ettikleri arasında hiçbir Laz’ın adı geçmez. Ulus niteliklerini yitirmiş oldukları halde Lazların çoğu ilerici bir ruha sahip. Daha geçen yüzyılın ortasında Lazlar kendilerini bağımsız bir güç olarak görüyordu. İtalyan seyyah Bianchi, Lazları Türklerin Düşmanı olarak tanımlamıştı. Şimdilerde ise bu nefretten eser yok. Genel olarak Lazlar, gerçek birer Türk vatanseveri konumundalar.” Sayfa 95-96.
“Farklı halklarla kurulan sıkı ilişkiler, para kazanma düşüncesi ve Türkiye’nin tüm liman şehirlerine ve diğer bölgelerine olan yoğun göç, Lazların ulusal bilinçlerinin tamamen kaybolmasına yol açıyor. Lazların çoğu anadillerini küçümsüyor, ondan utanıyor ve çoğu zaman bu dili bildiklerini kabul etmiyorlar.” Sayfa 101
“Hopa’da, Laz Alfabesini oluşturmaya çalıştığı için abdülhamid rejiminin baskısında hayli mustarip olmuş faik efendi ile tanıştım. Hapse gönderilmiş, evi aranmış ve tüm çalışmaları, kitapları yakılmış.” Sayfa 102.
“Lazların ulusal kazanımlarını her şeyden çok İslam yok ediyor. Ulemalar Lazları, yeryüzünde sadece 300 yıllık bir geçmişe sahip olduklarını inandırmayı başarmış. Dahası Lazlar, Lazistan sınırları içindeki Hristiyan yapılarının da Megrellere ait olduklarına inanmaktalar.” Sayfa 104.
100 yıl öncesinden ele alınan bu satırlar Laz halkının kültür ve kimliğini yok eden politikaları kimlerin sistematik bir şekilde planlayıp uyguladığını açık bir şekilde ortaya çıkarmaktadır. Yine bu satırlardan Laz etnisinin yok oluş sürecini başlatan ve devam ettirenlerin Gürcüler ya da Gürcistan olmadığını da açıkça görmekteyiz. Hakikat bu kadar açık seçik karşımızda duruyorken Laz halkı arasında Kartvelofobiyi yayan bazı çok amaçlı kişilerin de bir gün makul bir çizgiye dönüşlerini gönülden diliyoruz.
Bu çok kıymetli kitabın değerlendirmesinin son paragrafını kitabın müellifi Marr’a bırakıyoruz:
“Lazlar, yeniden doğuşları için önlerinde uzanan yegane yolu görebiliyor mu, bu yolda devam edebilecek isteği ve gücü kendilerinde bulabiliyor mu? Bu sorunun cevabı gelecekte kesinlik kazanacak. Bugün laz halkı, kültürel dejenerasyon sürecini tamamlamak üzere. Kültürel bakımdan dejenere olmaya yüz tutmuş halklarda kültürel hareketliliğin ya da hakikat arayışında yüksek ideallerin hizmetindeki bilimsel bilginin artması yönünde bir adım atılmasını bekleyemeyiz. Ancak bilimsel bakış açımızı genişletmeye ve mevcut kuramları derinleştirmeye yetecek gücü kendimizde bulabilecek miyiz? Kadim anıt eserlerin el değmemiş bir şekilde derinlerde yattığı, tarihçi Arianus’un dolaştığı bu eski zamanlardan kalma toprak parçasına, günümüz koşullarında, şimdiki coğrafi adlarıyla tanık oldum. Yoksa bu notlar da yine geçmişte kalmış bir seyyaha mı ait olacak?” Sayfa 113.