Kitap Adı: Türkiye Gürcistanı’nda Üç Ay
Yazar: Giorgi Kazbegi
Sayfa Sayısı: 176
Yayınevi: Doruk
Gürcüce Aslından Çeviren: Rıdvan ATAN
Değerlendiren: 1918
Rus Ordusunda görevli Gürcü bir general olan Giorgi Kazbegi tarafından bir seyahatname olarak kaleme alınan bu eser Türkiye Gürcistanı, yani Lazistan ve Tao-Klarceti, hakkında 93 Harbi öncesine dayanan çok önemli teknik ve sosyolojik bilgiler aktarmaktadır. Bölge tarihi çalışırları için; yer adları, mimari eserler, yollar, vergiler v.b. gibi konularda teknik bilgiler aktarmakla beraber, yazarımız, bölgenin sosyolojik, ekonomik ve hatta sosyo-psikolojik durumu hakkında tarihsel bağlamını da dikkate alarak bilgi aktarımı yapıyor. Kitaptaki bilgilerin 93 Harbi öncesi döneme ait olması savaş sonrası değişen bölge yapısının anlaşılmasında ve bugünkü resmi Türk tarih tezlerinin de çürütülmesi açısından önemli bilgi ve tespitler içeriyor.
“Çoruh kıyısı yaşayanları çok temiz bir Gürcüce ile konuşuyorlar. Buradakiler, güzel fiziki görünümleri ve parlak zekalarıyla öne çıkıyorlar. Bu ülke kadim zamandan beri tam bir Gürcü ırkı beşiğini temsil ediyordu ve talihin tüm aksiliklerine rağmen eski soylu değerlerini korudu.” Sayfa 126
“Tam üç asır boyunca 1578 yılından 1878 yılına kadar, Güney Gürcistan, Acara, Şavşat, İmerhev, Ardanuç, Nigali ve Lazistan işgalcilerin elindeydi. Bu dönem tarihimizin henüz yine pek aydınlatamadığı Gürcistan geçmişinin o karanlık dönemidir. Yabancı tarihçilerin yazılarında dönemsel bilgilere rastlıyoruz fakat bu bilgiler o kadar bölük pörçük, o kadar önyargılı ve maksatlı ki, Gürcistan’ın bu tarihi bölgelerindeki günlük yaşam, kültür, ekonomik ve sosyal durum üzerine bize tam bir fikir vermiyor.” Sayfa 15
Ziyaretini 1874 yılında yapan General Kazbegi, Sistematik asimilasyonun 19.yy’ın ortalarından itibaren nasıl uygulandığını açıkça aktarmaktadır. Özellikle din yolu ile Türk adetlerinin ve dilinin baskıcı şekilde Türkiye Gürcistanı’nda yayıldığı anlaşılmaktadır.
“Dediklerine göre, onbeş yıl öncesine kadar, dönemin ve halkın gelenek sürdürücüleri olan yaşlılar, kadınlar ve çocuklar Türk dilini hiç bilmiyorlarmış; şimdi yarım yamalak da olsa kadınlar da biliyor. Eğer Türk otoritesinin Acara’daki 30 yıllık fiili iktidarını göz önüne alırsak Türk dilinin böylesine yayılmasına şaşırmamak mümkün değil.” Sayfa 62
“Artvin merkezde Gürcüce seyrek konuşuluyor; buna karşın arka mahallelerde neredeyse herkes Gürcüce konuşuyor.” Sayfa 119
“17.yüzyılın ilk yarısından itibaren Acara, Türkiye’nin bir eyaleti olarak kabul ediliyor. Muhammedicilik burada 17.yüzyılın sonlarından itibaren yayıldı. Türk hükümetinin gerçek etkisi ise burada sadece 19 yüzyılın başlarında bir yandan ateş ve kılıçla, diğer yandan da Acara beylerinin, özellikle Himşiaşvili ailesi aracılığı ile Acara’ya Türk geleneklerinin getirilmesiyle başladı.” Sayfa 67-68
Seyahatine Yukarı Acara ve Şavşat bölgesinden başlayan yazarın seyahat öncesi hazırlıkları ile ilgili de çok kıymetli bilgiler alıyoruz. 93 Harbinin patlak vermesine birkaç yıl kala bölgede ciddi bir gerginlik, Türk yönetimi tarafından bölge üzerinde ciddi bir baskı ve hassasiyet politikası uygulanmaktadır. Seyahatin başlarında Şerif Himşiaşvili aşağıda belirtildiği üzere gezginin evini terk etmesini istemek zorunda kalır.
“Asya Türkiye’sine, özellikle Rusya ile sınır olan bölgelerine yapılacak yolculuk ve hele ki Rusların yolculuğu tehlikelidir. Komşumuzu her şey tedirgin etmektedir.” Sayfa 29
“Böyle sıkı önlemlere rağmen Şerif Himşiaşvili, geceleri gizli gizli bir şeyler yazan Giorgi’den şüphelendi. Gurieli’ye, “Grigol dayı, eğer Osmanlılar bunu duyarsa babam Ahmet Paşa’ya dedem Selim Paşa Himşiaşvili’ye yaptıklarının daha beterini bana yapar; kellemi keser, evimi barkımı da yıkarlar. Ben bugünden her şeyi hazırlarım. Sizin burada bulunmanız kötü bir olaya sebep olmasın. Yarın sabah erkenden ayrılın buradan. Size bunu söylemek benim için de çok zor ve nahoş bir durum. Farkındayım ama maalesef durum bu” dedi. (Z. Chichinadze. Kazbegi’nin Acara Yolculuğu. Tribuna Gazetesi, 1921 no: 99-100) Sayfa 13
Türk idaresi her ne kadar bölgeyi İslamlaştırma yolu ile bir Türk yurdu haline getirmeye çalışsa da bölge fiili olarak sınırdaki bir sömürge yerleşimi olmaktan öteye gidememiştir. Yani, Merkezi İdare, bölgeden vergi almakta ancak hiçbir yatırım yapmamakta, bununla beraber bölge askeri anlamda dışa karşı sıkı önlemler ile korunmaktadır. Bu bir sömürge tarifi olmakla beraber bölgenin bugünkü yapısında da aslında bu sömürü durumunun devam ettiği görülmektedir. Bölge bugün de yeraltı ve yerüstü kaynaklarının kullanımı için merkezi yönetim ve ülkenin batısının hizmetine sunulmuşken halkın yararına yatırımlar kısıtlı kalmakta ve bölgenin nüfussuzlaştırılma ve kültür mirasının yıkımı politikaları halen devam etmektedir. Sadece Artvin’in %70’den fazlası günümüzde maden ruhsatına açıktır ve Baraj/HES inşaatları nedeni ile Artvin dev bir şantiye görünümündedir. Bu inşaatlar pek çok kültür mirasının yıkımına ya da su altında kalmasına sebep olmaktadır.
“İstanbul hükümeti için Türkiye Gürcistanı daha çok bir gelir (vergi) kaynağıdır ve buradaki tüm yerel yönetim personeli vergilerin zamanında toplanmasını başlıca görevleri arasında saymaktadır. Artık halk da bu düşünceye alışmış ve müdürlerin, kaymakamların ve hükümetin diğer memurlarının Sultan’a vergi toplamak ve toplanan vergilerin kırıntılarından bizzat faydalanmak için buraya geldiklerine inanıyor. Yönetimle halk arasındaki bu anlayış uyumunun sonucu olarak ne adaleti gözeten var, ne yol, okul yapan, hatta ne de kamusal güvenliği sağlayan var; ne de böyle bir istekte bulunan… Hükümetin bu keyfi sorumsuzluğundan şikayetçi olan yok. Halkın değişmeyen tek arzusu ise Sultan’ın vergileri arttırmaması idi. Ancak halkın bu ölçülü isteği de gerçekleşmiyor ve içinde bulunduğumuz yüzyılın başında Acara’ya yüklenen, ancak savaş zamanında Sultan’ın talep edebileceği vergi şimdi zorunlu ödenen vergiler arasına girmiş durumda. Bununla birlikte askerlik zorunlu hale getirildi. Vergiler halen artmaya devam ediyor ve bana göre Sultan hükümetinin ayağını kaydıracak olan kaygan yol da bu icraat olacak.” Sayfa 64
“Şerif Bey bölge ekonomisi için yolların önemini çok iyi biliyor, bu yüzden de Yukarı Acara yollarını geliştirme fikrini tasarladı. Fakat Türkiye hükumeti, stratejik nedenlerden olsa gerek, Şerif Bey’e çalışmalarını sürdürme iznini vermedi. Sağduyulu Bey hükümette bir hoşnutsuzluk yaratmamak için çalışmalarını yarıda bıraktı. Ancak bu kez de halk memnun kalmadı ve son zamanlarda yolların durumu iyice kötüleşti.” Sayfa 58-59
Türkiye Gürcistanı çok etnisiteli bir bölge durumunda olup asli unsurları Gürcü ve Lazlar olmasına karşın kayda değer bir Ermeni nüfusunun da bölgede yaşadığı bilinmektedir. Ve Kazbegi’nin bize aktardığına göre bölge halklarından en kötü durumda olanlar Ermenilerdir. Türkiye Gürcü toplumunda var olan Ermeni karşıtlığının aynı zamanda tarihsel bir karşılığının olduğunu da bu can yakıcı satırlardan okuyoruz.
“Ermeniler çok daha ağır durumdalar, onları Şavşatlılar bile soyuyor. Özellikle Pkhiuri’de yaşayanlar acınacak durumdadır. “Gelen geçen kafamıza vuruyor” diyor bir evin büyüğü. “Biz ise onlara herhangi bir direnç gösteremiyoruz. Bizden para, elbise, ayakkabı, istiyorlar. Bu kötü insanlar, evlerimizden beğendikleri ne varsa hepsini zorla alıp götürüyorlar. Bazen kadınlarımızı bile istemeye cüret ediyorlar” diyor bu yaşlı Ermeni ve gözyaşları içinde bitiriyor konuşmasını… Gerçekten de buralı Ermenilerin sabrı sonsuz. Okrobageti’de, Ardahan’a çalışmaya giden bir Maçahel tayfası sırf ev sahibinin büyük odasında eğlence yapmak istedikleri için gözümüzün önünde bir Ermeni aileyi evinden attı. Buralı Ermeniler, bu gibi durumları büyük bir felaket olarak görmüyor; sabrediyorlar. Olur da , buradan geçen bir Hristiyana rastlarlarsa yüreklerini açıyorlar. Son zamanlarda buralı Katolik Ermenilerin Batum’a ve Akhaltsikhe’ye göç etmeyi neden akıllarına koydukları artık anlaşılıyor. Çoğunluk gözünü Akhaltsikhe’ye çevirmiş durumda ve artık Batum’daki Rus konsolos yardımcısına bir heyet göndermeyi tartışıyorlar aralarında.” Sayfa 98
Yazar, seyahati boyunca gizli ya da açık Hristiyan ailelere rastlamakla beraber İslamlaşmış olan Gürcülerin de Hristiyan geçmişleriyle bağ kurduklarını aktarıyor. İlginçtir ki bölge halkı kiliselere hem saygı hem de korku ile yaklaşıyor ve muhtemel ki nesiller boyu aktarımlanan bir travmanın sonucu olarak kutsal mekan ya da objelerin kendilerini bir şekilde cezalandırdığı hikayeler uydurmaktalar. Travmaların, özellikle de soykırım benzeri travmaların, yarattığı etkilerin nesiller boyu aktarılabildiğini göz önüne aldığımızda psikolojik anlamda bu kitlesel davranış biçimi bölge halkının geçmişine dair hissettiği derin suçluluğu ifade ediyor olabilir. Bununla birlikte, İslamlaşmasına rağmen Müslüman ahalide bazı Hristiyan pratikleri ve bazı obje/yapı/eserlere olan tazim etme davranışı devam etmektedir.
“Hulo ve Shalta harabelerinin kutsallığına yerel halk güçlü bir şekilde inanmaktadır. Bu tapınakların mucizeleri üzerine çok şey anlatılıyor. Evini kilise harabelerinin üzerine inşa eden Şerif Bey’in babası Ahmet Paşa, üç gece üst üste korkunç kabuslar gördüğü için evi bozup başka yere taşımayı düşünmüş. Shalta kilisesi hakkında anlatılan bir olaya göre, birkaç yıl önce iki hoca kiliseyi camiye çevirmeye kalkışmış. Ancak çok geçmeden çıldırmışlar ve vahşi yaratıklar gibi ormana kaçmışlar. Şerif Bey’in bir çobanı kışın koyun sürüsünü kiliseye sokmuş, çok geçmeden iki yüz kadar koyun telef olmuş, çobanın kendisi de boynunu kırmış. Bütün bu ve buna benzer olayları halk, kutsal mekanlara yapılan hakarete karşılık İsa’nın öfkesi olarak açıklıyor.” Sayfa 45
Yazar Lazistan seyahatlerinde Lazların günlük yaşamı ve deniz ile kurmuş oldukları ilişkiye değinmekle beraber Lazlarla ilgili Avrupa’da ya da Rusya’da üretilmiş olan olumsuz vahşi anlatıların ya da efsanelerin yanlışlığını ortaya koyan pek çok izlenimlerini kendisinin de saklayamadığı bir şaşkınlıkla bize aktarıyor. Lazcanın o günkü durumu ve Lazların din ile kurdukları bağa da değinen yazar seyahatini Lazistanın arka sırtları olan ve Gürcülüğün doğduğu topraklar olan Tao/Diaokhi/Taokhi Parkhal vadisi ile sonlandırıyor.