Film Adı: In Bloom
Yönetmen: Nana Ekvtimishvili, Simon Groß
Yapım Yılı: 2013
Değerlendiren: Oscar Moralde
Çeviren: 1918
In Bloom, yazar-yönetmen Nana Ekvtimishvili’nin kısmen 1990’lardaki Sovyet sonrası Gürcistan’ının çocukluk anılarından yola çıkarak çekildi; Ekvtimishvili ve yardımcı yönetmen Simon Groß, bu anıların özünü yalnızca gördüğümüz ve duyduğumuz anlamlarda değil, farklı anlamlarda da yakalıyor. Bu farklı anlamlar, sert kabuklu bir ekmeğin kazınmış kirli dokusunda ve kayıp bir babanın sigara kutusundan gelen tütün kokusunda mevcut bulunmakta ya da bir kızın, mutlu olduğu için değil, ancak o anda hareket etmenin bir zorunluluk olduğu bir düğün sırasında yaptığı dansın kas hafızasında mündemiçtir. Söz konusu kız Eka’dır (Lika Babluani) ve film, Natia’nın (Mariam Bokeria) büyük bir değişimin damgasını vurduğunu bildiğimiz bir anda büyürken, onun ergenlik çağındaki arkadaşlığını ve bağını gösteriyor. Ancak bu Tiflisli kızların günlük yaşamlarında pek çok şey aynı kalıyor gibi görünüyor: Onların, güç durumdaki ve işlevsiz ailelerinin evlerine geçmeden önce, gaddar öğretmenlerle dolu kasvetli okul günlerine ve karışan ekmek kuyruklarındaki gündelik ayrıntılarına tanıklık ediyoruz
Abhazya’daki savaş ve olaylara yapılan göndermeler, filmin sınırlarının hemen ötesindeki uzak bir çatışmaya işaret ediyor; şiddet tehdidi, Natia’ya bir hayranı tarafından kendini savunması için bir tabanca verildiğinde aşikâr hale gelir. “Senin güçlü olmanı istiyor,” diyor Eka arkadaşına ve bu gücün niteliği hikâyeyi yapılandıran skeçlerde ve karşılaşmalarda test ediliyor. Dairelerin ve evlerin klostrofobik iç mekanları, acılı kişisel drama için birtakım aşamalar olabilir, ancak şehrin sokakları dikkate değer. Dolambaçlı sokakları ve gölgeli tünelleriyle, bir yerden diğerine basit bir yürüyüş, tehlikelerle dolu. Ekvtimishvili ve Groß, filmi, günlük hayatın ritmini hissettirirken aynı zamanda kendisinden kaçınmanın zor olduğu durumlarda gerilimi artıran, uzun soluklu bir gerçekçilikle işliyor.
Uzun çekimlerin kullanmasıyla ortaya çıkan olasılıkların engellenmesi, filmde çoğu zaman, doğrudan ya da dolaylı yoldan, şovenizm ithamını ve ataerkil vahşeti desteklemiştir. Bir kadının bir erkek tarafından kaçırılarak utanç, onursuzluk ve şiddet tehdidi altında evlendirildiği gelin kaçırma uygulaması bunun en belirgin örneklerinden biridir. Oyunda böyle bir tehdit varken, genç erkek ve kızlar arasındaki hazırcevap atışmalar ve çatışmalar bile muzip görünmekten uzak olmakla birlikte bu çatışma, başka bir şeye, daha karanlık bir şeye kayma olasılığı ile doludur. Film bir reşit olma hikayesinin ana hatlarını çiziyor, ancak Natia ve Eka’nın hayatlarındaki yetişkinlerin yaşamlarına bakıldığında, böyle bir olgunlaşmayı ancak trajik bir aydınlanma ile anlamak mümkün görünüyor. Bir erkek karakter masadakileri “Tanrı tüm kadınları kutsasın” nidasıyla kadeh kaldırmaya çağırdığında, bu ifade tüm ironisi ile kadına bakışı yansıtmaktadır.
Tüm bu anları iki ana karakterin gücüyle yaşıyoruz; onların dostlukları, hoşgörülü jestlerden ve şakalardan en küçük ayrıntılara kadar her açıdan gerçek hissettiriyor. Lika Babluani’nin Eka rolündeki performansı öne çıkıyor, bununla birlikte; herhangi bir neorealist baş kahraman gibi bakışları hançerimsi. Mütemadiyen dalgın görünüyor ve ifadesinin kayıtsız görüntüsü hem öfke patlamalarının hem de samimi gülümsemelerinin öne çıkmasına neden oluyor. O bir tanık: Film boyunca, bir şeyleri gizliyor gibi görünüyor, bir dansın merkezinde ifade edilen ve kelimelerin söyleyemediklerini ileten bir şeyleri… Bu dans, içsel bir yaşamın dokusuna ve her şeyin aynı kalırken aynı zamanda her şeyin değiştiği bir anla boğuşmaya dair ipuçları veriyor.